Süleyman Karataş

Süleyman Karataş

Birini Öldüreceğim (2)

Celilê Celil’i tam öldürecekken bir anda flaşlar patlıyor. Bütün bir basın ordusu otele hücum ediyor. Kameralar, fotoğraf makineleri, mikrofonlar, ses kayıt cihazları, patlayan flaşlar, şipşaklar… Zar zor atıyor kendini dışarı. Alelacele sıvışıyor oradan. Yakınlardaki bir pastaneye giriyor. Orada kendisine bakıp da gülümseyen güzel bir bayana ilişiyor gözleri. İlkin acaba beni tanıyor mu diye geçirir içinden. Sonra dikkatlice bakıyor. Hayır, tanımıyor. Çıkaramıyor. Bu bakışlar gözlerinden yüreğine süzülüyor. İçinde ılık ılık bir şeyler akıyor gibi. Ne zamandır bir sıcak bakışa, bir kadın sıcaklığına hasretti.  

Hoşuna gidiyor. O da bakıyor. Bayan onun da kendisine bakmasından cesaret alarak masasına gidiyor. Yan masadaki iyi giyimli adam “ beğendin mi” diyor. Evet, beğendi. Hem uzun zaman oldu bir kadın kokusu hissetmeyeli. Anlıyor. Olayı çözüyor. Bir yandan da yazıklanıyor. Meğer uğruna ölümlere gidip geldiği, hapislerde çürüdüğü memleketi, halkı, değerleri ne hallere düşmüş.

Neden sonra kendini Diana’yla bir otel odasında, soyunmuş halde buldu. Ve ipeksi, yumuşak bir ses kendisini yatağa çağırıyordu:

“-Gel hadi, diyor.

Gidip arkasında duruyorum, yavaşça iki elimi kulaklarının altından siyah saçlarına geçiriyor, tıpkı şampuan reklamında olduğu gibi saçlarını omuzlarına döküyorum. Gür saçları, basamak basamak aşağı dökülüyor. Tekrar aynı hareketi yapıyorum.

Diana hala arkasına dönüp bana bakmıyor. Bu kez elimi arkadan yüzüne götürünce kalbim daha hızlı atmaya başlıyor, parmaklarım ıslanıyor. O vakit önüne geçip dizlerimin üzerine çöküyorum, iki elimle çıplak kollarını tutuyor, kafamı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Yüzü gözyaşlarıyla yıkanmış gibi, kısa bir süre önce pastanede parlayan gözleri ağlamaktan kızarmış. İki elimle uzanıp, son gözyaşlarını siliyorum” (S,72)

Diana uzun boylu, ince belli, gümrah, siyah saçlı bir kadın… Asıl adı Diana değil aslında. Takma adı. Sonradan almış. Küçük yaşına çok şey sığdırmış, başından çok şey geçmiş bir kadın. Bir yığın acıya duçar olmuş, bir sürü çile çekmiş bir mağdure.

Geniş, sıcak, rahat otel odasında onunla sevişecekken, çığlıklar arasında bıçağı boğazına dayayıp öldürmeyi düşünür. Belki de bugün öldüreceği kişi bir fahişedir. Ancak, işler hiç de umduğu gibi gitmez. Kadının ağladığını görünce onunla ilişkiye girmekten vazgeçer. Ona nedense inanır, samimi bulur. Oturur yatağın kıyısına ve Diana’ yı dinlemeye başlar. Diana, vakitsizliğe karşın, olayı kısaca anlatır, bu hayattan kurtulmak istediğini, hikâyesinin çok uzun olduğunu ve mümkünse daha geniş bir zamanda anlatmak istediğini söyler. Diana, eline ertesi gün buluşacakları yerin adresini gösteren bir kâğıt uzatır ve ayrılırlar.

(Romanın ikinci bölümünde başkahraman değişir. Olay yine “ben” ağzından anlatılır. Ama kahraman bu defa Kürt yazardır.)       

Yazar az sonra bir söyleşiye katılmak ve kitaplarını imzalamak üzere belediye başkan yardımcısı eşliğinde, makam arabasıyla süratlice yola koyulur. Yazarın geç kalması ihtimali üzerine şoför hızlıca sürer arabayı. Az sonra korkunç bir gürültüyle ve ani bir fren sesiyle araba yere mıh gibi çakılır. Apar topar fırlarlar dışarı.

Yere sere serpe uzanmış orta yaşlı bir adam, kanlar içinde kıvranmakta... Etrafına üşüşmüş insanlar… Telaşla, alelacele, hemencecik yaralı adamı hastaneye kaldırırlar. Yaralı adamın elinde sımsıkı tuttuğu, kanla ıslanmış bir kâğıt… Kürt yazar o telaşla kâğıdı aldığı gibi atıyor cebine. Az sonra bir sedye üzerinde içeri taşınan yaralı adamın ölüm haberi geliyor.

Bu esnada, yaralının elinden aldığı kâğıt geliyor aklına.

Kâğıdın üzerinde, “Saat 15’te Kafe Lorin’de görüşelim” yazısı. Altında da Kürtçe şunlar yazılıydı: “Ben Diana’yı çok sevdim. Onu görmek için sabırsızlanıyorum. (S, 91)

Yazar programını iptal eder ve bu olayın peşine düşer. Gider Kafe Lorin’e. Ama Diana’yı nasıl tanıyacak? Yalnız oturan bir bayanı arar gözleri. Bu mu yoksa şu mu? Hangisi. İyi ama yalnız oturan birkaç kadın var içerde. Ne yapmalı şimdi. Birini bekleyen insanın gözü kapıda olur daima. Evet var. Kafenin kuytu denebilecek bir köşesinde bekleyen genç bir kadın etrafa kuşkulu gözlerle bakıyor sanki. Birini bekler gibi. Gözü saatinde ve kapıda. Yazar çaresiz bayanın masasına gider.

“Oturmadan Türkçe sorar :

-Siz Diana mısınız?

-Evet, diyor kadın.

-Oturabilir miyim?

-Hayır, birini bekliyorum?

-Beklediğiniz kişi gelmeyebilir. Birazcık oturabilir miyim?

-Gelmeyecek mi? İyi ama siz nereden biliyorsunuz.

-Hanımefendi, beklediğiniz adam dün bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Elinde de şu kâğıt vardı. (S,97-98)

Kâğıdı Diana’ya uzatır.

Kadın kaskatı kesilir. Renkten renge girer. Titrer.  Benzi sararır, solar. Son umudu da yıkılır.

Diana’nın kaybedeceği bir şeyi yok aslında. Bu defa yazara, bu hayattan kurtarması için yalvarır, yakarır. Ve başlar anlatmaya başından geçenleri…

Diana aslen Muşludur. Ailesi yıllar önce Kanada’ya taşınmış.

O zaman henüz 15 yaşındadır. Babası onu köyden orta yaşlı, karısı ölmüş bir adamla evlendirmek ister. Bu şekilde onu köyde bırakıp kendileri Kanada’ya taşınacaklar. Ama o direnir. Kabul etmez. Bin bir zorlukla o da ailesiyle Kanada’ya gider. Ailesinin baskısı orada da devam eder. Üzerindeki baskı azalmaz, aksine gün geçtikçe artar.

Babası inançlıdır. Dindardır. En azından öyle görünür. Geleneksel diye nitelediğimiz, kulaktan dolma, taklit yoluyla alma, sormadan, sorgulamadan inanma, bir nevi ataların dini diyebileceğimiz bir inanca sahip. Yetersiz ve sorgusuz edinilmiş inancın bir nevi törelerle yoğrulmuş, harmanlanmış hali. Bu dine tabiri caizse “ataizm”, buna inananlara da “ataist” denir. (Bu, ayrıca romandan çıkarabileceğimiz bir tez hükmündedir. Yazar burada geleneksel İslam inancına, ayrıca eleştiri mahiyetinde bir göndermede bulunuyor.)

Hal böyle olunca, babası ona hem inanç hususunda baskı yapmakta başını zorla örtmekte hem de zorla evlendirmektedir. Eve kapatılır. Çıkmasına izin verilmez. Diana gecelerle, karanlıklarla, duvarlarla yarenlik etmekte, bunca baskı altında inim inim inlemektedir.

İşte böyle bir gün, iniltiler içindeyken kapı hızla vurulur. Diana önce irkilir. Neden sonra, sanki kapının bu çalışının arkasında özgürlük varmış gibi açılır yüzü. Tebessüm serapa yayılır çehresine. Gayri ihtiyari bir oh çeker. Hızla koşar kapıya. Kapıyı açmasıyla sanki özgürlüğe giden yol da açılmış olur.

Evet!

İşte geldiler.            

DEVAM EDECEK...

Önceki ve Sonraki Yazılar