Alican Tuncay Çelik

Alican Tuncay Çelik

Sosyal Medya linçi: Şhibbulet’ten “Hey Grok?”a

Sosyal Medya linçi: Şhibbulet’ten “Hey Grok?”a

Son zamanlarda X’te ya da eski adıyla Twitter’da ve diğer sosyal medya platformlarında dolaşırken kendimi tuhaf bir tekrarın içinde buluyorum. Üstelik bunun yalnızca bana özgü bir hâl olmadığını da hissediyorum. Günün herhangi bir saatinde; bazen sabahın erken, henüz zihnin tam uyanmadığı bir anında, bazen gecenin yorgunluğunda ekranda bir paylaşım beliriyor. Kimi zaman tek bir cümle, kimi zaman birkaç saniyelik bir video, kimi zaman bağlamından koparılmış bir ekran görüntüsü ya da donup kalmış bir fotoğraf.

İlk bakışta içerik öne çıkıyor gibi görünüyor. Ama biraz durup incelediğinde asıl dikkat çeken şey, içeriğin kendisi değil; etrafında toplanan kalabalığın sesi oluyor. Bu ses giderek daha baskın, daha gürültülü ve hızla çoğalıyor. Yorumlar neredeyse anında birikir; birileri hemen onaylıyor, birileri hedef gösteriyor, birileri ise hiçbir şey söylemeden izliyor. Sessizlik bile artık bir tavra, bir yargıya dönüşüyor.

Ve çoğu zaman insanlar, ne olduğunu tam anlamadan, bir kişinin sesi, itibarı veya varlığı bu kalabalığın içinde yavaş yavaş siliniyor, yok sayılıyor ya da lanetlenmiş hâle geliyor. Bir tık daha ileri gidildiğinde kritik bir eşik aşılmış oluyor ve o paylaşım artık bireysel olmaktan çıkıyor. Bir anda tüm ülkenin gündemine düşüyor; yayılma hızı ve tepki zinciri o kadar hızlı ki, kimin başlattığı, neden bu noktaya geldiği, gerçekten ne söylendiği çoğu zaman görünmez hâle geliyor. Ama artık bunların pek bir önemi yok; kalabalık kararını çoktan vermiş oluyor, yargılamış oluyor. İşte bu, son yıllarda sosyal medyada gelişen Linç kültürünün tam tanımı. Burada artık tartışma yok, anlamaya çalışmak yok ve bağlam yok. Önemli olan tek şey, kalabalığın verdiği işaretleri takip etmek ve ona uygun tepkiyi vermek. Hakikatin ne olduğu, niyetin veya geçmişin önemi yok. Her şey hızlıca ve sert bir şekilde karara bağlanıyor.

Sosyal medya üzerinden gelişen ve yayılan bu linç kültürü, çoğumuza artık hiç yabancı gelmiyor. Hatta o kadar tanıdık ki, bir noktadan sonra insan bunları “olan biten” diye geçiştirmeye, kimi zaman da hafif bir alayla “sosyal medya silahşörleri” diyerek küçümsemeye başlıyor. Sanki böyle adlandırınca mesafe koymuş, kendimizi bu döngünün dışında tutmuş gibi hissediyoruz.

Ama ne zaman bu sahnelere biraz daha dikkatle bakmaya çalışsam, ne zaman bu hızın dışında durup düşünsem, zihnimin arka tarafında yıllar öncesine ait bir hikâye beliriyor. Ortadoğu tarihini okuduğum zamanlarda aklıma kazınmış, o günden beri sessizce zihnimin bir köşesinde duran bir hikâye… Bugün bu hikâyeyi yapay zeka ve sosyal medya bağlamı üzerinden sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk bakışta bugünden çok uzakmış gibi geliyor; sanki başka bir zamana, başka bir dünyaya ait. Ama hikâyenin sessiz dili, her seferinde modern hayatın karmaşasına sessizce dokunuyor. Üstelik hikâyenin adı bile sert ve dikkat çekici: Şhibboleth.

Bu hikâye, İbrani kutsal metinlerinde, Yargıçlar Kitabı’nda geçiyor. Olay MÖ 12. yüzyıl civarında, Ürdün Nehri’nin kıyılarında yaşanıyor. Henüz bu topraklarda merkezi bir devlet yok; İsrailoğulları kabileler hâlinde yaşıyor. Her kabilenin kendi toprağı, kendi gücü, kendi dili ve belki de en önemlisi, kendi gururu var. Bu nedenle birlik kırılgan, çatışmalar ise sıradan bir hâl alıyor. Sözler çabuk sertleşiyor, sınırlar çabuk aşılıyor.

Tam da böyle bir dönemde, aynı coğrafyada iki Yahudi kabilesi bir arada yaşıyor: Gilead ve Efraim. Efraim kabilesi, nüfusça kalabalık ve kendini merkezde gören bir kabile olarak öne çıkıyor. Gileadlıları küçümsüyor, onları yarı dışlanmış, ikinci sınıf bir konumda görüyor. Bu bakış açısı zamanla gerilimi artırıyor. Önce sözler sertleşiyor, ardından silahlar konuşuyor; karşılıklı güven artık neredeyse yok denecek kadar azalıyor.

Ve tam da böyle bir ortamda savaş başlıyor. Çatışma uzun sürüyor, ama sonunda Gileadlılar galip geliyor. Ne var ki bu zafer beklenen rahatlamayı getirmiyor; çünkü düşman tamamen yok olmamış. Efraimliler dağılıyor, kaçıyor, saklanıyor. Özellikle Ürdün Nehri’nden geçerek kurtulmaya çalışanlar oluyor. Kaçan Efraimliler, Gileadlıların arasına karışıyor. Herkes birbirine benziyor; ne üniforma var, ne ayırt edici bir işaret, ne de açık bir kimlik. Kimin Efraimli, kimin Gileadlı olduğu bakarak artık anlaşılmıyor.
İşte tam bu noktada, insanlık tarihinin en ürpertici ayırt etme yöntemlerinden biri devreye giriyor. Gileadlılar, Ürdün Nehri’nin bütün geçitlerini tutuyor ve oradan geçmek isteyen herkesi durduruyor. Kılıç çekmeden önce tek bir şey istiyorlar: bir kelime. Söyletilen kelime “Şhibboleth.”

Aslında kelimenin anlamı neredeyse önemsiz. İbranice’de “başak” demek, bazen de akan suyla ilgili bir kelime olarak kullanılıyor. Ama burada mesele anlam değil; mesele sestir. Çünkü Efraimliler kendi lehçelerinde “Ş” sesini çıkaramıyor. Dilleri, boğazları ve ağız alışkanlıkları buna uygun değil. Ne kadar deneseler de “Şhibboleth” diyemiyor; ağızlarından ister istemez “Sibboleth” çıkıyor. Ve o bir harf, bir boğum, bir ses farkı insanın hayatına mal oluyor.

Efraimliler için bu an, adeta bir yaşam mülakatına dönüşüyor. Tek bir harf, tek bir boğum, tek bir ses farkı kimliği açığa çıkarıyor. Doğru söyleyen geçiyor, yanlış söyleyen hemen orada öldürülüyor. İbrani kutsal metinlerine göre o gün binlerce insan, yalnızca bir sesi doğru çıkaramadığı için hayatını kaybediyor. Ne savunma, ne açıklama, ne de niyet dikkate alınıyordu. Sadece bir harfin yanlış telaffuz edilmesi belirleyici oluyor.

Bu hikâye, ilk okunduğunda insanın içini ürpertebilir; ilkel, acımasız, uzak bir düzen gibi görünüyor olabilir. Ama bugün geriye dönüp baktığımda asıl sarsıcı olan şey, yöntemin kendisi değil; o yöntemin mantığının bize ne kadar tanıdık olduğudur. Çünkü bugün de benzer bir ayıklama biçimiyle karşı karşıyayız, sadece araçlar değişmiş durumda.

Artık kimse bizden tek bir kelime söylememizi istemiyor. Ama yapay zeka aracılığıyla sürekli ayıklanmaya çalışılıyoruz. Bizden sürekli bir şeyler göstermemiz bekleniyor; bir görüş, bir tepki, bir duruş. Söylediklerimizin doğruluğu çoğu zaman ikinci planda kalıyor; asıl dikkat edilen, ne zaman, hangi bağlamda ve hangi tonla söylediklerimiz. Ve çoğu zaman karar, biz daha ne olduğunu tam olarak anlayamadan veriliyor; bizim niyetimiz, geçmişimiz veya açıklamamızın önemi kalmıyor.

Sosyal medyada bir paylaşıma baktığınızda, altındaki yüzlerce yorumu hemen fark ediyorsunuz. Doğruluk zemini çoktan kaybolmuş oluyor; insanlar neye inanacağını, hangi bilgiyi savunacağını, hangi tepkiyi vermesi gerektiğini bilemez hâle gelmiş durumda. Ama buna rağmen, başta tutturulmuş bir gönderi, dikkatle seçilmiş birkaç cümle veya bağlamından koparılmış bir ekran görüntüsü her şeyi belirliyor. Birileri çoktan karar vermiş oluyor.

Üstelik artık bu karar yalnızca insanlar arasında alınmıyor. Bir noktada biri duruyor ve soruyor:
“Hey Grok, bu doğru mu?”
“Hey Grok, bu problemli bir ifade mi?”
“Hey Grok, bu kişi aslında ne demek istemiş?”

Ortamda aniden bir rahatlama hissi yayılıyor; düşünmeye, anlamaya ya da sorgulamaya gerek kalmıyor. Yapay zekanın sunduğu bilgi çoğu kişi tarafından “tarafsız” ve “nesnel” kabul ediliyor, oysa bu bilgi sınırlı veriler ve genellemelerden süzülmüş, bağlamdan kopuk bir değerlendirmeden ibaret olabiliyor. Bilgi kısa, net ve çoğu zaman kesin görünüyor; doğruluğu tartışmalı olsa da kalabalığın vicdanını rahatlatıyor ve karar, bireysel yargı yerine “nesnel” olduğu varsayılan bir kaynağa devredilmiş oluyor. Tam da bu noktada linç başlıyor: artık kişisel bir tercih değil, kalabalığın ve algoritmaların onayıyla meşrulaştırılmış bir sonuç hâline geliyor; sorgulama veya tereddüt imkânı neredeyse kalmıyor, doğru ya da yanlış, bağlam fark etmeksizin belirlenmiş hedefler cezalandırılıyor.

Ve bütün bunlar dönüp dolaşıp bizi yine o eski kelimeye getiriyor: Şhibboleth.

O gün, Ürdün Nehri kıyısında insanlardan bir fikir istenmiyordu. Bir savunma da. Ne bir açıklama, ne bir gerekçe. Sadece bir kelime. Bir ses. O sesin doğru boğumdan çıkıp çıkmadığına bakılıyordu. Yanlış söyleyenin niyetiyle, hikâyesiyle, geçmişiyle kimse ilgilenmiyordu. Çünkü karar çoktan verilmişti. Kelime yalnızca bir bahaneydi.

Bugün de benzer bir eşikte duruyoruz. Tarihsel olarak bu eşik, yabancı ile yerliyi, “bizden olan” ile “olmayanı” ayıran bir sınırdı. Ürdün Nehri kıyısında “Şhibboleth” kelimesini doğru telaffuz edemeyenler geçemezdi; yanlış bir ses, bir insanın hayatına mal olabiliyordu. O gün kapının başında bir asker vardı. Karar hızlıydı, acımasızdı ve geri dönüşü yoktu.

Bugün nehir değişti. Kılıçlar görünmez oldu. Ama eşik hâlâ orada. Kelime ise artık tek bir sözcük değil. Bir paylaşım, bir cümle, bir ekran görüntüsü… Bazen yalnızca yanlış bir ton, yanlış bir vurgu.
“Doğru yerde mi söyledin?”
“Doğru zamanda mı sustun?”
“Doğru tarafta mı duruyorsun?”.

Kalabalık, kendi vicdanını rahatlatmak için insanları yeni bir kapıdan geçiriyor. Bu kez kapının başında bir asker yok ama yapay zekayla beslenen, algoritmalarla çalışan ve cevap ver bir sistem var.

Ama burada mesele kesinlikle yapay zekanın doğru ya da yanlış olması değil. Asıl mesele, insanın kendi yargısını askıya alması. Kendi tereddüdünden kaçma arzusuyla hareket etmesi. Öz düşüncesiyle değil, hazır cevaplarla yol almaya başlaması. Çünkü karşısındakini dinlemek zor geliyor. Çünkü birini gerçekten anlamaya çalışmak zaman alıyor. Çünkü durup düşünmek, hız çağında ağır bir yük gibi hissediliyor.

İnsan, cevabı dışarıdan aldıkça içeride soru sormayı bırakıyor. Bir metni sonuna kadar okumadan hüküm veriyor. Bir videonun öncesini ve sonrasını merak etmiyor. Bir cümlenin hangi bağlamda söylendiğini araştırma ihtiyacı duymuyor. Çünkü artık “sorulmuş” ve “cevaplanmış” oluyor. Bu cevap, kesinlik hissi verdiği için belirsizlikle yüzleşme zahmetinden de kurtarıyor insanı.
Zamanla bu durum bireysel bir kolaylık olmaktan çıkıp toplumsal bir alışkanlığa dönüşüyor. İnsanlar kendi kanaatlerini oluşturmak yerine, hazır kanaatleri dolaşıma sokuyor. Araştırmak yerine onaylıyor. Anlamaya çalışmak yerine işaret ediyor. Böylece yapay zeka, bilgiye ulaşmanın bir aracı olmaktan çıkıp, düşünmenin yerine geçen bir otoriteye dönüşme riski taşıyor.

İşte böyle bir ortam, kendi düşüncelerini üretemeyen ve kendi ahlaki değerlerine bağlılığını kaybetmiş insanların çoğalmasına zemin hazırlıyor. Bu insanlar, tam bu noktada linç kültürünü devreye sokuyor; hemen saldırıyor, kendi karanlık yüzlerini gösteriyor ve hakikatin ortadan kaldırılmasına neden oluyorlar. Bunu çok daha hızlı, çok daha keskin ve “meşru” bir biçimde ama çoğu zaman kontrolsüz yapıyorlar. Çünkü karar artık bireyin vicdanından değil, “nesnel” olduğu varsayılan bir kaynaktan çıkıyor. İnsan, verdiği zararın ağırlığını hissetmiyor; sadece paylaşıyor, çoğaltıyor ve kalabalığa karışıyor. Kendi bildikleri doğrulara, yanlış sesi çıkaran, yanlış yerde duran ya da yanlış anlaşılan geçemiyor. Tıpkı Şhibboleth hikâyesinde olduğu gibi, bu eşikte de niyetin, geçmişin ve bağlamın önemi giderek silikleşiyor. Kapıdan geçmek için gereken şey artık hakikat değil; doğru işareti vermek.

Belki de çağımızın en büyük tehlikesi, yapay zekânın hata yapması değil; insanın, sorgulama ihtiyacını fark etmeden kaybetmesi. Çünkü soru sormayan bir toplumda, cevapların doğruluğu kadar, o cevapların kimi koruduğu ve kimi dışarıda bıraktığı da görünmez hâle geliyor.

O hâlde sormamız gereken sorular bu olmalıdır:

Biz bugün gerçekten hakikatin peşinde miyiz, yoksa kalabalığın rahatça geçmemize izin verdiği kelimeleri doğru telaffuz etmeye mi çalışıyoruz?

Ve bir gün sıra bize geldiğinde yanlış kelimeyi seçtiğimizde, yanlış anlaşıldığımızda ya da sadece sustuğumuzda bizi gerçekten dinleyecek biri olacak mı, yoksa karar çoktan verilmiş, cevap alınmış ve kader çizilmiş mi olacak?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Alican Tuncay Çelik Arşivi