Alican Tuncay Çelik

Alican Tuncay Çelik

İlkel dönemlerden modern çağa: Unutulma korkusu ve fazlalık hissi

İlkel dönemlerden modern çağa: Unutulma korkusu ve fazlalık hissi

Van’dan Gever’e gelirken dolmuşta sohbet ettiğim bir amcanın söylediği şu söz zihnime kazındı: “Jiyan tenê xewnek e; û rojekê her tişt dê were jibîrkirin. Em tenê ji bo nifşek din dê were bîranîn, û piştî wê, wê wekî ku em qet tunebûne bin.”

Yani yaşam yalnızca bir hayaldir; bir gün her şey unutulur. Biz sadece bir nesil daha hatırlanır, sonra hiç var olmamış gibi oluruz.

Kar yağışı nedeniyle evde kaldığım bu günlerde, amcanın o sözleri beni bu konu üzerine uzun uzun düşünmeye itti. Evlerimize kapanıp karın dinmesini beklerken, dışarıdaki beyaz sessizlik insanı ister istemez kendi içine doğru çeker; çünkü tarih defalarca göstermiştir ki insan en rahat zamanlarında değil, en sıkıştığı anlarda düşünür ve anlam üretir. Karın altında kalan yalnızca sokaklar değildir; hayallerimiz, umutlarımız ve zihnimizde anlam arayan sorular da bu sessizliğin içinde bir yol bulup dışarı çıkmaya çalışır. İşte tam da böyle bir günde, ilkel dönemlerden günümüze uzanan süreçte hatırlanmama korkusu ve fazlalık hissi üzerine düşüncelerimi yazma fırsatı buldum.

Ve fark ettim ki hatırlanma arzusu ile anlamlı olma ihtiyacı ya da fazlalık olma hissi arasındaki gerilim, tam da bu sessizlikte ortaya çıkıyor.

Kar yağışı sürerken, vergiden arındırılmış bir çay eşliğinde bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar.

MÖ 356 yılında Efes’te yükselen Artemis Tapınağı ateşe verildiğinde, yalnızca antik dünyanın en görkemli yapılarından biri yok edilmedi. O gece, insanlığın kendi içindeki en karanlık arzularından biri görünür hâle geldi. Bu yıkım bir savaşın sonucu değildi; ortada işgal eden bir ordu, bastırılan bir isyan ya da savunulan bir inanç yoktu. Tapınağı yakan Herostratos, ne bir davanın ne de bir öfkenin temsilcisiydi. Tutuklandığında amacını gizlemedi. Kendini savunmadı, pişmanlık göstermedi. Herostratos, Efes'in yetkililerine tek bir gerekçe sundu: Hatırlanmak istiyordu. Şaka gibi ama evet sadece en sade haliyle hatırlanmak istemişti.

herostratos.jpeg

Bu ifade, insanlık tarihinin belki de en dürüst suç itirafıdır. Çünkü Herostratos, çoğu insanın içinde sessizce taşıdığı ama dile getirmeye cesaret edemediği bir arzuyu hiçbir kılıfa sokmadan açıkça söyledi. Kendini haklı çıkarmaya çalışmadı, bir gerekçe uydurmadı, ideolojik ya da ahlâkî bir savunmanın arkasına saklanmadı. Adını tarihe yazdırmak için, insanlığın ortak hafızasında kutsal kabul edilen bir yapıyı yok etmeyi göze aldığını itiraf etti. Bu itiraf, yalnızca bir suçun değil, insan ruhunun karanlık bir ihtiyacının ifşasıydı.

Yetkililer bu eylemi lanetledi, adının anılmasını yasakladı. Ama bu yasak, bir unutma girişimi olmaktan çok, ironik bir biçimde Herostratos'u hatırlamanın resmileştirilmesine neden oldu. Çünkü tarihin işleyişi ahlâkla, adaletle ya da yasaklarla değil; olup bitenin kayda geçirilmesiyle, anlatıya dönüşmesiyle ilerler. Herostratos’un adı, silinmek istendiği anda tarihin belleğine kazındı. Yasak, onu yok etmedi; aksine onu metne, arşive, hafızaya mühürleyip günümüze kadar getirdi.

Bugün hâlâ Herostratos’tan söz ediyorsak, bunun nedeni yaktığı tapınağın ihtişamı ya da eyleminin vahşeti değildir. Kalıcı olan, bu eylemin ardındaki çıplak ve rahatsız edici motivasyondur: unutulmama arzusu. Herostratos, insanın hatırlanmak uğruna neleri feda edebileceğini gözler önüne serer. Yaktığı şey yalnızca bir yapı, bir değer ya da bir kutsal değildir; insanlığın ortak hafızasına, kolektif saygısına duyulan inançtır. Bu yüzden onun hikâyesi basit bir tarihsel anekdot olarak geçiştirilemez. O hikâye, insan doğasına tutulmuş, bakıldıkça huzursuz eden bir aynadır; çünkü o aynada yalnızca Herostratos’u değil, görünür olmak uğruna her şeyi göze alabilen insanın kadim eğilimini görürüz.

Herostratos’un bu ironik ama bir o kadar da felsefi hikâyesiyle ilk kez karşılaştığımda, onu yalnızca tarihsel bir sapkınlık olarak okumuştum. Bir vandallık, uç bir örnek, hatta istisnai bir delilik hâli gibi gelmişti bana. Oysa zaman geçtikçe bu olay zihnimden silinmedi; aksine sessizce büyüdü. Çünkü Herostratos’un yaktığı şey yalnızca taş ve mermer değildi. O ateş, üzerine biraz durup düşündüğümüzde, insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini aydınlatıyordu. Ölümün dünyadaki tek kesinlik olduğunu bilen; bedenen bir daha geri dönmeyeceğinin farkında olan ama isim olarak silinmeyi kabullenemeyen insanın çelişkisiydi bu. İnsan, yok olacağını bilir ama yok sayılmayı kabul edemez. İşte bu yüzden Herostratos’un eylemi bir delilikten çok, bastırılmış bir korkunun patlak verişidir. Unutulmak, onun için ölümden bile daha ağırdır. Çünkü ölüm bedeni ortadan kaldırır; unutulmak ise var olmuş olmayı anlamsızlaştırır. Bu noktada Herostratos, istisnai bir sapkın olmaktan çıkar; insanlığın en karanlık ama en tanıdık dürtüsünün temsilcisine dönüşür. Onu rahatsız edici kılan da tam olarak budur: Yaptığı şey bize yabancı değildir. Sadece çoğumuzun içinden geçen ama dillendirmeye cesaret edemediği bir arzuyu, yakıcı bir açıklıkla görünür kılmıştır.

İşte tam burada, bu sorular bütün ağırlığıyla karşımıza çıkıyor:

İnsan neden hatırlanmak ister?

Üstelik ölümün kaçınılmazlığını bilen, bunu sezgisel ya da bilinçli biçimde kabul etmiş bir varlık olarak… Neden yok olacağını bilen bir canlı, adını zamanın içine kazımaya bu kadar ihtiyaç duyar?

Neden geçiciliğinin farkında olan bir bilinç, kalıcı olma arzusundan vazgeçemez?

Bu sorular üzerinde uzun süre durdum; hâlâ da her karşılaştığımda aynı noktaya geri dönüyorum. Çünkü bu soruların tek ve kesin bir cevabı yok. Zamanla biçim değiştiriyor, her seferinde başka bir yüzünü gösteriyor. Bazen bu ihtiyacın, insanın ölümle kurduğu ilişkinin yüzeyinde değil, çok daha derin katmanlarında gizli olduğunu düşünüyorum. Bazen de ölümle kurulan dinsel ve inançsal bağların bu arzuyu beslediği sonucuna varıyorum.

Ölüm, neredeyse her zaman korkutucu ve uzak tutulması gereken bir olgu olarak sunuldu. Üzerine düşünmekten özellikle kaçınıldı. Ölüm kelimesi bir cümlede geçtiğinde, “bizden uzak olsun” denilerek savuşturuldu. Bu tavır, komik olduğu kadar trajiktir. Çünkü insan bu şekilde yalnızca kendini kandırır. Ölüm temennilerle uzaklaşmaz; o, hayatın değişmez bir parçasıdır. Dahası, hayatı katlanılabilir kılan ölüm olduğu gibi, ölümü anlamlı hâle getiren de hayattır. İnsan bu karşılıklı bağı kabul etmek istemez. Bu inkâr, derin bir iç huzursuzluğunun dışavurumudur.

İnsan ölümü yalnızca biyolojik bir son olarak algılamaz. Eğer öyle olsaydı, bu denli karmaşık dini ritüellere, anlatılara, inanç sistemlerine ve iz bırakma çabalarına ihtiyaç duyulmazdı. İnsanlık tarihine bakıldığında bu durum açıkça görülür: mezarlar, yazıtlar, destanlar, anıtlar, isimler… Hepsi aynı kaygının farklı ifadeleridir. Bunlar ölüm korkusunun değil, hatırlanmama korkusunun ürünleridir.

İşte tam bu noktada Herostratos’un hikâyesi anlam kazanır. Çünkü onun eylemi, bu korkunun en çıplak ve en rahatsız edici biçimidir. Herostratos’un asıl korkusu bedeninin toprağa karışması değildir. Asıl korku, hiçbir iz bırakmadan yok olmaktır. Hatırlanmamak, sanki hiç yaşamamış olmak hissini doğurur. İnsan buna dayanamaz. Çünkü hiç yaşanmamış olmak, yaşanmış bir ölümden daha ağırdır.

Bu noktadan bakıldığında hatırlanma arzusu daha net anlaşılır. Bu arzu çoğu zaman sanıldığı gibi yüceltilme ya da alkışlanma isteği değildir. Çok daha ilkel ve sert bir ihtiyacın sonucudur: fazlalık olmamak. Kalabalıklar içinde silikleşmemek, yokluğunun fark edilmesini istemek. İnsan, yokluğu bir boşluk yaratmalıdır diye düşünür çoğu zaman. Eğer yokluk hiçbir şeyi eksiltmiyorsa, varlık da anlamını yitirir. Bu yüzden insan yalnızca adının anılmasını değil, varlığının bir karşılığı olduğunu bilmek ister. İz bırakma çabası tam olarak buradan doğar. İz yoksa, varlık sessizce silinir ve unutulur.

Bu dürtü modern çağın ürünü değildir. Sonradan edinilmiş bir alışkanlık ya da çağımıza özgü bir bozukluk hiç değildir. En başından beri vardı; yalnızca kendini gösterecek araçları zamanla değişti. İnsan, her dönemde yokluğunun bir boşluk yaratmasını arzuladı. Çünkü fark edilmeyen bir yokluk, varlığı da hükümsüz kılar.

İnsan bu yüzden hatırlanmak ister. Bu, bir ayrıcalık talebi değil, varlığını doğrulama çabasıdır. Çoğu zaman mesele “önemli” olmak değildir; insan yalnızca gereksiz olmadığını bilmek ister. Çünkü gereksiz olmak, modern insan için ölümden bile daha ağır bir yüktür.

Bu görünür olma ihtiyacının kökleri, insanın henüz kendini tanımlayacak kelimelere sahip olmadığı zamanlara uzanır. Yazının, tarihin ve tanrısal anlatıların henüz olmadığı dönemlere. Mağaralara, kayaların yüzeyine çizilmiş ilkel figürlere… Taşın soğuk, karanlığın kalıcı, hayatın yalnızca hayatta kalmaktan ibaret olduğu zamanlara. “Ben” kavramı henüz yokken bile insan silinmeye razı değildi.
Mağara duvarlarına çizilen resimler bu yüzden yalnızca resim değildir. Av sahneleri, hayvan figürleri, tekrar eden işaretler estetik bir kaygının ürünü değildi. Bunlar, “tanıklık ettik” demenin ilkel ama güçlü bir yoluydu.

Sessiz, sade ve ısrarcı tek bir cümleydi hepsi:

“Biz vardık. Buradaydık.”

İnsan, henüz konuşmayı tam öğrenmemişken bile yokluğa karşı ilk itirazını, mağara duvarlarına ve kayaların yüzeyine kendi varlığını resmederek dile getirdi.

Bu resimlerde bir başarı anlatısı yoktur. Kahraman yoktur. Alkış bekleyen bir özne hiç yoktur. Orada yalnızca varlığını doğrulatmak isteyen bir bilinç vardır. İnsan adını bilmiyor olabilir; ama silinip gitmeyeceğini hissetmek ister. Bu, hatırlanmanın en saf hâlidir. Şöhret yoktur, kalabalık yoktur, izleyici yoktur. Ama iz vardır. Ve insan için çoğu zaman bu yeterlidir.

El izleri bu yüzden sarsıcıdır. Bir ad bırakılmaz. Bir isim yazılmaz. Sadece bir el duvara bastırılır. Bu, “ben kimim?” sorusunun cevabı değildir. Bu, “buradaydım” demenin en çıplak hâlidir. İnsan, kendi yokluğuna karşı en ilkel savunmasını böyle kurmuştur. Sadece zamanın karşısına bırakılmış isimsiz bir hatırlanma işaretiydi

İşte burada hatırlanmak, bireysel bir arzu olmaktan çıkar; kolektif bir hafızaya dönüşür. İz artık yalnızca tek bir insanın değil, bir türün tanıklığıdır. İnsan kendi ömrünü aşamayacağını bilir; ama izinin başkasının hafızasında yaşayabileceğini sezmiştir. Bu yüzden mağara duvarları, insanlığın ilk hafıza mekânlarıdır. Yazıdan önce, dinden önce, devletten önce gelen bir dirençtir bu: silinmeye karşı direnç.

Bugüne gelindiğinde değişen şey yalnızca araçlardır. Taş yerini kâğıda, kâğıt ekrana bırakmıştır. Ama duvara bastırılan el ile bugün dünyaya bırakılmak istenen iz arasında özsel bir fark yoktur. İkisi de aynı boşluktan doğar.

İkisi de aynı huzursuzluğun ürünüdür. Ve ikisi de aynı sorunun etrafında döner:

Ben gerçekten var mıydım?

Zamanla bu ihtiyaç biçim değiştirdi. Yazı ortaya çıktı. Düşünce bedenden koparıldı ve taşa, kile, tabletlere teslim edildi. Sümerler yalnızca borçları ve malları yazmadı; tanrılarla insanlar arasındaki ilişkiyi de kayda geçirdi. Çünkü yazı, unutulmaya karşı geliştirilmiş en güçlü araçtı. Gılgamış Destanı bu yüzden yazıldı. Bu metin, bir kahramanlık anlatısından çok, ölümün farkına varan insanın ölümsüzlüğe karşı verdiği ilk büyük entelektüel tepkiydi. Gılgamış uzun yaşamak istemiyordu; adının silinmemesini istiyordu.

Antik Mısır’a gelindiğinde, silinme korkusunun firavunlar tarafından kurumsallaştırıldığını görürüz. Firavunlara göre isim yok olursa ruh da yok olurdu. Bu yüzden mezarlar, mumyalar, yazıtlar ve devasa piramitler inşa edildi. Piramitler yalnızca mezar değildi; unutulmaya karşı açılmış devasa savaşlardı. Hatırlanmak artık bireysel bir istek olmaktan çıkmış, varoluşun kutsallığını sürdürebilmenin şartına dönüşmüştü. İsim, ruhun dünyadaki dayanağıydı.

Yunan ve Roma dünyasında bu arzu dünyevi bir biçim kazandı. Hatırlanmak, kutsal bir zorunluluktan çok toplumsal bir değere dönüştü. Kahramanlık, şöhret ve zafer, ölümün yerine konulan geçici çözümlerdi. Akhilleus’a uzun bir yaşam değil, unutulmayacak bir ölüm vaat edildi. Roma’da imparatorlar adlarını taşa kazıyarak zamana meydan okudu. Hatırlanmak meşruydu ve açıkça teşvik ediliyordu. Siyasal ve ekonomik güce sahip olanlar, yaptırdıkları anıtlar, yollar ve yapılarla isimlerini kalıcı kılabiliyordu.
İşte tam da böyle bir dünyada Herostratos ortaya çıktı. O da bu kültürün çocuğuydu; fakat üretmeyi değil, yok etmeyi seçti. Çünkü bazen görünür olmak için inşa etmek yetmez, yıkmak gerekir. Herostratos’un eylemi, hatırlanma arzusunun en çıplak ve en rahatsız edici hâlidir. Onun suçu yalnızca bir tapınağı yakmak değildi; insanlığa şu gerçeği göstermesiydi: Eğer iz bırakmanın kabul gören bir yolu kalmazsa, yıkım bile meşru bir araca dönüşebilir hatırlanmak için.

Ortaçağ’da ise bireysel hatırlanma geri çekildi. Yerini ilahi hafızada yer alma arzusu aldı. Katedraller, yüzyıllar boyunca anonim ustaların emeğiyle yükseldi. Taşı yontan, vitrayı işleyen, kemeri hesaplayan ellerin isimleri bilinmezdi. Bu bilinmezlik bir eksiklik değil, bilinçli bir kabullenişti. Çünkü Ortaçağ insanı için önemli olan dünyevi hafızada yer almak değil, Tanrı katında tanınmaktı. İsimlerin silikleşmesi bir kayıp sayılmıyordu; ilahi bilinirlik yeterliydi. Hatırlanma gökyüzüne havale edilmişti.

Bu denge Rönesans’la bozuldu. İnsan, Tanrı merkezli evrenden yavaş yavaş uzaklaşarak kendisini merkeze almaya başladı. Sanatçılar eserlerine imza atmaya başladı; ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar ve düşünürler artık yaptıklarının kendi adlarıyla anılmasını istiyordu. Bu, yalnızca estetik bir özgüven meselesi değildi. İnsan, varlığını tarihin belleğine yeniden kazımaya çalışıyordu. İlahi hafızaya bırakılan hatırlanma, yerini dünyevi tanıklığa bırakmıştı. İmza bu yüzden yalnızca bir isim değil, bir varlık beyanıydı. “Ben yaptım” demek, “Ben vardım” demenin yeni biçimiydi.

Rönesans bu açıdan bir sanat devriminden çok, hatırlanmanın yeniden bireysel bir sorumluluk hâline gelmesidir. Unutulma tekrar kişisel bir tehdide dönüştü. Üretim, bu tehdide karşı geliştirilen temel savunma aracına dönüştü. İnsan, bu kez Tanrı için değil, zaman için üretmeye başladı.
Modern çağda ise bu süreç kırılganlaştı. Nüfus arttı, şehirler büyüdü, birey kalabalıklar içinde eridi. Fazlalık hissi tam da burada doğdu: yerinin kolayca doldurulabilir olduğu düşüncesi, yokluğunun kimse tarafından fark edilmeyeceği korkusu. Artık mesele ölmek değil, ölürken kimsenin bunu fark etmemesiydi. İnsan, kendi yokluğunun dünyada hiçbir eksilme yaratmadığı ihtimaliyle yüzleşmeye başladı.

Bu yüzden modern çağda hatırlanma arzusu istisnai bir sapma olmaktan çıktı; neredeyse kitlesel bir zorunluluk hâline geldi. İnsanlık tarihinde ilk kez bu kadar kalabalık ve aynı anda bu kadar yalnız olundu. İnsan sayısı arttıkça bireyin ağırlığı azaldı. Ortaçağ’da bir köyde tanınmak yeterliyken, modern şehirde binlerce insanın arasında görünmeden yaşamak mümkündür. Bu görünmezlik, insan ruhunda derin bir gedik açtı. Modern insan artık yalnızca “yaşıyor” olmaktan emin değildir. Varlığının doğrulanmasına ihtiyaç duyar. Birinin onu görmesine, adını bilmesine, yokluğunu fark etmesine muhtaçtır. Çünkü fark edilmeyen bir hayat, yaşanmış sayılmamaya başlar. Modern çağın asıl krizi tam da burada ortaya çıkar: İnsan artık ölmekten değil, yaşadığını kanıtlayamamaktan korkar.

Sanayi Devrimi bu kırılmayı hızlandırdı. İnsan emeği artık makineyle ölçülür hâle geldi. Birey, yerine kolayca bir başkasının konabildiği bir dişliye dönüştü. Bu noktada hatırlanma arzusu yeni bir biçim aldı: Faydalı olmak yetmiyordu, fark edilir olmak gerekiyordu. Görünürlük, varlığın kanıtı hâline geldi. İnsan artık “ne yaptığıyla” değil, “ne kadar fark edildiğiyle” ölçülüyordu.

Yirminci yüzyıl bu dönüşümü daha da sertleştirdi. Kitle iletişim araçlarıyla birlikte görünürlük merkezileşti. Gazeteler, radyolar, televizyonlar ve sinema; hatırlanmayı belirli kanalların tekelinde tutan yeni bir düzen kurdu. Şöhret doğdu. Artık hatırlanmak yalnızca seçilmişlerin değil, hayal kurabilen herkesin hedefiydi. Ancak bu şöhret kalıcı değildi. Yüzler hızla parlıyor, aynı hızla sönüyordu. Bu geçicilik, insanın içindeki boşluğu daha da derinleştirdi. Çünkü görünür olmak mümkündü; ama kalıcı olmak neredeyse imkânsızdı.

Ardından dijital çağ geldi. Sosyal medya, hatırlanma arzusunu sözde demokratikleştirdi. Artık yalnızca krallar, fatihler ya da yazarlar değil; herkes konuşabiliyor, herkes kendini sergileyebiliyor, herkes HD kalitede iz bırakabileceğine inanıyordu. Zamanın akışına direnmek için büyük işler yapmaya gerek yokmuş gibi görünüyordu. Bir ekran, birkaç kelime, bir görüntü yeterliydi. Varlık, görünürlükle eş anlamlı hâle geldi.

Fakat bu özgürlük, sessiz ve derin bir yıkımı beraberinde getirdi. Görünürlük sınırsızlaştıkça anlam hızla aşındı. Herkes konuştuğunda söz değerini yitirdi; herkes kendini teşhir ettiğinde mahremiyet çözüldü; herkes iz bırakmaya çalıştığında izler üst üste binerek silikleşti. Hayat, hatırlanmak için sergilenen bir performansa dönüştü. İnsan artık “ne yaşadığıyla” değil, “nasıl göründüğüyle” var olmaya başladı. Bu ortamda sessizlik neredeyse yok oluşla eş tutuldu. Görünmeyen unutulmuş sayıldı. Zaman çizelgeleri anılarla değil, tepkilerle doldu. Beğeniler ölçü birimine, paylaşımlar varlığın kanıtına dönüştü. Herkes iz bıraktığını sandı; ama hiçbir iz derinleşemedi.

İşte tam bu noktada Herostratos’un mantığı yeniden devreye girdi. Çünkü anlamın üretilemediği bir dünyada dikkat, başlı başına bir değere dönüştü. Tapınaklar artık taş ve mermerden yapılmıyordu; anlamdan, itibardan, güven duygusundan ve mahremiyetten inşa ediliyordu. Ve bu tapınakları yakmak eskisinden çok daha kolaydı. Bir kışkırtıcı söz, uç bir davranış, yıkıcı bir çıkış yeterliydi.

Modern çağın Herostratos’ları tapınak yakmıyor; ama dikkat uğruna her şeyi yakmaya hazır hâle geliyor. Kendi onurlarını, başkalarının hayatlarını, toplumsal bağları, ortak hafızayı ve hatta gerçeğin kendisini… Çünkü artık önemli olan neyin doğru olduğu değil, neyin daha çok yankı uyandırdığıdır. Ne kadar yıkıcıysan o kadar görünür, ne kadar ölçüsüzsen o kadar hatırlanır sanılıyor.

Bugün linç kültürü tam da bu boşluktan beslenir. İnsanlar yalnızca bir yanlışı düzeltmek ya da hakikati savunmak için saldırmaz. Çoğu zaman asıl motivasyon, kalabalık içinde seçilmek ve fark edilmektir. Çünkü bu çağda linç eden de görünür olur. Sessiz kalan ise etkisizleşir, yok sayılır.

Bu yüzden ahlâk bile yer yer bir amaç olmaktan çıkar, bir araca dönüşür. Doğruyu savunmak geri plana itilir; yankı üretmek öne çıkar. Bir sözün doğruluğu değil sertliği, bir eleştirinin adaleti değil yıkıcılığı konuşulur. Hakikat aranmaz; etki aranır. Linç, vicdani bir refleks olmaktan çıkar ve dikkat ekonomisinin bir parçasına dönüşür.

Bu mekanizma siyasette, sanatta, medyada ve gündelik hayatta benzer şekilde işler. En çok bağıran öne çıkar. En uç olan dolaşıma girer. Sakinlik görünmez olur. Ölçü yavaş yavaş kaybolur; sınırlar aşınır. Dün aykırı olan bugün sıradanlaşır. Sürekli daha fazlası gerekir: daha sert bir söz, daha büyük bir öfke, daha ağır bir suçlama. Çünkü içten içe herkes aynı kaygıyla hareket eder: "Yetmiyorum." Sonunda insan, varlığını kanıtlamak için giderek daha yüksek bedeller ödemeye razı olur. İtibarını, ilişkilerini, vicdanını, hatta gerçeği feda edebilir. Çünkü görünmez kalmak, bu çağda neredeyse var olmamakla eş anlamlıdır. Oysa asıl trajedi şuradadır: İnsan hatırlanmak isterken, aslında anlamlı olmak ister.

Unutulmak korkusu, görünürlük arzusundan çok daha derin ve insani bir korkudur. İnsan iz bırakmak ister; çünkü varlığının boşa gitmediğine inanmak ister. Ancak modern dünya ona anlam sunmaz, yalnızca görünürlük sunar. Görünürlük ise anlıktır, hızla tüketilir ve kalıcılığı yoktur.

Bu yüzden insan durmadan daha fazlasını yapar: daha çok üretir, daha çok sergiler, daha çok konuşur, daha çok bağırır, daha çok fotoğraf paylaşır. Ama bu çaba arttıkça iç dünya boşalır. İnsan dışarıda ne kadar gürültü çıkarıyorsa, içerideki sesi o kadar kaybolur. Kendini duyurmak isterken kendini duyamaz hâle gelir. İz bırakmak isterken yavaş yavaş kendini siler.

Herostratos’un yaktığı tapınakla bugün sosyal medya üzerinden dikkat uğruna yakılan iç dünyalar arasında sanıldığından çok daha az mesafe vardır. Biri taş ve mermeri yaktı; diğeri anlamı, vicdanı, mahremiyeti ve insan ilişkilerini. Ama ikisi de aynı boşluktan doğdu.

Aynı sorunun etrafında döndü: “Ben gerçekten gerekli miyim?”

Ve ikisi de bu soruya aceleci, yıkıcı bir cevap verdi. Çünkü anlam sabır ister; düşünmek ise zaman ister. Ama yakmaksa anlıktır.

Belki de insanlığın en büyük yanılgısı, hatırlanmanın kendiliğinden anlam ürettiğini sanmasıdır. Oysa bir ismin bilinmesi, bir yüzün tanınması ya da bir sesin duyulması, o varoluşu otomatik olarak değerli kılmaz. Görünür olmak, var olmanın kanıtı değildir; sadece fark edilmenin kanıtıdır. Tarih, en çok konuşanları değil, insanların hayatında gerçek bir iz bırakanları taşır. Gürültü hızlı yayılır ama hızla unutulur; anlam ise sessizce oluşur ve kalıcı olur.

Bu yüzden geriye yalnızca tarihsel değil, ahlâkî bir kaç soru kalır:

İnsan, unutulmamak için neleri feda etmeye hazırdır?

Dikkat çekmek uğruna neyi yakar, neyi yok eder?

Ve bütün bu çabanın sonunda, geriye gerçekten değerli, korunmaya ve hatırlanmaya layık ne kalır?

Belki de bu soruların cevabı bağırmakta değil; durup düşünmekte, yıkmakta değil; korumakta, görünür olmaya çalışmakta değil; derinlik kazanmaktadır...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Alican Tuncay Çelik Arşivi