Yüksekova değişmek istiyor… Peki biz gerçekten değişmek istiyor muyuz?
“Bir insan memleketini niye sever? Çünkü başka çaresi yoktur ondan…”
Yılmaz Erdoğan'ın "Vizontele" filminde geçen bu söz, belki de çoğumuzun içinden geçen ama dillendiremediği bir gerçeği yüzümüze vurur aslında.
Ama ben buna yarım bir cümle gibi bakıyorum. Çünkü bir insan memleketini sadece çaresiz olduğu için değil; değiştirebileceğine inandığı için de sever. Görmezden gelmek yerine yüzleştiği, eleştirmekten kaçınmadığı ve daha iyisini hayal ettiği için de sever.
İşte benim Yüksekova’ya bakışım da tam olarak böyle. Ne çaresiz olduğum için seviyorum ne suçlamak için yazıyorum ne de birilerini hedef göstermek için… Aksine, alıştığımız sorunları normalleştirmemek, “burası böyle” deyip geçmemek ve bu coğrafyanın kader olmadığını göstermek için yazıyorum.
Yüksekova’daki kentsel kaos üzerine daha önce kaleme aldığım yazıda, sorunları açık ve net bir şekilde ortaya koymuş, farklı yerlerde uygulanmış somut çözüm önerilerini paylaşmıştım. Yazının bu kadar geniş kitlelere ulaşması beni hem mutlu etti hem de umutlandırdı. Çünkü gelen geri dönüşler şunu gösterdi bana. İnsanlar artık sadece konuşmak ya da şikâyet etmek istemiyor, gerçek ve somut değişimler görmek istiyor.
Bana ulaşan birçok insanın ortak düşüncesi “Bir şeyler değişmeli” oldu. Ancak bu değişimin nasıl gerçekleşeceği konusunda bir arayış da var baktığımızda. Benim amacım da tam olarak buydu; kimseyi suçlamadan, sorunları görmezden gelmeden ve abartmadan ortaya koymak, ardından gerçekçi çözüm yollarını tartışmaya açmaktı.
Yüksekova gibi potansiyeli yüksek bir yerde insanların değişim talep etmesi başlı başına bir umut kaynağıdır. Çünkü değişim önce zihinde başlar bize bu böyle öğretildi. Mevcut durumu kabullenmek yerine sorgulayan bir toplum, aslında en önemli adımı atmaya karar vermiş demektir. Bu noktada yöneticilerin de sorunları gerekçelendirmek yerine somut ve kalıcı çözümler üretmesi gerekiyor.
Evet Elbette yazdıklarım tek başına bir çözüm değil. Ancak bir kapı aralamak, bir farkındalık oluşturmak ve “bu değişim mümkün” düşüncesini güçlendirmek için atılmış bir adımdır. Ve görüyorum ki bu adım, birçok insanda karşılık bulmuş.
Ayrıca bunu da özellikle belirtmek isterim. Yapılan her eleştiri bir saldırı olarak yorumlanmamalı. Doğru şekilde ifade edildiğinde eleştiri, hatadan dönmek ve iyileşmek için bir araçtır. Benim amacım hiçbir zaman birilerini suçlamak, bir fail ya da “maktul” yaratmak ya da mağduriyet diliyle yaşamaya devam etmek olmadı; tam tersine, bu dile karşı olduğumu her fırsatta vurguladım. Geçmişe takılı kalmak ve her sorunu eski haksızlıklarla açıklamaya çalışmak bizi ileriye taşımaz; aksine olduğumuz yerde tutar, hatta zamanla geriye çeker.
Buna rağmen çoğu zaman bir yanlışı dile getirdiğimizde, bu durum doğrudan bir saldırı gibi algılanabiliyor. Bu refleks, konunun özünden uzaklaşmasına yol açıyor; yapıcı eleştiriler ya görmezden geliniyor ya da yanlış anlaşılıyor. Ne yazık ki bu durum, içinde bulunduğumuz coğrafyada daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor.
Ayrıca “Coğrafya kaderdir” anlayışına da açık bir şekilde itiraz ediyorum. Çünkü insan, bulunduğu yeri dönüştürebilme gücüne sahiptir. Eğer bir yerde yaşayan herkes aynı sorunları görüyorsa, bu aslında büyük bir avantajdır. Çünkü ortak sorun, ortak çözüm iradesinin de önünü açar. Yeter ki bu irade dağılmasın, sorumluluk sürekli başkasına atılmasın.
Ben Geverliyim ve gözlerimi Cilo Dağları’nın karşısında bulunan, Kertinis köyünde açtım. Rahmetli babamla çarşıda, Sefalılar binasının önündeki çaycıda oturduğumuz günleri hâlâ çok net hatırlıyorum. Babam bana hep Gever’in güzel insanlarını ve iyi ahlakını anlatırdı. Sonra bir toz kalkar, öksürür, eliyle ağzını kapatır ve derdi:
“Gever bajarek gelekî xweş e, belê ew toz û heriye lezetê jê dibire.” (Yüksekova güzel bir memleket, ama bu toz ve çamur hiç yaşama tadı bırakmıyor)
Babam bunu 2000’li yılların başında söylüyordu. Aradan çeyrek asır geçti ama konuştuğumuz sorunlar hâlâ aynı. Bu gerçekten insanın içine dokunuyor…
Bugün Yüksekova’da yaşanan birçok problem aslında hepimizin gözünün önünde. Hatta geçen gün çok değer verdiğim dostum İrfan Sarı abêm’in paylaştığı bir fotoğraf bunu çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. Fotoğrafın üzerine de “Çöpler daha iyi görünsün diye aydınlatma direğinin altına koymuşlar” notunu düşmüştü. Bu ifade bile tek başına durumun ne kadar vahim olduğunu anlatmaya yetiyor.
İşte tam da bu yüzden şunu özellikle vurgulamak istiyorum arkadaşlar. İçinde bulunduğumuz sorunların önemli bir kısmı geçmişten çok, bugünkü işleyişle ilgilidir. En temel mesele ise kurumlar arasındaki koordinasyon eksikliği ve vizyon yetersizliğidir bunu önceki yazımda da belirttim tekrar belirtmekte fayda var. Plansızlık, günü kurtarma anlayışı ve denetim eksikliği bir araya geldiğinde ortaya çıkan tabloyu hep birlikte yaşıyoruz her sene düzenli olarak bu yüzden.
Ki bu şekilde devam ederse, biz bu sorunları daha çok konuşuruz, ne yazık ki. Hatta üzülerek ve biraz da utanarak söylüyorum, 21. yüzyılda insanlar Mars’ta yaşamın yollarını ararken, bizim hâlâ temel altyapı sorunlarını konuşuyor olmamız bize yakışmıyor.
Hiç kimse kötü bir çevrede yaşamak zorunda değil. Sürekli birbirimize suç atarak bir yere varamayız. Ama herkes kendi sorumluluğunu yerine getirirse, birçok sorun kendiliğinden çözülür ve kimsenin gündeminde çöp yığınları, bozuk yollar, tozlu ve çamurlu sokaklar ya da altyapı ve üstyapı eksikliklerinden doğan temel kentsel problemler kalmaz.
Gerçekten Gever’de yaşayan biri olarak, bu durumun bize yakışmadığını düşünüyorum. Artık ortak bir sorumluluk bilinciyle hareket etmenin, sorumluluk almanın ve çözüm üretmenin zamanı geldi. Gelin, Yüksekova’yı hak ettiği düzeye birlikte taşıyalım.
“Bu, bu şehrin kaderidir” söyleminden de artık vazgeçmemiz gerekiyor. Sorunları bu şekilde gerekçelendirmek, çözüm üretmek yerine mevcut durumu kabullenmeye yol açıyor. Değiştirilmeyen her sorun zamanla alışkanlığa dönüşüyor ve bu da çoğu zaman işin kolayına kaçan yönetimsel ihmali besleyerek karşımıza çıkarıyor.
Bunu Yüksekova’da yönetimde olan herkese sormak istiyorum: Artık Gever sokaklarının bu tür “lokal müdahalelerle” adeta birer çalışma sahasına, hatta zaman zaman bir savaş alanına dönüştürülmesinin önüne geçmenin vakti gelmedi mi?
Yağmur yağınca sokaklar göle dönüyor, kar yağınca yollar günlerce açılamıyor. Bunların suçu doğada değil; serê Resulü Ekrem bu, hazırlıksızlığın ve kurumlar arasındaki koordinasyon eksikliğinin sonucudur. Bu gerçeği kabul edip, daha yaşanabilir bir Yüksekova için çalışmalara başlamanın vakti gelmedi mi?
Aslında anlatmak istediğim şudur: Sorunu yanlış yerde ararsak, çözümü de yanlış yerde buluruz ve aynı döngünün içinde kalmaya devam ederiz. Hepimiz farklı şehirlerde bulunduk ve oralarda altyapısı doğru planlanmış şehirlerde, yağmurun bir sorun yaratmadığını, kar yağışının felaket haline gelmediğini görmüşüzdür. Ama bizde maalesef her kar ve yağmurda aynı manzarayla karşılaşıyoruz. Bu durum artık “alışılmış bir sorun” haline gelmiş durumda.
Oysa alışmamamız gereken tam olarak budur. Alışmak, çözümü ertelemek demektir ve biz buna artık izin vermemeliyiz. Gelin, birlikte çözüm yolları bulmak için kafa yoralım, emek harcayalım.
Burada çok önemli bir noktayı da özellikle belirtmek istiyorum. Sorumluluk sadece kurumlara ait değildir. Biz Ortadoğu insanları olarak hep bir “günah keçisi” seçmeyi seviyoruz; ama unutmamalıyız ki bizler de vatandaş olarak şehrimize sahip çıkmak zorundayız. Bu bilinçle hareket etmeliyiz.
Birbirimize karşı suçlayıcı dilden uzak durmalı, “ne yapabiliriz?” sorusunu sormalı ve kurumlarımıza yardımcı olmak için birlikte çaba göstermeliyiz. Çünkü “Gever” hepimizindir; güzelleştirmek de, çirkinleştirmek de bizim elimizdedir. Bunu özellikle ve üstüne basa basa söylüyorum arkadaşlar, şehrimizin geleceği sadece birilerinin işi değil, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Çünkü sokağa çöp atan da biziz, yapılanı korumayan da biziz, bazen yanlışı görüp sessiz kalan da yine biziz. Bu nedenle doğru yapılan işleri desteklemek, yanlışları ise kırmadan, saygı çerçevesinde ama net bir şekilde dile getirmek de bizim sorumluluğumuzdur.
Ancak esas sorumluluk belediye ve ilgili kurumlara düşüyor. Öncelikle altyapı ve üstyapı hizmetleri eksiksiz, planlı ve koordineli bir şekilde yerine getirilmeli. Bu işler doğru şekilde yapıldıktan sonra halkın da sürece katılımı sağlanmalı; yapılan çalışmalara sahip çıkması, denetlemesi ve destek vermesi için bir anlayış oluşturulmalı.
Çünkü halkın içinde olmadığı, sürece dahil edilmediği hiçbir yönetim modeli uzun vadede başarılı olamaz. Yani etkili ve sürdürülebilir bir değişim, kurumların sorumluluğu ile halkın aktif katılımının birlikte sağlanmasıyla mümkün olur tarih bize bunu defalarca gösterdi.
Emin olun buraya kadar, en samimi ve anlaşılır şekilde düşüncelerimi siz değerli okuyucularımızla paylaşmak istedim. Söylediklerimi hangi dilden okursanız okuyun, bunlar aslında Yüksekova’da yaşayan herkesin ortak sitemi ve beklentisidir.
Unutulmamalıdır ki temiz bir çevrede yaşamak, güvenli ve düzgün yollara sahip olmak, düzenli çalışan bir altyapı, estetik kaygılarla tasarlanmış parklar ve iyi planlanmış yeşil alanlar bir ayrıcalık veya lüks değil, her insanın sahip olması gereken en temel haklardır. Maalesef Yüksekova’da bu haklar çoğu zaman göz ardı ediliyor. Halbuki bir şehrin altyapısı ve kamusal alanları, hem yaşam kalitesini hem de güvenliği doğrudan etkiler. Yöneticiler, sadece geçici çözümlerle günü kurtarmak yerine, uzun vadeli ve sürdürülebilir planlarla hareket etmelidir.
İşte tam bu noktada, somut çözüm önerilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Emin olun, bunları hayata geçirdiğimizde zarar değil, fayda göreceğiz.
Gelin belediye çatısı altında "Yüksekova Kent Konseyi’ni" kuralım. Dünyada ve birçok vizyoner belediyede olduğu gibi, böyle bir konsey şehir yönetiminde etkin bir rol oynayabilir.
Bu konsey; gençlerden, kadınlardan, esnaftan, işin ehli ve donanımlı meslek gruplarından, farklı düşüncelere sahip bireylerden ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden oluşmalı; yani toplumun her kesimini kapsamalıdır. Şehrin tüm sorunları bu masada açıkça konuşulmalı ve çözüm yolları birlikte planlanmalıdır.
Hatta teknoloji çağında olduğumuz bu dönemde, teknolojiyi de en iyi şekilde kullanarak Yüksekova’yı daha yaşanabilir ve kullanışlı hâle getirebiliriz. Halkın ortak yaşam alanlarını en iyi şekilde tasarlamalı, planlamalı ve uygulamalıyız.
Kent konseyinin çalışmaları eşitlikçi, adaletli, çevreci ve yasa ile kanun çerçevesinde yürütüldüğünde, şehir sadece bugün yaşayanların değil, gelecek kuşakların da hakkını koruyan bir yer hâline gelir.
Somut olarak ele alınması gerekenler ise aslında çok basit konular.
Hangi mahallede altyapı sorunu var?
Hangi sokakta aydınlatma yetersiz?
Hangi bölgede çöp sorunu kronikleşmiş?
Yüksekova için ortak yaşam alanları nasıl daha kullanışlı bir hale getirilebilir?
Yüksekova da kadın ve çocuklar için daha güvenli bir yaşanabilir bir şehir için nelere yapılabilir?
Vb. Sorunlar çoğaltılabilir tabi.
Bu sorular sadece şikâyet olarak değil, çözüm planlarıyla birlikte ele alınmalı ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde uygulandığında çok daha kalıcı çözümler elde edilebilir. Türkiye’de ve dünyada bunun birçok başarılı örneği var biraz vakit ayırıp araştırma yaptığımızda hemen görürüz.
Bir diğer önemli konu kent estetiği. Ben üniversiteden beri yapılar ve çevrenin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini her fırsatta okur ve araştırırım. Arkadaşım Gökhan’la ne zaman otursak, en çok hayıflandığı konu Yüksekova’nın kendine ait bir mimari kimliğinin olmamasıydı. Plansız yapılaşma, sokaklara düzensiz bir görünüm kazandırıyor diye sık sık sitem ederdi ve gerçekten haklıydı. Burayı Floransa veya Roma yapalım demiyorum; ama en azından düzenli ve planlı bir şehir olabiliriz.
İşte tam da bu noktada, kent estetiğini ve planlı yapılaşmayı göz önünde bulundurarak uygulayabileceğimiz somut çözüm önerilerini dikkate almamız gerekiyor.
Üstelik biz deprem bölgesinde yaşıyoruz; bu, işimizi şansa veya kadere bırakamayacağımız anlamına geliyor. Yüksekova ovasının yapılaşmaya kapatılması, deprem yönetmeliklerine uygun ve dayanıklı binaların inşa edilmesi, uygun mimari standartların uygulanması zorunludur. Bu yalnızca teknik bir gereklilik değil, aynı zamanda ciddi bir vicdani ve ahlaki sorumluluktur. Çünkü 6 Şubat depremlerinin acı tecrübeleri bize gösterdi ki, yapısal önlemler ihmal edildiğinde bedeli çok ağır oluyor. Bu nedenle denetimler artırmanın önemini bize en iyi şekilde gösterdi.
Yeni bir bina yapılmadan önce altyapısı hazır olmalı, kaç kat olacağı net olarak belirlenmeli, dış cephesi planlanmalı, kullanılan malzemeler denetlenmeli ve binanın depreme dayanıklılığı kesin olarak kontrol edilmelidir. Oysa bizde çoğu zaman bu adımlar göz ardı ediliyor; denetimler göstermelik, yani sadece “-mış gibi” yapılıyor ve bina tamamlandıktan sonra ruhsat veriliyor. Bu yaklaşım, yalnızca şehirde görüntü kirliliğine yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda insanların hem maddi hem de manevi olarak zarar görmesine neden oluyor.
Kent deyince akla her zaman düzenli sokaklar, aydınlatılmış caddeler ve işleyen bir altyapı gelir. Roma’dan beri şehirlerin simgesi budur. Gece sokakların karanlık ve güvenli olmaması ciddi sorunlar yaratır; bunu çocuklara bile sorsanız, aynı cevabı alırsınız.
Yüksekova’da sokaklar ve caddeler planlı olmalı, iklime uygun malzemeler kullanılmalı ve gerekirse halkın görüşleri alınmalıdır. Çünkü bir şehir sadece binalardan oluşmaz; yolları, aydınlatması, temizliği ve düzeni ile var olur.
Tüm bunların gerçekleşmesi için kurumlar ve yöneticiler görevlerini adaletli, eşit ve sorumluluk bilinciyle yerine getirmelidir. “Ödev ahlakı” ile yapılan işler, şeffaflık ve hesap verebilirlik ile desteklendiğinde, halk da yapılan çalışmalara güven duyar ve sahip çıkar.
Çağdaş bir vizyona sahip, halkla birlikte hareket eden bir yönetim anlayışı, şehirde yaşam kalitesini yükseltir ve Yüksekova’yı daha yaşanabilir, güvenli ve düzenli bir şehir hâline getirir.
Kısaca, şehrimizi daha yaşanabilir, güvenli ve estetik hâle getirmek için herkes üzerine düşen sorumluluğu bilmelidir. Kurumlar görevlerini eksiksiz yaparken, bizler de şehrimize sahip çıkarak yapılan çalışmaları desteklemeli ve eksiklikleri yapıcı bir şekilde dile getirmeliyiz.
Bu bilinçle hareket edersek, Yüksekova’yı hak ettiği düzeye taşıyabiliriz.
Sonsuz sevgiyle kalın.