İhsan Çölemerikli

İhsan Çölemerikli

Ramses ile Hatusil

Ortadoğu coğrafyası tarih boyunca savaşların alanı olduğu gibi barış antlaşmalarına da beşiklik etmiştir. Günümüzde dahi devletlerarası yapılan antlaşmaların ana kuralları bu kadim coğrafyanın ürünüdür. 21. yy da bile ders kitaplarında okutulan bu antlaşma metinlerinin içinde devlet egemenlerinin çıkarlarını koruyan maddeler yanında, ahlaksal yönü ağır basan çizgiler de yer almıştır.

O dönemin politika ve hukuk anlayışı gereği iyi geçinme, verilen sözlere sadık kalma, barış, dostluk ve kardeşlik dileklerini savunmada güç birliği yapma, sınırlara saygı duyma anlayışlarına önem verilmiştir. Antlaşmalarda egemenlik sistemine karşılıklı saygı ön planda tutulmuş ve sisteme karşı başkaldırı yapanların haklı ve haksızlıkları gözetilmeden cezalandırılmaları öngörülmüştür. Tarihte bilinen en eski antlaşmalardan biri KADEŞ Antlaşmasıdır.

Suriye’nin Humus kenti çevresinde Asi ırmağı kıyısında bulunan Kadeş kentinde yapılan savaşın yaralarını sarmak ve gelişen Asur tehlikesi karşısında Mısır ve Hitit devletleri arasında diplomatik girişimler başlatıldı. Kimi tarih kaynaklarına göre İ.Ö. 1278, kimilerine göre ise İ.Ö. 1299 yılında Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hatusil arasında Kadeş Antlaşması gerçekleşti. Mısır ve Akad (Babil) dillerinde kaleme alınan bu antlaşma; çağlar boyunca birçok antlaşma metnine kaynaklık etmiştir. Kimi tarihçilerce barış antlaşmalarının anası olarak kabul edilmiştir. Bu antlaşmanın en önemli özelliği ise, her iki devletin de çözümü silahta görmemiş olmalarıdır. Antlaşma metnine bakıldığında her iki tarafında diplomatik ilişkileri öne çıkardıkları rahatlıkla görülecektir. Antlaşmanın en talihsiz maddeleri ise; isyancı ve tutsakların koşulsuz olarak iadesini meşru görenleridir.

Daha sonraki yüzyıllarda bölgede kurulan devletler de en fazla bu maddelere sarılmış ve birey hukukuna olan saygıyı görmemezlikten gelmişlerdir. Ne acıdır ki tarihte en fazla Kürtler bu maddelerden esinlenerek hazırlanan antlaşmaların kapsamına alınarak cezalandırıldılar. Buna geçmeden önce günümüzden 33 asır öncesinde gerçekleşen o ünlü antlaşmanın ilgili maddelerini birlikte okuyalım:

“Mısır’ın yüce kralı Ramses, Hati’nin yüce kralı
ile aralarındaki kardeşliği sürdürmek üzere bir
antlaşma ile barış ve kardeşlik sözü verir

Ramses, iki kral arasında barışı sağlamak için
bu antlaşmayı Hatusil ile birlikte yaptı. İkisi
artık kardeştiler, hem de eskisinden daha

kardeştirler. Ramses Hatusil’in dostudur.
Oğulları Hatusil’in oğullarının kardeşleri olacaktır
ve hep barış içinde yaşayacaklardır.

Ramses, herhangi bir şeyi almak için Hati’ye
girmeyecektir. Hatusil herhangi bir şeyi almak
için Mısır’a girmeyecektir.

Bir düşman Hati’ye karşı yürür ve Hatusil,
Ramses’e bana yardıma gel diye haber salarsa,
Ramses ona ordularını ve savaş arabalarını
gönderecektir.

Hatusil kendi uyruklarına kızar, bu uyruklar da
kendine karşı ayaklanırsa, Ramses ordularını
ve savaş arabalarını Hatusil’i kızdıran adamlara
karşı yollayacaktır.

Bir başka düşman Mısır’ın üstüne yürür ve Ramses,
kardeşi Hatusil’e bana yardıma gel diye haber
salarsa, Hatusil ordularını gönderip bu
düşmanı öldürecek.

Bir büyük adam Mısır toprağından kaçar
ve Hati’ye sığınırsa, Hati kralı onu konuklamayacak
ve Ramses’e gönderecek. 

Halktan bir iki kişi Hati’ye kaçıp birinin kölesi
olmak isterse, Hati onları saklamayacak, Mısır
Kralı Ramses’e geri gönderecek.

Bir büyük adam Hati toprağından kaçar,
Ramses’in memleketine sığınırsa, Mısır kralı
onu konuklamayacak ve Hati’ye geri gönderecek.”[1]

Kürt coğrafyası Osmanlı-Safevi İmparatorlukları arasında 1514 yılında Van’ın Çaldıran Ovası’nda yapılan meydan savaşıyla fiilen; 1639 yılında yine hasım olan her iki imparatorluk arasında gerçekleşen Kasr-ı Şirin Antlaşmasıyla resmen ikiye bölündü. II. Dünya Savaşı sonrasındaki toprak paylaşımına resmiyet kazandıran LOZAN Antlaşmasıyla yeni kurulan Irak ve Suriye devletleri de bölünmeye ortak edilerek parça sayısı ikiden dörde yükseltildi. Yapay sınırlar coğrafyanın hayati alanlarından geçirilerek binlerce Kürt ailesi parçalandı. Ankara, Tahran, Bağdat ve Şam yönetimleri Kürtleri katı, şöven, asimilasyoncu potlarında eritmek için onlarca pakt ve antlaşma imzaladılar. Kadeş Antlaşmasının sığınmacı ve tutsaklarla ilgili maddeleri genişletilerek Kürtlere karşı yürürlüğe konuldu. Anadolu’da çağdaş Hattusillerden kaçarak Irak ve Suriye’ye sığınmak isteyen bir Kürt, Şam ve Bağdat Firavunları tarafından tutuklanarak Ankara Hattusiline iade edilecekti. Aynı zamanda Suriye ve Irak Ramseslerinin zulmünden Anadolu’ya kaçan bir Kürt büyüğü de yakalanarak Firavunların ülkesine geri gönderilecekti. Yine Türkiye, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürt halkından birileri Şah’ın ülkesine kaçtıklarında veya Ankara Hatusilinin ülkesine ayak bastıklarında aynı muameleye maruz kalacaklardı. Herhangi bir parçada meydana gelen bir Kürt ayaklanmasının bastırılması için Tahran Şah’ı ile Ankara Hatuşil’i, Bağdat ve Şam firavunlarıyla işbirliği yapacaktı. Bağdat firavununu kızdıran Kürt; aynı zamanda Ankara Hatusil’i, İran Şah’ını ve Suriye Ramses’ini de kızdırmış olacaktı. Bağdat, Şam Ramseslerinin zulmünden kaçan bir Kürdü; Tahran Şahı ve Ankara Hatusili konuk etmeyecekti. Ramsesler de buna karşılık Anadolu ve İran’dan gelen Kürdü kabul etmemeye ant içmişlerdi. Kısacası Kürdün ölüm fermanını dört ülkenin başkentlerinin ortak kararlarıyla alınmıştı. 86 yıldır Kürtler bu acı gerçekle birlikte yaşıyorlar. Binlercesi sınırları geçerken can verdi. Anadolu, Irak, Suriye ve İran zindanları Kürt tutsaklarla doldu taştı. Bugün de bir Kürt siyasi bir suç işlemiş ise bunu adı geçen dört ülkeye karşı işlemiş sayılıyor. Suçluların yakalanıp iadesi için Bağdat, Tahran, Şam ve Ankara arasında yoğun bir diplomasi trafiği işliyor. Her dört ülkenin siyasi gündeminin ilk maddesi Kürt sorunudur. Kadeş Antlaşmasının suçluların iadesi ve sığınmacılarla ilgili maddeleri 3300 yıl sonra Kürtlere karşı tüm detaylarıyla yürürlüktedir. Ülkeleri zindana dönüştürülen Kürtler tarihlerinin en büyük acılarını yaşamaya devam ediyorlar. Baskılarla ABD güçlerinin himayesinde Irak’ta kurulan Kürt federe bölge yönetimi de şantaj ve tehditlerle bu konsepte dahil edilmek isteniyor.

Kadeş antlaşmasının bazı maddelerinde gerçek Ramses ile gerçek Firavun arasında dostluk ve kardeşlik temasına vurgu yapılırken; çağdaş Firavun ve Ramsesler; Kürtler için dostluk ve barış sözcüklerini kullanmanın; onları tanıma anlamına geleceğinden ağızlarına bile almamakta ısrarlı görünüyorlar. Milliyetçi, militarist akımlar, Kürtlere yönelik tüm ahlaksal değerleri ortadan kaldırmışlardır. Oysa Kadeş Antlaşması’nı gerçekleştirenler ahlaksal değerlere saygıyı da tabletlere geçirmişlerdi.

31 Ağustos’ta Kürt açılımıyla ilgili basın toplantısı düzenleyen İçişleri Bakanı Beşir Atalay “komşu ülkeler sürecin parçalarıdır” demekle İran, Irak, Suriye yönetimlerinin de Kürtlerin kaderini belirlemede söz sahibi oldukları görüşünü yeniledi. Bu söylemle Kadeş Antlaşması’nın ana hükümlerini esas alan antlaşmalara göre hareket edileceğini vurguladı. Aynı gün Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ilişkileri bozulan Irak, Suriye firavunlarını uzlaştırmak için Bağdat ve Şam’ı ziyaret ederek; Kürde karşı yaklaşık bir asırdır oluşturulan ittifakın zarar görmemesi için çaba harcıyordu. Ahmet Davutoğlu “komşularla sıfır sorun” projesinin ideologlarındandır. Batılıların bölgedeki etkinliğinden son derece rahatsız olanların temsilcisidir. Taşıdığı ideolojinin dayandırdığı sahte din kardeşliğiyle; Kadeş Antlaşmasını temel alan Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasındaki antlaşmalara yeniden işlerlik kazandırmak istiyor. İnkar ve imha sehpasının kırılan Irak ayağını yeniden alçıya almak için tedavi yöntemlerini geliştirmeye çalışıyor. Nihayet 2 Eylül 2009 günü bir Ortadoğu ülkesinde basına yaptığı açıklamada şunları söylüyordu: “Bizim hedefimiz Irak ve Suriye ile öyle bir ilişki geliştirelim ki aramızdaki güvenlik krizi üreten sınırlar olmasın, güvenlik oluşturan sınırlar olsun.” “Güvenlik oluşturan sınırların” Kürtlerin imhasını hedefleyen sınırlar olduğu açıktır.

Kürtlerin de Kadeş Antlaşması’nı temel alan şer antlaşmalarını çöpe atacak, kendi çıkarlarını en uygun ve gerçekçi dış ilişkilere girişmeleri hayati bir önem taşıyor. Unutulmamalıdır ki günümüzde uluslar arası ilişkiler; inanç, ırk ve komşuluk ilişkilerinden ziyade ulusal çıkarlara göre şekillenmiştir. Türkiye-İsrail’in 50 yıllık ittifakı bunun en canlı kanıtıdır. Din kardeşliği 1000 yıldır sadece Kürtlere karşı devreye sokulmuş, direnme güçlerini kırmaya yönelik bir silahtır. İslam dini; bir Müslüman halk olan Kürtlerin özgürleşmesine karşı değildir. Tam aksine hiçbir milletin diğerlerinden üstün olmadığı gerçeğini savunmuştur. Ne acıdır ki, geçmişte birçok Kürt isyanı bastırıldığında insanlar camilerde toplanarak imha edilmişti. Yani Müslüman olan Kürtle birlikte, Kürdün camisine de saygı duyulmamıştır. Bölgede egemen olan uluslar yalnız kendi camilerini kutsal görerek; mazlum halkları yok etmek için o kutsal mekanları propaganda merkezleri olarak kullanmışlardır. Bu inanç tutarsızlığı kardeşlik duygularını zayıflatmış ve etnik çatışma ortamına zemin hazırlamıştır. Bilinçlenerek her gün biraz daha bu acı gerçeği görebilen Kürtlerin de kimliklerini yaşatmak için kendi camilerini yaratarak farklı arayışlara yönelmeleri en doğal haklarıdır. Çünkü Kürtler kendi özgür iradeleriyle bölgedeki ülkelerin sınırları içine alınmamışlardır. Gönül birliğine dayalı bir birliktelik söz konusu değildir. İnkarı temel alan bu anlayış içinde bir arada yaşama ilkesini zayıflatmıştır. Bunun da sorumlusu haklarını arayan Kürtler değil, devletlerinin kutsallığını ön plana çıkaran, bölgede baskıya ve zora dayanan egemenlik sistemidir. Yani 3300 yıllık Kadeş Antlaşması’nın Kürtlere karşı yürürlükte kalmasında ısrar edenlerdir.   

1 Gaston Bouthoul, Politika Sanatı, s:7–8

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
12 Yorum