Bireyselden toplumsala: Sinema, dizi ve medyada suç ile algının tehlikeli yolculuğu
Geçen gün arkadaşımla Emin Alper’in son filmi olan Kurtuluş’u izlemeye gittik. Filme gitmeden önce konusunu araştırmadım, hakkında hiçbir şey okumadım; önyargı oluşmasını istemedim. Kafamda herhangi bir beklenti ya da fikir yoktu. Filmi tamamen önyargısız bir şekilde izleyip anlamak istedim.
Filmin başında gördüğüm sahne beni hemen etkiledi ama olumsuz anlamda. Kötü giyimli, dağınık saçlı ve sakallı insanlar; toplumsal baskı altında ezilen kadınlar ve bozuk bir Kürtçe ile şiveli, kaba bir Türkçe ile devam eden diyaloglar… O anda arkadaşıma dönüp şöyle dedim:
“Biz gariban Kürtleri yine kafalarındaki ‘Kürt şemasıyla’ dünyaya tanıtıyorlar. Hayırlı olsun… Ne yazık ki Gavur Dağları’nın batısındaki insanların zihnindeki Kürt tipolojisinden yine çıkamadık.”
Çünkü daha ilk sahneden itibaren filmin, bireysel bir şiddet olayını merkeze alarak buradan tüm Kürt toplumuna dair basmakalıp bir tablo kuracağı hissine kapıldım. Sanki karmaşık ve çok katmanlı bir toplum yerine; yoksulluk, kaba dil, şiddet ve geri kalmışlık üzerinden tanımlanan tek boyutlu bir görüntü oluşturuluyordu. Oysa bir toplum, birkaç karakterin davranışına ya da tek bir olayın dramatik anlatımına indirgenemeyecek kadar çeşitli ve derindir. Böyle bir yaklaşım, gerçekliğin bütününü göstermek yerine var olan önyargıları yeniden üretme riskini taşır.
Film ilerledikçe olayların sert ve kaba karakterler arasında geliştiği görülüyor. Şiddeti yönlendiren kadın karakterlerin varlığı, yönetmenin farklı bir bakış açısı sunmaya çalıştığını düşündürse de filmin genel tonu yine de toplumsal hayatı oldukça tek boyutlu bir şekilde yansıtıyor.
Filmi izledikten sonra yaptığım kısa bir araştırmada, filmin esin kaynağının Bilge Köyü Katliamı olduğunu öğrendim. Zaten yönetmen Emin Alper de bir söyleşisinde filmin ilhamını bu olaydan aldığını belirtmişti. Filmin görsel anlatımı ve çekimlerinde ciddi bir emek olduğunu kabul etmek gerekir. Ayrıca yönetmenin daha önce çektiği ve benim de beğenerek izlediğim Kurak Günler filmini de burada anmak isterim. Bu anlamda emeğine saygı duyduğumu özellikle belirtmek isterim.
Yönetmenin ilham kaynağı olan Bilge Köyü Katliamı ise ben lise son sınıftayken gerçekleşmiş ve Türkiye gündemine adeta bomba gibi düşmüştü. O günleri çok iyi hatırlıyorum; olay günlerce televizyonlarda ve gazetelerde geniş yer bulmuştu.
Doğudaki birçok köyde olduğu gibi, bir köy çoğu zaman birkaç ailenin bir araya gelip yerleşmesiyle oluşur. Bu nedenle zamanla evlilikler ve akrabalık ilişkileri aracılığıyla köyde yaşayan insanların büyük kısmı birbirini tanır ve çoğu zaman akraba olur. Bilge Köyü de benzer özellikler taşıyan, küçük ve birbirine sıkı bağlarla bağlı bir yerleşimdi. İnsanlar birbirini tanır, aralarında güçlü sosyal ilişkiler bulunurdu.
Ancak bazen geçmişten gelen kırgınlıklar ve anlaşmazlıklar, güçlü aile bağlarıyla birleştiğinde kontrol edilmesi zor çatışmalara dönüşebilir. Yine de bu tür gerilimler çoğu zaman büyümeden bir şekilde çözüme kavuşur. Bu köyler genellikle tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlar. Güvenlik amacıyla silah bulundurulması da nadir olmayan bir durumdur; ancak bu durum genellikle katliam boyutunda olaylara yol açmaz.
Ne var ki 4 Mayıs 2009 gecesi bir nişan töreni sırasında başlayan kutlama kısa sürede silah sesleri ve patlayan el bombalarıyla korkunç bir trajediye dönüştü. 44 insan hayatını kaybetti; hayatını kaybedenlerin çoğu kadın ve çocuktu. İnsanlar panik içinde kaçmaya çalıştı, köy kısa sürede sessizliğe gömüldü. Yaralananlar oldu, bazı aileler köyü terk etmek zorunda kaldı. Bu kısa ama korkunç an, hem köyün hafızasında hem de toplumun genelinde silinmeyecek bir iz bıraktı. Tek kelimeyle bir vahşetti; bunun başka bir açıklaması olamaz.
Bu olayın ardından her zaman olduğu gibi “bilirkişiler” ve sözde uzmanlar ortaya çıktı. Ancak çoğu, olayın toplumsal köklerine inip çözüm yollarını tartışmak yerine yaşananlara bir isim ve açıklama bulmaya çalıştı. Taraflar hızla belirlendi; olayı politik bir zemine çekmeye çalışanlar oldu, ayıplayanlar çıktı, hatta bu vahşeti dolaylı biçimde meşrulaştırmaya çalışanlar bile görüldü. Herkes olayı kendi bakış açısına göre yorumladı.
Oysa bu tür trajedilerin tek bir nedeni yoktur. Kırsal bölgelerde yaşanan mera, otlak ve su kaynaklarıyla ilgili anlaşmazlıklar, tarımsal alanların daralması sonucu ortaya çıkan ekonomik sorunlar ve aileler arasındaki geçmişten gelen kırgınlıklar, bu tür çatışmaların arka planını oluşturabilir. Buna ek olarak, gücü elinde tutmak isteyen bazı kişilerin toplumu yanlış yönlendirmesi ve kırsal kesimde artan silahlanma da şiddetin büyümesine zemin hazırlayabilir.
Bazı yorumcular, silahların kolay erişilebilir olmasını eleştirerek daha sıkı bir denetim gerektiğini savunuyor. Gerçekten de silahın kolayca ulaşılabilir olması, sıradan anlaşmazlıkların bile kısa sürede ölümcül çatışmalara dönüşmesine yol açabilir. Korku, güç arzusu, intikam duygusu ve zorlayıcı sosyal koşullar bir araya geldiğinde, sonuç çok daha yıkıcı olabilir.
Bazı yorumcular gibi, filmin yönetmeni de olayı yüzeysel değerlendirdi. Katliamı sadece köy koruculuğu ve ideolojik gerilimler üzerinden açıklamaya çalışanlar olduğu gibi, bazıları olayı din üzerinden yorumlamaya çalıştı. Oysa tutanaklar, katliama katılanların çok azının korucu olduğunu gösteriyor ve dindarlık ile radikal dini istismar eden yapılar aynı şey değildir. Filme bakıldığında, yönetmenin de bu algıya dayalı bir bakış açısı benimsediği açıkça görülüyor.
Filmde katliam sahnesinden sonra bazı karakterlere “Allahu Ekber” sloganı attırılması da, son yıllarda Ortadoğu’da ortaya çıkan ve İslam’ı yanlış temsil eden radikal örgütleri çağrıştıran bir atmosfer yaratıyor. Bu tür tercihler, yaşanan olayı anlamaya katkı sunmaktan çok izleyicinin zihninde yeni çağrışımlar ve genellemeler oluşturma riski taşıyor.
Ne yazık ki olaydan sonra ortaya çıkan tartışmaların bir kısmı yanlış bir yöne savruldu. Bazıları bu trajediyi tüm Kürt toplumuna mal etmeye çalıştı; Kürtleri şiddete meyilli ya da bağnaz bir toplum gibi göstermeye kalktı. Oysa bu yaklaşım hem gerçek dışıdır hem de ahlaki olarak kabul edilemez.
Bireysel ya da yerel düzeyde yaşanan bir trajediyi bütün bir halka mal etmek, gerçeği anlamaya yardımcı olmadığı gibi yeni önyargılar da üretir. Böyle bir dil, zaten acı verici olan bir olayın ardından toplumlar arasındaki güveni ve birlikte yaşama iradesini daha da zedeler.
Toplumları birkaç kişinin yaptığı eylemler üzerinden tanımlamak hem insani hem de vicdani açıdan büyük bir haksızlıktır. Her toplumun içinde farklı görüşler, farklı yaşam biçimleri ve farklı insanlar vardır. Bu çeşitliliği görmezden gelerek genellemeler yapmak, gerçeği anlamak yerine onu basitleştirmekten başka bir işe yaramaz.
Filmde köy ve kırsal yaşam sanki yalnızca aşiret ve töre etrafında şekilleniyormuş gibi sunuluyor. Köyde kolektif bir şiddetin varlığı neredeyse her sahnede hissediliyor ve şiddet, herkes tarafından normalleştirilmiş bir durum gibi gösteriliyor. Adeta şiddet bu köylerin doğal bir parçasıymış, hatta köyün varoluşunun temel nedeniymiş gibi bir atmosfer kuruluyor.
Oysa bu yaklaşım bana hem eksik hem de yanıltıcı göründü. Çünkü kırsal yaşamı ve orada yaşayan insanları yalnızca şiddet, töre ve çatışma üzerinden anlatmak; o hayatın içindeki dayanışmayı, çeşitliliği ve insani yönleri görmezden gelmek anlamına geliyor. Böyle bir anlatı, gerçekliğin karmaşıklığını yansıtmak yerine onu basitleştirip tek bir kalıba indiriyor.
Özellikle son dönemde Mardin, Urfa ve Diyarbakır ile çevresindeki küçük yerleşimlerde çekilen bazı dizilerde benzer bir anlatı dikkat çekiyor. Bu yapımlarda çoğunlukla mafyatik karakterler, aşiret düzeni ve ağalık sistemi içinde kendini var etmiş tipler ön plana çıkarılıyor. Gücünü silahtan ve şiddetten alan, bunu da neredeyse normal ve meşru bir şeymiş gibi sunan karakterlerle sıkça karşılaşıyoruz. Sokak ortasında ve kamusal alanlarda şiddete maruz kalan insanlar, hatta insanları öldüren kişiler bile sanki hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak hayatına devam ediyormuş gibi gösteriliyor.
Oysa bireysel ya da yerel düzeyde yaşanan şiddet olayları, bir bütün olarak tüm toplumu temsil etmez. Buna rağmen son yıllarda, özellikle reyting uğruna çekilen bazı dizilerde bir halkın kültürel değerleri ve yaşam koşulları adeta ayaklar altına alınıyor. İnsanlar sanki hâlâ mağara döneminde yaşıyormuş gibi gösteriliyor; hayatın yalnızca kaba güç ve “orman kanunları” üzerinden sürdüğü bir düzen varmış gibi bir tablo çiziliyor. Bu yapımlarda ayrıca devlet kurumlarının neredeyse tamamen işlevsiz olduğu, hukukun ise yerini şiddetin ve güç ilişkilerinin aldığı bir atmosfer kuruluyor. Oysa açıkça söylemek gerekir ki bu dizilerde ve filmlerde çizilen tablo, gerçek hayatı yansıtmıyor.
Gerçek hayatta bu bölgelerde yaşayan insanların gündelik yaşamı Türkiye’nin diğer şehirlerinden çok farklı değildir. İstanbul’da, İzmir’de ya da diğer illerde sosyal hayat aynı şekilde devam ediyor ve nasıl bir devlet düzeni ve işleyen bir hukuk sistemi varsa, bu bölgelerde de aynı düzen geçerlidir. Bu nedenle dizilerde kurulan bu abartılı ve tek boyutlu anlatı, gerçekliği yansıtmaktan çok belirli bir algı üretme işlevi görüyor.
İlk bakışta bunlar yalnızca dramatik bir tercih ya da görsel bir unsur gibi görülebilir. Ancak bu tür senaryolar ve anlatılar, Doğu’da yaşayan insanların ve özellikle Kürt toplumunun Batı’daki izleyicinin gözündeki algısını doğrudan etkileyebiliyor. Bu nedenle ortaya çıkan sonuçlar sanıldığı kadar masum olmayabiliyor.
Bu tür dizi ve filmleri izleyen birçok insanın bilinçaltında, farkında olmadan bu bölgede yaşayan insanlar hakkında bazı kalıp yargılar oluşabiliyor. Bunun yansımalarını son zamanlarda sosyal medyada açıkça görmek mümkün. Özellikle Twitter’da yani X'te ve İnstagram'da sakallı, bakımsız, şiveli konuşan ya da “doğulu” olarak tarif edilen insanların suçla doğrudan özdeşleştirildiği bir dilin giderek yaygınlaştığı görülüyor. Oysa bu tür temsiller, bir toplumun gerçek ve çok katmanlı yaşamını görünmez kılar; onun yerine tek boyutlu ve önyargılarla dolu bir imaj üretir.
Burada özellikle şunu açıkça belirtmek isterim: Suç işleyen kim olursa olsun, şiddete başvuran kim olursa olsun; hangi ideolojiden, hangi dinden, hangi milletten, hangi dilden ya da hangi renkten olursa olsun kanun karşısında gerekli cezayı almalıdır. Hiçbir şekilde suçu, suçluyu ya da şiddeti savunmuyorum.
Benim eleştirdiğim nokta açıktır: Birkaç bireyin işlediği suçları, görünüşleri, konuştukları dil veya geldikleri yere bakarak tüm bir topluma mal etmek hem yanlış hem de ahlaki açıdan kabul edilemez. Bu tür genellemeler toplumsal barışı zedeler ve birlikte yaşama iradesine zarar verir. Bir toplumu, bireysel veya yerel şiddet olayları üzerinden gerici, bağnaz veya şiddete meyilli olarak göstermek de aynı şekilde yanlıştır; bu yaklaşım hem gerçeği çarpıtır hem de toplumsal önyargıları besler.
Medya ve sinema çoğu zaman köy ve kırsal yaşamı tek bir kalıba sıkıştırıyor; hazır klişelerle olayları dramatize etmek, toplumsal farkındalık yaratmak yerine mevcut önyargıları güçlendiriyor ve ekonomik, sosyal veya tarihsel bağlamı göz ardı ederek toplumun gerçek çeşitliliğini görünmez kılıyor.
Özellikle içinde bulunduğumuz dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, toplumsal birlikteliği güçlendirmektir. Birlikte yaşama iradesini korumak ve pekiştirmek hepimizin ortak sorumluluğudur. Medya, sinema ve diziler, geniş kitlelere ulaşabilen araçlar olarak bu sorumluluğun önemli bir parçasını oluşturur. Bu alanlar, önyargıları besleyen anlatılar üretip toplumsal kutuplaşma yaratma yerine, toplumun gerçek çeşitliliğini ve ortak insani değerlerini görünür kılacak bir dil kurarak toplumsal barış ve birlikte yaşama kültürüne katkı sunabilir.
Benzer trajediler ne yazık ki dünyanın birçok yerinde yaşanmıştır ve hâlâ yaşanmaya devam etmektedir. İtalya’da mafya çatışmaları, Latin Amerika’da ki çete savaşları, Orta Doğu ve Afrika’nın bazı bölgelerinde aşiret ya da milis grupları arasındaki çatışmalar küçük toplulukları hedef alan büyük trajedilere yol açmıştır. Bu durum bize şunu gösterir: İnsanlığın karanlık tarafı herhangi bir coğrafyaya ya da kültüre özgü değildir. Korku, güç arzusu ve silahın bir araya geldiği her yerde benzer sonuçlar ortaya çıkabilir.
Bugün Ege, Akdeniz veya İç Anadolu’da benzer ölçüde silahlanma ve sosyal gerilimler yaşansa, benzer trajedilerin ortaya çıkması olasıdır. Bu nedenle meseleyi yalnızca belirli bir bölgeye veya topluma özgüymüş gibi göstermek gerçeği yansıtmaz; aksine, sorunun nedenlerini ve boyutlarını örtbas edebilir.
Bunu iyi bilmek gerekir ki, bu tür şiddet olaylarından en çok rahatsız olanlar yine o toplumun içindeki insanlardır. Bu sorunların sona ermesini en çok isteyenler de yine o insanların kendisidir. Ancak bu rahatsızlık ve bu itiraz çoğu zaman görünmez kılınmaktadır.
Emin Alper’in filmi de bu trajediden ilham alıyor. Film, gerçek olayları birebir anlatmıyor; kurgu karakterler aracılığıyla korku, aidiyet ve güç duygularını işlemeye çalışıyor. Ancak karakterler zaman zaman toplumsal fikirleri temsil eden sembolik figürlere dönüşüyor. Bu durum filmi bireysel bir trajediden daha geniş bir insan hikâyesine dönüştürse de, izleyiciyle duygusal bağ kurmayı zaman zaman zorlaştırıyor ve ne yazık ki, o Kürt tipolojisini güçlendirmekten öteye geçemiyor.
Bilge Köyü Katliamı bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Şiddet, Habil ve Kabil'den biridir insanlığın karanlık yüzlerinden biridir. Ancak bireysel ya da yerel olayları bütün bir topluma mal etmek büyük bir yanlıştır.
Kırsal kesimdeki aşırı silahlanma, sosyal gerilimleri çok daha kolay biçimde ölümcül çatışmalara dönüştürebilir. Ancak bu durum kültürle ya da etnik kimlikle açıklanabilecek bir mesele değildir; daha çok sosyal, ekonomik ve politik koşulların birleşmesiyle ortaya çıkan karmaşık bir sorundur.
Sanat ve medya, toplumsal gerçekliği çok boyutlu bir şekilde anlamak ve aktarmakla sorumludur; önyargı üretmek değil. Bilge Köyü trajedisi ve Emin Alper’in filmi, insan doğasının karanlık yönlerini hatırlatıyor. Ancak bu tür olayları tek boyutlu bir anlatıya indirgemek yerine, gerçekçi, ahlaki ve çok yönlü bir bakışla değerlendirmek gerekir. Gerçek hayat, basit kalıplara sığmayacak kadar karmaşık ve derindir.
Medya ve sinema, bireysel şiddet olaylarını bütün bir topluma mal etmek yerine, bu olayların sosyal, ekonomik ve kültürel bağlamlarını göstermekle yükümlüdür. Stereotipler üretmek yerine, toplumun çeşitliliğini ve gerçekliğini yansıtan bir dil kullanmak çok daha sağlıklı ve yapıcıdır.
Ne var ki bazen trajediler yalnızca dramatik malzeme olarak sunuluyor; şiddet sahneleri adeta bir gösteriye veya “şiddetin pornografik anlatımına” dönüşüyor. Bu tür sunumlar, izleyicide yanlış algılar yaratabilir ve sanki “oralarda hayat böyle” gibi genellemeler oluşmasına yol açabilir. Oysa gerçek yaşam, anlatıldığı gibi tek boyutlu değildir; çok daha karmaşık, çok daha çeşitli ve insanidir.
Not: Sonuç olarak, bu yazdıklarım, bir filmi izledikten sonra oluşan kişisel izlenim ve değerlendirmelerimi içermektedir. Buradaki amacım; herhangi bir kişiyi, yönetmeni veya sanat eserini hedef almak değildir. Vurgulamak istediğim, sinema ve medya aracılığıyla, kriminal tipler veya psikopat ruhlu bireyler üzerinden kurulan anlatıların, izleyicide toplumlar hakkında nasıl algılar oluşturabileceğidir. Sanat eserleri doğası gereği farklı yorumlara açıktır ve burada dile getirdiğim görüşler tamamen bir izleyicinin kendi gözlemleri ve düşünceleri olarak anlaşılmalıdır.