Gülay Arslan

Gülay Arslan

Altın düşerken aslında ne kaybediyoruz?

Altın düşerken aslında ne kaybediyoruz?

Altın…

Yüksekova’da sadece bir yatırım aracı ya da vitrinleri süsleyen sarı bir maden değil; o, kuşaklardır aktarılan bir güven sembolü, düğünlerin sarsılmaz kuralı ve kimi zaman da sosyal statünün sessiz çığlığıdır. Ancak bugün gelinen noktada altın, ışıltısını kaybedip başka bir kavramın adı hâline geldi: Gençlerin omuzlarına erkenden yüklenen, görünmez ve ağır bir borç kamburu.

“El Âlem” psikolojisi ve ertelenen hayatlar

Geçenlerde bir dostumun anlattığı hikâye, aslında Yüksekova’da birçok gencin ortak hikâyesi gibiydi. Sevdiği kişiyle hayatını birleştirmek isteyen bir gencin önündeki en büyük engel ne karakter uyuşmazlığıydı ne de sevgi eksikliği… Tek engel, çevrenin “beklentisiydi”. Sosyolojide “gösterişçi tüketim” dediğimiz bu durum, Yüksekova’da “El âlem ne der?” baskısıyla birleşince rızaya dayalı bir gelenekten ziyade, mecburiyete dayalı bir esarete dönüşüyor.

Sırf bu beklentiler karşılanamadığı için atılan nişanlar, ertelenen hayaller ve mutsuz başlayan evlilikler… Biz aslında altını değil, gençlerimizin en umutlu yıllarını, huzurunu ve o ilk heyecanını kaybediyoruz.
Bu durum, bir gelenekten çok, giderek ağırlaşan bir gösteriş yüküne dönüşüyor.

Zenginlik, boyna takılan setlerin ağırlığında değil; bir çiftin hayata borçsuz, nefes alarak başlamasındaki hafifliktedir.

Peki Yüksekova’da gençlerin hayatını bu kadar etkileyen altın, dünyada neden değer kaybediyor?

Küresel piyasanın soğuk gerçekleri

Eskiden savaş ya da belirsizlik dönemlerinde altın yükselir, insanlar güvenli limana sığınırdı. Bugün ise tablo biraz daha farklı ilerliyor. Artan enerji fiyatlarıyla birlikte yükselen enflasyon, merkez bankalarını faiz artırmaya zorluyor. Bu noktada yatırımcı basit bir tercih yapıyor: Altını elde tutup beklemek mi, yoksa faizden garanti kazanç sağlamak mı?

Birçok kişi artık beklemek yerine garanti olanı seçiyor. Bu da altının değer kaybetmesine neden oluyor. Üstelik mesele sadece faiz de değil; piyasadaki o görünmez duygu hâli, yani “daha da düşer mi?” endişesi, satışları hızlandırıyor. Yani altının yönünü sadece rakamlar değil, insanların korkuları ve beklentileri de belirliyor.

Bir yanılsamanın sonu

Bu ekonomik döngü elbette bir gün tersine dönebilir. Şartlar değiştiğinde altın yeniden değer kazanabilir. Ama asıl mesele altının fiyatı değil, bizim ona yüklediğimiz anlamdır.

Yüksekova’da altın yükseldiğinde kimse gerçekten zenginleşmiyor; sadece kendini biraz daha güvende hissetmeye çalışıyor. Ama fiyatlar düşse de değişmeyen bir şey var: Sırtımıza yüklenen o toplumsal beklentiler.

Artık durup şu soruyu sormanın vakti gelmedi mi: “Ben ne istiyorum? Gösteriş mi, huzur mu?” Çünkü düğün bittikten sonra takıların ışıltısı sönüyor; geriye ise yıllarca süren borç taksitleri ve yorgun ruhlar kalıyor.

Sosyal medyanın dayattığı o pırıltılı ama içi boş sahnelerin, gerçeğimizi çalmasına izin vermeyelim. Çünkü hayat; başkalarına kanıtlayacağımız bir gösteri değil, sevdiğimizle baş başa kuracağımız huzurlu bir yuvadır.

Altın düşer, çıkar; ama kaybolan zamanı ve huzuru hiçbir kuyumcuda geri bulamazsınız.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Gülay Arslan Arşivi