Süleyman Karataş

Süleyman Karataş

Tüketim Çılgınlığı

Çağımız tam anlamıyla tüketim çağı. Gereksiz, faydasız harcama ve israf çağıdır.

 

Günümüzde her şey insana tüketim çılgınlığını dayatmak üzerine bina edilmiş. Birtakım insanlar, artık tüketim çılgını haline gelmiş. Bu durum onlarda hastalık halini almış. Harcamak, tüketmek, sarf etmek artık bağımlılık oluşturmuş.

 

Hayatımızın her alanında faydasız harcamalar artık başını alıp gitmektedir.

Evlerdeki iç dekorasyon artık çığırından çıkmıştır. Bazı insanlar (özellikle kadınlar) artık o hale gelmiş ki her sene eve yılın modasına göre boya, boyaya göre perde, perdeye göre oturma grubu, oturma grubuna göre halı alırlar. Bu da yetmiyor. Halı ve duvar renklerine göre masalar, sandalyeler, sehpalar, bunlara göre kılıflar, masa örtüleri, vitrin takımları… Yani tam anlamıyla, renk cümbüşü, uyum hastalığı.

 

Gariptir, insanlar kendi evlerinde rahat edemez hale geldi. Evler tıka basa eşyalarla dolu. Duvarlarda duvarı kapatacak envai çeşit tablolar, çerçeveler, süs eşyaları, resimler… Yerlerde adım atacak yer yok: Koltuk takımları, sehpalar, sandalyeler, biblolar ve bir yığın süs eşyası… Şimdilerde “Evime gidip, şöyle 1.80 uzanacağım” da diyemiyoruz artık…  Maalesef bu söz de yavaş yavaş gerçekliğini yitiriyor, tarihe karışıyor. (bu tarih de çok olmaya başladı ama, her şey içine karışıyor) Evine gidip uzanamıyorsun. Kızmayın canım, evine gidiyorsun gitmesine; ama uzanamıyorsun işte.

 

Bu arada aklıma eskiden çok popüler olan Çocuklar Duymasın dizisindeki bir sahne geldi. Dizinin başrol oyuncusu Haluk (Tamer Karadağlı) işten eve yorgun dönmüştür. Evde kanepenin üstünde, televizyon seyretmektedir. Elinde kumanda, ayaklarını uzatmaya çalışıyor. Az ötede bir sehpa. Sehpanın üstü dolu süs eşyası. Ayağı bir vazoya çarpıp vazo yere düşüyor ve kırılıyor. Bu arada elinde büyükçe bir fincan, çay içiyor. Ama tuhaftır ki üzerinde bir şeyler yensin, içilsin diye bırakılmış sehpaya fincanını bırakacak yer yok. Fincanına yer bulmaya çalışırken eli bir heykelciğe çarpıyor ve o da düşüp kırılıyor. Şimdi gülelim mi halimize, ağlayalım mı? Gülelim gülelim eğlenelim! Haluk deliye dönmüştür, kalkar ayağa ve:

 

Ba ba ba ba! Düştüğümüz hallere bakın hele. Evimize rahat etmeye, dinlenmeye geliyoruz; ama gelin görün ki işkence çekiyoruz. Evde adım atacak yer yok. Ayaklarımı uzatmaya çalışıyorum, şu kahrolası sehpadan ötürü, uzatamıyorum. Çayımı, şekerimi bırakmam için yapılmış sehpa efendiye bakın hele! Fincanımı bırakacak kadar yer yok üstünde. Fincanım elimde, kıpırdayamıyorum, mahsur kaldım burada. İnsan evinde de mi esas duruşta beklesin canım. Cansız manken gibi duruyorum şurada. Kahretsin be! Eşyalar insanın rahat etmesi için yapılmış; ama bizde rahatsız olmamız için… diye küplere biner.

 

Başka bir sahnede ise, eşi Meltem (Pınar Altuğ) seminere gitmiştir. Fırsat bu ya! Tüm koltukları, masaları, sehpaları olduğu gibi depoya indirir. Geriye sadece duvarlara boylu boyunca dizilmiş yastıklar, altlarında minderler ve bir adet televizyon bırakır. Hepsi bu. Adam 1.80 uzanıyor, nefes alıyor. Gönlünce rahat ediyor işte. Daha ne olsun ki. Bu arada eşi Meltem seminerden döner ve kapıyı açar açmaz, irkilir: “Evime hırsız girmiiiiş” diye bir çığlık atar. Haluk da evdedir. İstifini bozmadan: Hayır efendim, evine hırsız girmedi, hepsini depoya indirdim, der. Ha, unutmadan söyleyelim. Kavga başlıyor sonra. Yani eşler arasındaki geçimsizliğin bir sebebi de bu gibi problemlerdir.

 

Sahi hiç düşündük mü acaba, biz evlerimizde rahat ediyoruz mu diye? Bizde de rahat etmemiz için depoya indirilmesi gereken eşya yok mudur? Ne gariptir ki rahat etmemiz için yapılmış eşyalar bizi rahatsız ediyor. Çünkü bizler, bizi rahat etmenin ötesinde, evin güzelliği için, süsü için eşya alıyoruz. Yani evdekiler değil de ev rahat etsin diye. Evlerimizde korkuyla, endişeyle hareket ediyoruz, rahat yürüyemiyoruz. Zira her an bir şeylere çarpıp düşürebiliriz. Sonra da al başına belayı…

 

Ya modaya ne demeli? Hayatımızda bir modadır tutturmuş gidiyoruz. Zaten yukarıda anlattıklarım da modadan kaynaklanmıyor mu? Moda sevgisinden, moda tutkusundan, modaperestlikten... Emperyalizmin en büyük aldatmacası. Mal satma aracı. İhtiyaç olmayanı dahi ihtiyaçmış gibi gösterip satma sanatı.

 

Moda denildiği zaman akla ilkin, giyim sektörü gelir. Her mevsim değişiminde taze taze, yeni yeni “kreasyon”lar olarak gösterir kendini. Değişim rüzgârları eser mevsim boyunca. Yok ilkbahar-yaz kreasyonuymuş, yok sonbahar-kış kreasyonu. Yılın modeli, yılın rengi, yılın kazağı, yılın kabanı… Her mevsim ayrı… Her sene ayrı… Eskiden bir elbisenin alınması için bir öncekinin yırtılması yahut epeyce yıpranması beklenirdi. Şimdilerde ise modasının geçmesi beklenir. Artık ayakkabı rengine göre kemer, bayanlarda ise çanta alınır. Kimi zaman bunun rengine de cüzdan uydurulur.  Ha, şunu da unutmadan söyleyelim. Gömlek rengine göre de saç boyanır. Hani, bilmeyen olur diye…

 

Geçen gün kulak misafiri olduğum bir diyalog beni epey şaşırttı. İki bayan arkadaşımdan biri diğerine: “O, geçen yılda kaldı, bu senenin modası budur,” diyordu. Ben de merak ettim, “neyin modasından bahsediyorsunuz?” diye sordum. “Yöresel kıyafetlerin,” dediler. Meğer şu, düğünlerde giyilen yerel kıyafetler de değişiyormuş. Onların da modası varmış. Onlar da etkilenmiş modadan. Şu söz ne kadar doğruymuş: Her şey değişir, değişmeyen tek şey değişimdir. Değişim, yani moda…                   

 

Çağımız tam anlamıyla israf çağı.  Heba etme, gereksiz kullanma, boşa harcama çağıdır.

Bugün sadece Amerika"da günde 1 milyon ekmek çöpe gitmektedir. Halkın ℅ 30" u obez (aşırı şişman) ve bu oran gittikçe artmaktadır. Milyarlarca dolar harcanarak alınan kilolar şimdi yine milyarlarca dolar harcanarak (spor salonlarında ya da jimnastik aletlerini alarak) verilmeye çalışılıyor.

 

Avrupa"da kozmetik ürünlerine harcanan paranın haddi hesabı yok. Kremlere, losyonlara, rujlara, ojelere, rimellere, parfüm ve deodorantlara, estetik ameliyatlarına ve epilasyon aletlerine harcanan parayla, Afrika"da en az 10 ülkenin gıda ihtiyacı karşılanabilir. Ne tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın bir yerinde insanlar açlıktan ölürken başka bir yerinde ise tokluktan ölmektedir. Tokluktan, yani obeziteden. Ne garip! Açlığın bir ölüm sebebi olduğunu biliyorduk. Şimdi tokluk da ölüm sebebi olmaya başladı. Ezberler her alanda bozulmaya devam ediyor.

 

Yine Avrupa ve Amerika"da, sadece köpek mamasına harcanan parayla, dünyanın çeşitli yerlerinde açlıktan ölmekte olan milyonlarca insanın hayatı kurtarılabilir. Ama ne yazık ki köpeklere verilen değer insana verilmiyor. Nebatatın ve hayvanatın kendi emrine ve hizmetine verildiği insanoğluna hayvanlar kadar bile kıymet biçilmiyor. Galiba çark tersine dönüyor. Bu durumda köpekleri kıskanmamak elde mi? (İnsanın köpek olası geliyor diyeceğim; ama okuyucu yanlış anlayacak. Onun için demiyorum ☺)  

 

Afrika"da gün geçmiyor ki insanlar açlıktan ölmesin. Onların seçme gibi, beğenmeme gibi lüksleri yok. Bir parça ekmek, bir yudum su için çırpınıyorlar. Açlıktan inim inim inliyorlar. Kemikleri tek tek sayılacak kadar zayıf ve bitkin düşmüşler. Ağızları açık ölüyorlar. Ölümlerinin bir tek sebebi var: Açlık.

 

Siz hiç, açlıktan ölen insan gördünüz mü? Ağzı açık ölen insan? Dili, damağı, ağzı, damarları kurumuş, acından ölen insan?  Kim açlıktan ölmüş ki diyor musunuz hala? Bu deyim burada gerçekliğini yitiriyor maalesef. 21 yy. idrak ettiğimiz çağımızda hala insanlar açlıktan ölüyor. Gariptir, zengin her geçen gün daha da zenginleşirken, fakir daha bir fakirleşiyor. Uçurum gittikçe derinleşiyor.

 

Bizler annelerimizin, eşlerimizin yaptıkları güzel yemekleri beğenmezken, onlar bir parça kuru ekmek için birbirlerini yiyor. Bizler bize alınan birbirinden şık kıyafetlere burun kıvırırken onlar, sadece avret yerlerini örtecek kadar bez için çırpınıyorlar. Bizler yatlara, katlara doymuyorken onlar yarım yamalak bir çadıra razılar, bir şefkat eline hasretler.

 

Sahip olup da şükretmediğimiz o kadar çok nimet var ki… Elimizdekilere şükredeceğimiz yerde sahip olamadığımıza üzülüp duruyoruz. Sahi bu doyumsuzluk nereye kadar, ne zamana kadar?

 

Mükellef sofralara oturup etleri lop lop indirirken midelere yahut birbirinden şık kıyafetleri geçirirken üzerimize, açları, çıplakları hiç hatırlıyor muyuz acaba?

 

Yahut akşamları dönerken evimize, bir gün olsun, ellerimizdeki poşetleri kendi evimiz yerine, yetim komşumuzun ya da yoksul akrabamızın kapısına bıraktığımız oldu mu hiç? Bu güzel duyguyu yaşadık mı acaba, bu hazzı, bu lezzeti, bu güzelliği?

 

Eğer bunu da yapamadıysanız ya da yapamıyorsanız çıkın dışarıya, avazınızın çıktığı kadar bağırın:

“Ulan dünya, itiraf ediyorum: Seni sevmiyorum.”deyin?

 

Tuhaf… Bu dünya nasıl dönüyor hala, nasıl dayanıyor bu ağır yüke?

Yoksa siz de mi: “Bırak dönsün ş…..siz” diyorsunuz?

Dönsün dönsün; ama tersine dönüyor bu melet.

Uyanın. Tersine dönüyoruz. Her hareketi, her haleti, her tavrı ters bu dünyanın.

Yoksa biz, Dünyayı Kullanma Kılavuzu"nu tersinden mi okuyoruz.

 

Biri çıkıp durdursun şu dünyayı!

Durdurun dünyayı, durdurun! (inecek var)

Başım dönüyor… 

Önceki ve Sonraki Yazılar