Alican Tuncay Çelik

Alican Tuncay Çelik

Sürekli tetikte yaşamak: Korkunun dolaşıma girmesi

Sürekli tetikte yaşamak: Korkunun dolaşıma girmesi

Uzun zamandır fırsat buldukça Bizans tarihini okuyorum. Sadece savaşları, imparatorlar arasındaki taht kavgalarını ya da saray entrikalarını değil; o dönemin yönetim anlayışının sanata, mimariye, edebiyata ve gündelik hayata nasıl yansıdığını anlamaya çalışarak. Çünkü bazı imparatorluklar yalnızca fethettikleri topraklarla değil, insanların zihninde kurdukları düzenle ayakta kalır.

Bizans’ı okudukça bunu daha net görmeye başladım. Bu imparatorluk gücünü yalnızca askerî başarılarla değil, duygular üzerinde kurduğu hakimiyetle sürdürüyordu. İktidar olmak tek başına yeterli değildi; sadece yönetmek değil, korkutmak, hayran bırakmak ve her an hissedilir olmak gerekiyordu.

Bu okumalar sırasında II. Basileios ismi zihnimde özellikle takılı kaldı. Ketum, sert ve neredeyse donuk bir imparator profili çiziyordu; hakkında anlatılanlarda öfkesinden çok sessizliği, gösterişten çok kararlılığı öne çıkıyordu. Tarihin ona verdiği “Bulgaroktonos” (Bulgar Kasabı) lakabı da bu yüzden bir abartı değil, bilinçli ve sürekliliği olan bir siyasal tercihin sonucu gibiydi. Bu lakap, anlık bir vahşeti değil; uzun vadeli bir korku siyasetine işaret ediyordu. II. Basileios için şiddet, kontrolsüz bir öfke patlaması ya da duygusal bir taşkınlık değildi. Aksine, ne zaman ve nasıl uygulanacağı önceden hesaplanmış, soğukkanlı ve mesaj yüklü bir araçtı. Şiddetin kendisi kadar, kimler tarafından görüleceği ve nasıl hatırlanacağı da önemliydi. Onun dünyasında iktidar, yalnızca bugünü yönetmekle yetinmez; geleceği de disipline etmeyi, itaatin sürekliliğini korku üzerinden sağlamayı hedeflerdi. Böylece II.Basileios’un şiddeti, geçici bir cezalandırma olmaktan çıkıp kalıcı bir hafızaya dönüşüyordu.

1025 yılında Bulgar ordusu Bizans karşısında yenildiğinde alınan karar, bu yüzden sıradan bir savaş pratiği olarak okunamaz. On binlerce Bulgar askerinin gözleri oyuldu. Her yüz askerden biri tek gözlü bırakıldı; kör edilen askerler, bu tek gözlü askerin rehberliğinde zincirlerle birbirine bağlanarak ülkelerine gönderildi. Bu sahne, yalnızca yenilenleri cezalandırmak için değil; gören herkesin zihnine kazınması için bilinçli biçimde tasarlanmıştı. Kör bedenler, birer canlı bildiriye dönüştü. Şiddet böylece bireysel bedeni aşarak toplumun kolektif hafızasına yerleşti.

Burada önemli olan, şiddetin ne kadar büyük olduğu değil; nasıl gösterildiği ve nasıl yayıldığıdır. Körlük, sadece gözlerin kaybı değildir; insanın dünyayı görme imkanının elinden alınmasıdır. Bu askerler ülkelerine döndüğünde, yalnızca bir savaşın kaybedildiğini değil, Bizans’ın neler yapabileceğini de herkese anlatıyordu. Böylece şiddet, bulunduğu yerle sınırlı kalmadı; zamanla ve mekânla birlikte dolaşıma girdi. II.Basileios, fiilen orada olmasa bile, insanlar üzerinde etkisini sürdürmeye devam etti.

Bu olayı çoğu zaman “ortaçağ vahşeti” diyerek kapatıp tarih rafına kaldırıyoruz. Sanki olup bitenler yalnızca geçmişin karanlığına aitmiş gibi. Oysa bu sahne, şiddetin anlık bir öfke ya da kontrolsüz bir zulüm olmadığını; bilinçli biçimde kurgulanmış bir yönetim tekniğine dönüştürülebileceğini gösterir. Burada asıl mesele gözlerin oyulması değil, bu körlüğün özellikle görünür kılınmasıdır. Kör bedenler, yalnızca cezalandırılmış askerler değil; başkalarına ne olabileceğini hatırlatan dolaşımdaki uyarılardır. Şiddet böylece bir olay olmaktan çıkar, hafızaya yerleşen kalıcı bir mesaja dönüşür. Bu mesaj, korkuyu tek tek bireylerin üzerinden alıp bütün bir toplumun üzerine yayar.

Bugün bu sahneyi okurken ister istemez şu soruyu kendimize sorma ihtiyacı duyuyoruz:

Biz gerçekten bu zihniyetten ne kadar uzağız?

Artık kimsenin gözleri oyulmuyor, evet. Ancak bu, şiddetin hayatımızdan çekildiği anlamına gelmiyor. Şiddet ortadan kalkmadı; yalnızca biçim değiştirdi. Bugün şiddet, meydanlarda zincirler hâlinde dolaşmıyor olabilir, fakat ekranlarda, manşetlerde ve sosyal medya akışlarında kesintisiz biçimde dolaşıyor. Görüntüler, başlıklar ve tekrarlar aracılığıyla evlerimizin içine kadar giriyor. Daha hızlı yayılıyor, daha çok kişiye ulaşıyor ve her tekrarında biraz daha sıradanlaşıyor.

Bu sürekli maruz kalma hâli, şiddeti yalnızca görünür kılmakla kalmıyor, onu gündelik hayatın olağan bir parçası gibi algılamamıza da yol açıyor. Dün sarsıcı olan görüntüler, bugün parmak ucuyla geçilen içeriklere dönüşüyor. Böylece şiddet, fiziksel bir tehdidin ötesinde, zihinsel ve duygusal bir yıpranmaya yol açarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Okul bahçelerinde yaşanan fiziksel şiddet, sokak ortasında öldürülen kadınlar, birkaç saniye içinde linç psikolojisine giren kalabalıklar, hastanelerde sağlık çalışanlarına yönelen öfke, trafikte tek bir bakışla patlayan saldırganlık… Bütün bunlar artık “olağanüstü” olaylar olarak algılanmıyor. Toplum, bu ihtimalleri gündelik hayatın doğal bir parçasıymış gibi hesaba katıyor. İnsanlar evden çıkarken, çocuklarını okula gönderirken, kalabalığa karışırken farkında olmadan risk analizi yapıyor artık. Günlük hayat normal ama sürekli bir güvenlik senaryosuna dönüşmüş durumda.

Bu noktada şiddet yalnızca yaşanan bir durum olmaktan çıkıp; aynı zamanda sergilenen bir şeye dönüşüyor. Bugün şiddet, bir olaydan çok bir sunum biçimi halini almış durumda. Acı kadrajlanıyor, ölüm dramatize ediliyor, kan başlıklara taşınıyor. İzleyenin durup düşünmesi, sorgulaması ya da anlam kurması beklenmiyor; yalnızca bakması, tüketmesi ve bir sonrakine geçmesi isteniyor. Böylece şiddet, anlam üretmekten uzaklaşıp dikkat çekmenin bir aracına indirgeniyor.

Tam da burada II. Basileios ile modern toplum arasında rahatsız edici bir paralellik beliriyor. II. Basileios’un kör ettiği askerler, imparatorluğun ne yapabileceğini gösteren yürüyen imgelerdi. O bedenler, Bizans’ın gücünü ve sınır tanımazlığını sessizce ama etkili biçimde dolaşıma sokuyordu. Bugün ise bu imgelerin yerini ekranlar aldı.

Körlük artık fiziksel değil; zihinsel bir hâle dönüşmüş durumda. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir şiddet olayı, çoğu zaman haber değerini çoktan yitirmişken bile, yalnızca reyting ve tıklanma uğruna toplumun her ferdine durmaksızın servis ediliyor. Sürekli maruz kalma hali bakmayı artırıyor; ama görmeyi, yani anlamayı ve hissetmeyi zayıflatıyor. II. Basileios’un dünyasında insanlar gözlerini kaybediyordu; bugün ise biz, bakma yetimizi kaybederek yavaş yavaş körleşiyor, aynı zamanda duyarsızlaşıyoruz.

Modern medyayı şiddeti üreten bir fail olarak suçlamıyorum. Ancak şunu görmek gerekiyor: Medya, şiddeti düzenli biçimde çoğaltan, hızlandıran ve giderek sıradanlaştıran bir dolaşım alanı yaratıyor. Aynı şiddet görüntüsü, aynı dil ve aynı dramatik çerçeveyle tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Bu tekrar, tıpkı Bizans’taki gibi, yüksek sesle söylenmeyen ama herkesin hissettiği sessiz bir mesaj üretiyor: “Bu her an olabilir.” Böylece korku, bireysel bir duygu olmaktan çıkıp kolektif bir iklime dönüşüyor. İnsanlar tek tek yaşadıkları endişelerle değil, ortak bir tedirginlik haliyle çevreleniyor. Şiddet, yaşanmasa bile ihtimaliyle hayatın her anına sızıyor.

Buradaki fark önemli. II. Basileios korkuyu bilinçli, merkezi ve hesaplanmış bir biçimde yönetiyordu; modern toplumda ise korku çoğu zaman kontrolsüz, dağınık ve hızla yayılan bir hal alıyor. Yöntemler farklı olsa da ortaya çıkan sonuç büyük ölçüde benzer: Sürekli tetikte yaşayan bireylerin çoğalması. Ancak bu tetikte olma hali insanları daha dikkatli ya da daha bilinçli kılmıyor; aksine daha savunmacı, daha içe kapalı ve daha güvensiz hale getiriyor. Şiddet artık şok etmiyor. Tam da bu yüzden tehlikeli. Çünkü şok etmeyen şiddet, fark edilmeden hayatımızınn her alanına yerleşiyor; yüksek sesle sarsmak yerine sessizce ve derinden aşındırıyor duygularımızı. İnsanların duygularını, ilişkilerini ve birlikte yaşama iradesini yavaş yavaş kemiriyor.

Bu aşınma, toplumda merhametin yorgunluğunu da beraberinde getiriyor. Sürekli üzülmesi, sürekli tepki vermesi beklenen insan, bir noktadan sonra kendini kapatıyor. Bu durum ahlaki bir çöküşten çok, bireyin kendini korumak için geliştirdiği ruhsal bir savunma haline dönüşüyor. Ancak bu savunma biçimi yaygınlaştıkça toplum, kendi acısına giderek yabancılaşıyor. Felaket bağımlılığı tam da burada ortaya çıkıyor: Kötü haber gelmediğinde huzursuz olan, gündem sakinleştiğinde ise açıklayamadığı bir boşluk hissi yaşayan bir ruh hali ne sahip bireyler ortaya çıkıyor.

Sürekli tetikte yaşamanın en ağır bedeli de bu noktada belirginleşiyor. Güven çözülüyor. Herkes herkesi potansiyel bir tehdit olarak görmeye başladığında, dayanışma yerini savunmaya bırakıyor. İnsanlar artık gerçekten “birlikte” yaşamıyor; yalnızca yan yana ama kopuk bir halde var oluyor. Ortak gelecek fikri ise yavaş yavaş aşınıyor ve yerini bireysel hayatta kalma reflekslerine bırakıyor.

Bizans’ta kör edilen askerler hayatta kalabilmek için birbirine tutunmak zorundaydı. Bugün ise sürekli tetikte yaşayarak birbirimizden uzaklaşıyoruz. Şiddetin bu denli görünür olduğu bir çağda asıl kaybolan şey, birlikte yaşama fikrinin kendisi. Belki de asıl tehlike, şiddetin varlığı değil; onunla yaşamayı öğrenmiş olmamızdır. Çünkü insanın alıştığı her şey, zamanla onu biraz daha eksilterek sessiz bir yok oluşa sürükler.

Tam da bu noktada mesele, yalnızca “ne oldu?” sorusuyla sınırlı kalmaz. Asıl soru başka bir yere kayar:
Bu şiddet neden oluyor ve ortaya çıkmadan önce ne yapılabilirdi?

Çünkü şiddet çoğu zaman aniden patlayan tekil bir an değildir; uzun süre biriken, fark edilen ama yeterince ele alınmayan süreçlerin sonucudur. Bu yüzden bütün bu başlıkların ortak bir noktası vardır: Şiddetle mücadele, yalnızca sonuçla değil; sürecin kendisiyle ilgilenmeyi gerektirir. Cezalar elbette gereklidir; ancak çoğu zaman geç kalınmış müdahalelerdir. Asıl belirleyici olan, şiddeti mümkün kılan koşulların erken fark edilmesi ve bu koşullara zamanında temas edilebilmesidir.

II. Basileios’un dünyasında düzen, korkunun bilinçli biçimde dolaşıma sokulmasıyla sağlanıyordu. Bugün ise şiddeti azaltmanın yolu, korkuyu çoğaltmaktan değil; güveni güçlendirmekten geçiyor. Körlük üreterek değil, görmeyi mümkün kılarak. Şiddeti sergileyerek değil; şiddetin ortaya çıkmasını besleyen bağları onararak ve güçlendirerek.

Ruh sağlığı hizmetlerinin erişilebilir olması, eğitimde yalnızca akademik başarıya değil; duygulara, ilişkilere ve çatışma çözme becerilerine de alan açılması, sosyal destek mekanizmalarının birbirinden kopuk değil birlikte çalışması, medyada şiddetin sıradanlaştırılmaması… Bunların tamamı şiddetin öncesine dokunur. Çünkü şiddet çoğu zaman kalabalıklar içinde bile derin bir yalnızlıkta, görülmeme hissinde ve çaresizlikte filizlenir. Önleyici yaklaşımlar yalnızca şiddeti azaltmaz; aynı zamanda güveni de inşa eder. Güvenin olduğu yerde insanlar birbirini bir tehdit olarak değil, birlikte yaşanacak bir özne olarak görür. Ve belki de tam bu noktada, uzun zamandır aşınan birlikte yaşama fikri yeniden güçlenir.

Ben bu yazıyı kesin cevaplar vermek, hazır reçeteler sunmak ya da herhangi bir kesimi suçlamak için yazmadım. Aksine, zamanla üzeri örtülen, hatta unutulmaya yüz tutan soruları yeniden rahatsız edici hale getirmek için yazdım. Çünkü en tehlikeli kırılmalar çoğu zaman büyük patlamalarla değil; sessiz kabullenişlerle gerçekleşir. Sürekli tetikte yaşamak, bizi koruyan bir refleks gibi sunuluyor olabilir. Oysa bu hal, fark ettirmeden başka bir bedel üretir. İnsanların birbirine olan mesafesini büyütür. Belki de bizi şiddetten koruduğunu sandığımız bu sürekli alarm durumu, aslında bizi yavaş yavaş birbirimizden koparıyor; toplumsal birliktelik fikrini sessizce ama derinden aşındırıyor.

Ve geriye, ertelenemeyen o evrensel soru karşımızda kalıyor:

Biz ne zaman birlikte yaşamaktan vazgeçtik?

Tarih bize defalarca aynı şeyi gösterdi: Korku, tek başına bir toplumsal çözüm değildir. Çoğu zaman çözümsüz bırakılmış sorunların, bastırılmış taleplerin ve ihmal edilmiş toplumsal bağların yan ürünü olarak ortaya çıkar. Savaşlar, kıtlıklar, salgınlar, büyük göçler ve derin toplumsal kırılmalar incelendiğinde ortak bir tablo belirir. Şiddetin yoğunlaştığı dönemlerde, insanların kendilerini güvende hissedebileceği kurumsal, sosyal ve ahlaki zeminler zayıflamıştır. Bu zemin güçlendiğinde ise şiddetten kaynaklı korku geri çekilir. Antik dünyadan modern toplumlara uzanan pek çok örnek, çatışmanın azaldığı ve şiddetin istisnaya dönüştüğü dönemlerin; cezaların sertleştiği değil, eğitimden sağlığa, adaletten sosyal dayanışmaya uzanan bağların güçlendiği zamanlara denk düştüğünü açıkça gösterir.

Toplumların kırılma anlarında verdikleri tepkiler, bunu açık biçimde ortaya koyar. Uzun savaş yıllarından çıkan bazı toplumlar, şiddeti yeniden üretmek yerine ortak yarayı onarmayı seçtiklerinde, korkunun kuşatıcı etkisi belirgin biçimde zayıflamıştır. Yas tutma biçimleri, ortak anma ritüelleri, kamusal alanların yeniden paylaşılması ve geçmişle yüzleşmekten kaçınmayan bir hafıza çalışması; korkunun bireysel bir yük olarak taşınmasını değil, kolektif olarak dönüştürülmesini mümkün kılmıştır.

Buna karşılık, travmanın konuşulmadığı, bastırıldığı ya da yalnızca cezalandırma diliyle ele alındığı her durumda korku ortadan kalkmamış; sessizce birikerek başka biçimlerde geri dönmüştür. Konuşulmayan acı, zamanla yön değiştirmiş; bazen öfke, bazen güvensizlik, bazen de gündelik hayata sinmiş bir şiddet hali olarak kendini yeniden üretmiştir.

Bu yüzden tarih bize şunu söyler: Korkuyu azaltmak, yalnızca kurallar koymak ya da denetimi artırmakla mümkün değildir. Asıl belirleyici olan, insanların birbirleriyle ve kurumlarla nasıl ilişki kurduğudur. İnsan kendini görülmüş, duyulmuş ve korunmuş hissettiğinde sürekli tetikte olmaya ihtiyaç duymaz. Kurumlar, şiddet ortaya çıktıktan sonra müdahale eden yapılar olmaktan çıkıp onu besleyen boşlukları erken fark edip doldurabildiğinde; toplum da yalnızca izleyen değil, sorumluluk alan bir özneye dönüştüğünde, şiddet gündelik hayatın sıradan bir duygusu olmaktan çıkar. Yerini güvene, dayanışmaya ve ortak bir yaşam iradesine bırakır.

Belki de insanlık tarihinin en temel dersi tam burada gizlidir. Gelecek, şiddetin egemen olduğu dönemlerde değil; şiddetin sıradanlaşmasından beslenen korkuya zemin hazırlayan kırılganlıkların birlikte onarıldığı anlarda daha sağlam kurulur. Bireysel korku insanı hayatta tutabilir; ama birlikte yaşamayı öğretemez. Birlikte yaşamak ise ancak güvenle mümkündür. Güvenin yeşerdiği yerde şiddet istisnaya dönüşür; tetikte yaşamak yerini nefes almaya bırakır. Ve toplumlar ancak o zaman, birbirlerine bakarken bir tehdit değil; bir güven ihtimali görmeye başlar.

Seneca’nın dediği gibi:

“Bizler aynı denizin dalgaları, aynı ağacın yaprakları, aynı bahçenin çiçekleriyiz.”

Belki de unutmamamız gereken en basit ama en zor hakikat tam olarak burada duruyor. Ayrı ayrı savrulsak da aynı denizin içindeyiz; farklı yönlere uzansak da aynı gövdeden besleniyoruz. Şiddetin, korkunun ve güvensizliğin bu kadar görünür olduğu bir çağda bizi ayakta tutacak olan şey, bu toplumsal birliktelik duygusunu yeniden kurabilme cesaretidir. Birbirimizi yalnızca sınır çizen, tehdit oluşturan varlıklar olarak değil; hayatı çoğaltan, yaraları onarabilen, anlamı birlikte üretebilen birer imkan olarak görebilmek. Çünkü insan, ancak başkasının varlığını bir tehlike değil; kendi varoluşunu derinleştiren bir alan olarak gördüğünde birlikte yaşam mümkün hale gelir.

Sonsuz bir sevgiyle ve sonsuz bir iyilikle kalın...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Alican Tuncay Çelik Arşivi