Özgür Amed

Psikoloji, beden ve Kobanê - 2

28 Ocak 2015 Çarşamba 10:28

Yazının ilk bölümü olan geçen haftadaki yazıda “hastane önündeki” bekleyiş ve onun verdiği tanıklığa da kısaca değinmiştim. Savaşların gerçek yüzü cepheler olduğu kadar, sonuçları itibari ile de sedye, hastane ve benzeri yerlerdir. Tüm süreci size hatırlatır ve gösterir.

Kobanê savaşının ilk ayında yaşadığım bir durumu aktarmak istiyorum bu noktada! 
Suruç Devlet Hastanesi önüne gelen ambulansları beklerken beni en çok etkileyen olaylardan bir tanesi ile de orada karşılaştım! Acil kapısının tam girişinde idim ve ambulans bahçeye girdi. Görevliler, doktor arkadaşlar etrafını sardı. Büyük bir kalabalıkta araçtan çıkanlara bakıyor! Belki tanıdıktır, belki oğludur, kızıdır umudu ile pek çok insan hastanede sabahlıyordu.

Bir kadın arkadaşı indirdiler. Ayağından yaralanmıştı! Belli ki yarayı zar zor sarabilmişler. Sınır kapısında da bir devlet politikası olarak saatlerce bekletmişlerdi… Ayağı kanlar içindeydi! Onu bir tekerlekli sandalyeye bindirdiler ve biri sürmeye başladı! Hafif tümsek olan yoldan hızlıca onu içeri sürdü! Yer tam düz olmadığı için ve acelece içeriye sokmaya çalıştıkları için sandalye hafif tepreniyordu! O sandalye teprenirken kadın yoldaşın ayağı da doğal olarak sarsıntı geçiriyordu!

Ayağının acısı çok geçmeden dile geldi! Kadın arkadaş sarsıntı geçiren ayağının acısı ile “ah” dedi! Sadece bir ah çıktı ağzından! Tüm bunlar üç saniye içinde olurken benim için canlılığını koruyan en uzun zamanlardan biri olmaya devam ediyor. Sesini o kadar net yakalamıştım ki içim parçalanmıştı! İçinde olduğum duygu bir acıma ve kesinlikle umutsuzluk değildi.  O “ah” deyişine tüm dünya kurban edilebilirdi! O an duyumsadığı acı, öncesi ile sonrası ile bir sonuç değil, tarihsel bir sürecin parçası idi…

Bu noktada sözü biraz Stephane A. Rouzeau’ya bırakmak istiyorum. “Savaşta tecrübe edilen her ne varsa öncelikle bedenle ilgilidir. Savaşta şiddet uygulayan da şiddete maruz kalanda bedendir. Savaşın bedenselliği savaş olgusunun kendisiyle o kadar iç içe geçmiştir ki ‘savaşın tarihini’ bu eylemin bedene yaşattığı tecrübelerin tarihsel antropolojisinden ayırmak kolay değildir” diyor. Savaş tramvaları modern savaşın gereği olarak duyuları hedef alan çeşitli saldırı yöntemlerinin ürünüdür, dolaysıyla ruhsal durum doğrudan bedenle bağlantılıdır. Bu çerçevede görme duyusunu, özellikle ceset, yaralı, hatta daha beteri parçalanmış bir beden karşısında yaşanan görsel şoku ilk sırada saymak gerekir. Tam bu noktada araya girip Kobanê’de başlayan ve oradaki durumu kitle iletişim aygıtları ile sürekli beslemeye çalışan bir barbar katil sürüsünün servis ettiği şeylerin hepsinin ‘beden’ üzerinden nasıl mesajlarla dolu olduğu, özellikle onları keserek, parçalayarak bize kendini dayatmasının çok bilinçli, iki kez düşünülmüş psikolojik bir argüman olduğunun altını çizmek istiyorum. Rouzeau devam ile ‘Gözün gördüğü şey bakan kişinin kendi bedenine olabilecekler hakkındaki tahminiyle özdeşleşir. O anda öteki, kişinin kendidir” diye eklemeyi de unutmuyor.

Arka arkaya iki dünya savaş tecrübesi yaşamış bir tanık olan düşünür ve tarihçi Marc Bloch “İçinde hep bir ölüm korkusu taşıyan insanoğlu buna bir de fiziksel varlığının paramparça olması tehlikesi eklendiğinde kendi sonunu düşünmeye bile katlanamaz hale gelir. Korunma içgüdüsünün belki en mantıksız ama aynı zamanda en derine kök salmış halidir bu” derken çok insani bir gerçekliği ifade ediyor. Bu savaşın, kabul edelim ya da etmeyelim, duyumsanan realitesidir. Ama Kobanê ile bir kez daha ortaya çıkan başka şeyler var! Bu derin kök salmışlığa sanki itiraz var. Ölüm korkusunun olmadığını gösteren ve bunu yenmek için yaşamı ölüm ile yaratan kadınlar, erkekler var önümüzde. Bu hakikatın adı nedir? Savaşa dair felsefenin sorduğu soruların ne anlamı kalıyor şu şartlarda!

Özetle varmak ve sormak istediğim şey şu: Her şeyin hızlı bir şekilde tepetaklak olduğu bu günlerde, yaklaşık 140 gün sonra zafere giden Kobanê şahsında, savaşı, psikolojiyi, savaşçıyı, bedeni, tanıklığı, yarayı, toplumu, tepkileri, algılamayı, empatiyi, aileyi, inadı, ve aklınıza gelebilecek daha pek çok şeyi yeniden yorumlamak, konuşmak zorunda değil miyiz? Bunu hissetmiyor mu sosyal bilimler, düşünürler, yazarlar, kamuoyu, bizler? Bence mecburuz!

Bu yazı toplam 5498 defa okunmuştur