Özgür Amed

Gel de yaşa...

24 Ekim 2012 Çarşamba 14:23

Birkaç yıl önce, BBC Britanyalı çocuklara televizyonu mu yoksa radyoyu mu tercih ettiklerini sordu. Neredeyse hepsi televizyon dedi. Bu, kedilerin miyavladığını, ölülerin nefes alamadığını kanıtlamak gibi bir şeydi. Ama radyoyu seçen çok az sayıdaki çocuklardan biri şu açıklamayı yaptı:

“Radyoyu daha çok seviyorum. Çünkü radyo dinlerken daha güzel şeyler görüyorum.”   

***

Diyarbakır cezaevinin ziyaretleri kabul ettiği kapının hemen sağ tarafı bir duvar boyunca uzar. Yaklaşık 3 metre uzunluğunda bir duvar, yetinilmemiş; onun arkasına başka bir duvar eklenmiş. Ve bunlarında üzerine eklenmiş koca tel örgüleri. Bakınca insanın kusası geliyor. Anlıyorsunuz ki hayatın sırtına binmiş manevi duvarları yetmiyor devletin. Ondandır bu kadar uğraşa ve senfonik duvar-tel saçmalıklarına girişmesi…

Bu cezaevi kapısının sağında ilginç bir durum var. Özellikle de ilginç bir görüntüye dönüşüyor yaz geceleri. Belediye ne zaman yaptı tam hatırlamıyorum ama bu duvarın tam da dibine uzun ve dar bir park yapılmış. Oturma yerleri ve çim. Geceleri anneler, çocuklar, aileler gidip oturuyor. Gençler veya ayakkabısını çıkarıp uzanmış bir orta yaş ağabeyimiz, elinde telefonu ile duvara yaslanmış harıl harıl bir şeyler anlatırken görmek mümkün.

Garip gelir gelmez bilemem. Ama Amed cezaevinin duvarına bitişik oturup dinlenmek, çekirdek çıtlatmak, çay içmek! Yani nereden bakarsan bak çok ironik bir hal. Bu ironi Kürt’ün heybesinde taşıdığı ağır bir tarihin dayanılmaz yetisidir. Acaba bir yakını içeride olan da oraya gidip gece kalıyor mu? Ya da bir anne sırtını o duvara verip içeride ki oğlu ile bir telepati kurabiliyor mu? Kuruyor mu? “Yavrum buradayım işte” diyor mu içinden? Bir anne için ne kadar zordur tahmin edersiniz. Oraya gidip o duvarın dibinde oturmak. Gece dinlenmek!

İşte bu duvarın tam da ortasına karalama yapılmış. Bir iki duvar yazısı var. Kırmızı boya ile yazılmış. Bunlardan biri şudur: “Gel de yaşa” …

Yazan ne için yazdı, hangi yaradan sonra yazdı bilmiyorum. Fakat o duvara yazılabilecek en çarpıcı sözlerden biri bu. Çünkü 43. gününe giren ve göz göre göre ölüme terk edilen, sessiz kalınan, üstüne üstlük ‘gerekirse müdahale ederiz’ sinyalini veren bir vicdanın karşısında herkesin ifade ettiği/etmeye çalıştığı bir sitemdir “gel de yaşa”… Çünkü her şey o kadar saçma bir hale evrildi ki, her şey o kadar manasını karnından dışarı görülebilir şekilde atar oldu ki…

Alman, Fransız ve İngiliz askerlerini bir üçgene alıp düşman eyleyen ve siperlerden amansız bir ateşe tabi tutan Christian Carion, “Joyeux Noel” filmi ile basit bir soru soruyordu: “Savaşın en acımasız yerinde bu insanları yan yana getiremez miyiz? Bunların hislerini aktaramaz mıyız? Kendileri karşı taraf hakkında ne düşünüyor, bunların iletişimini yapamaz mıyız?”

Yapabilir miyiz?

Duran Kalkan daha dün açıkladı. Son 30 yılın en çetin dönemini yaşıyoruz dedi. Yani savaşın en acımasız yerindeyiz. Birilerini, ısrarla ve sahip olduğu tüm ideolojik aygıtlarla, diğerlerinden koparmaya çalışanlar ile yan yana yürümekten başka seçeneğin olmadığını bilenler de kıyasıya bir mücadele içinde. Kendini doğal ve insani hakları için açlığa, ölüme yatıran bedenleri düşündüğümüzde ise “karşı tarafın” pek umurunda olmadığı ve manipülasyon ile bunu görünmez kıldığına şahit oluyoruz. Oysa gerçek veya final hali ile hakikat, gizlenemez, gizlenmiyor. Sistemin gediklerinden kendini özgür kılacak bir gücü var.  İçeride çocuğu aç bir annenin duvar dibinde ne hissettiği, nasıl ruhani bir iletişim kurduğunu düşünmek bile beni bitiriyor. Arada sadece bir duvar var. Dibine yatarsa, oğlu ile belki sırt sırta gelecek. Duvar yıkılırsa ona elini uzatsa nefes alacak.

Cezaevi duvarında ki o yazının yani “Gel de yaşa’ cümlesinin biraz ilerisinde başka bir söz daha var. O da şöyle diyordu: “Kaderimizde Varmış”…Gerçekten öyle mi? Yaşamı, uğruna ölecek kadar değerli gören ve bunu öyle var eden bir erdemin kafa tuttuğu şey gerçekten ‘kader mi?’… Sanmam. O sadece bize gösterilen bir kılıf. Esnetmek için giydirilmeye çalışılan bir üniforma.

Dinlerken daha güzel şeyler gören çocuğun realitesi ile ölüm haberlerinin beklendiği ve hızla buna sürüklendiğimiz bir güncenin arifesinde gördüğümüz şeyler ne kadar farklı!  Dinleyecek birini bulmak ne kadar zor. Ve Babil kulesinin en üst katına çıkmış egosu ile dinleme eylemini ne kadar da küçümsüyor birileri. Ondandır iyi şeyler görememeleri…

Süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine giren bu insanları dinleyin, dinlemek zorundasınız. Bundan kaçamazsınız… Sartre sonuna kadar haklı, çünkü “Soylu ruhlarınız ırkçı”…

http://twitter.com/ozgur_amed

Bu yazı toplam 22141 defa okunmuştur
23:46
 // Merwanî...
Bu halk yüzyıllardır tel örgülerin ardından çocuklarına bakmaya mahkum edildi. kimi zaman köylerin arasına, kimi zaman şehirlerinin arasına, nihayetindede ülkelerini 4e bölerek tel çevirme yaptılar. şimdiki tabloya baktığımızda geçmişteki ortaçağ işgalci göçlerinin bile cesaret edemediği bir cüretle çevrelemişler kürdü. ama bu cesareti kürtten alıyor olacaklarki, anadil istemini terörizm ve hatta şeytani olarak ilan ederler çekinmeden......
25 Ekim 2012 Perşembe 23:46
.
 // esnaf
e wulle mıxabın dinu iman tıneye be xwedene....
25 Ekim 2012 Perşembe 22:38
20:49
 // gewer/gewer
édi tuştık nayé gotın mırofahi nemaye mıxabın......
25 Ekim 2012 Perşembe 20:49