Okul yılları
Bir sabah, pencereden sızan güneşin toz zerrelerini aydınlattığı o eski evde, kahvemi yudumlarken düşündüm: Çocuklar okula gidiyor. Çantaları sırtlarında, gözleri uykulu ama umutlu. Kapıda anneleri öpüyor onları, “Dikkat et” diyorlar. Sonra kapı kapanıyor. Ve o kapı, bir daha aynı şekilde açılmayabiliyor.
Okul saldırıları…
İki kelime. Ama içlerinde bütün bir ülkenin çığlığı saklı. Bir koridorda patlayan silah sesi, bir sınıfta bıçak parıltısı, bir bahçede birdenbire kopan çığlıklar. Sonra televizyonlar, gazeteler, sosyal medya: “Olay” diyoruz.
“Maalesef” diyoruz. “Soruşturma devam ediyor” diyoruz. Ve ertesi gün unutuyoruz. Çünkü unutturuyorlar bize. Çünkü unuttuğumuz sürece, aynı şey tekrarlanıyor.
Benim çocukluğumda okul, korkunun değil, merakın kapısıydı. Tahta sıralar, tebeşir tozu, hocanın sesi. “bilgi” derdik, “öğreti” derdik, ama o kelimelerin altında yatan şey, birbirimize dokunabilmekti aslında. Şimdi ise okullar, birer cephe haline geldi. Çocuklar, büyüklerin savaşlarını içlerine taşıyor. Kimin nefreti, kimin kini, kimin “öteki”si varsa, hepsi o küçük çantalara sızıyor. Evde izledikleri videolar, babalarının öfkeyle konuştuğu akşam yemekleri, öğretmenin sınıfta yaptığı “uyarılar”, sokaktaki “senin gibi değil” bakışları… Hepsi birikiyor, birikiyor ve bir gün patlıyor.
Bu saldırılar tesadüf değil. Bir toplumun aynası. Biz nasıl bir ülke olduk ki, çocuklarımız birbirini vuruyor, bıçaklıyor, öldürüyor? Eğitim sistemi mi? Evet, o da suçlu. Ama daha derin bir suç var: Biz büyükler, onlara “güç”ü öğretiyoruz, “sevgi”yi değil. “Hak”ı öğretiyoruz, “hakkaniyet”i değil. “Düşman”ı öğretiyoruz, “komşu”yu değil. Siyasetin dili kin dolu olunca, çocuğun kalbi de kinle doluyor. Medya her gün yeni bir “kahraman” yaratınca, o kahramanlık da şiddetle karışıyor. Ve sonra şaşırıyoruz: “Nasıl olur da bir çocuk bunu yapar?”
Nasıl olur? Çünkü biz yaptık. Biz, kapıları arkamızdan kapatıp “benim çocuğum yapmaz” diyenler. Biz, “bu sadece bir olay” deyip geçiştirenler. Biz, adaleti değil intikamı kutsayanlar. Bir çocuk, okula silahla giriyorsa, o silahı bir yerden bulmuştur. O kin, bir yerden öğrenilmiştir. O yalnızlık, bir yerden beslenmiştir. Ve o yalnızlık, en çok da bizim vicdanımızın boşluğunda büyümüştür.
Televizyonlarda "diziler" sokakta "kapkaçlar" vurdulu-kırdılı isimler, polatlar, alemdarlar bilmem neler neler...
Okul, halkların geleceğidir. Orada öldürülen her çocuk, yarınımızı öldürüyor. Orada korkan her çocuk, geleceğimizi korkutuyor. Peki ne yapacağız? Güvenlik kamerası mı koyacağız her köşeye? Metal dedektör mü? Daha fazla polis mi? Bunlar çare değil. Çare, kalplerimizi değiştirmek. Çocuklarımıza “sen” demek yerine “biz” demeyi öğretmek. Farklı olmayı suç değil, zenginlik olarak göstermek. Kin tutmayı değil, affetmeyi öğretmek. Ama önce kendimiz affetmeyi öğreneceğiz. Kendimizi, birbirimizi...
Yönetmeyi öğreneceğiz, öğretmeyi öğreneceğiz, kaosu değil kucaklamayı öğreneceğiz...
Önce biz öğreneceğiz.
Yönetemediğimizi kabul edeceğiz. Kabusa dönüşen "eğitimi" değil, kaosa dönüşen yönetimi değil, olgunlukla saplantılarımızdan vazgeçmeyi öğreneceğiz.
Kağıt gibi yırtmaktan, buruşturmaktan vazgeçeceğiz.
Saman alevi gibi yakmaktan imtina edeceğiz.
Hakkını teslim edeceğiz "haklının"
Diretmekten, dayatmaktan, didişmekten uzaklaşacağız.
Bilimi, özgülüğü, eşitliği, demokrasiyi özüne uygun hale getireceğiz.
Belki o zaman, çocukların elinden silahı, bıçağı alabilme şansına sahip olacağız...
Bir sabah, pencereden sızan güneşin toz zerrelerini aydınlattığı o eski evde, kahvemi bitirdim. Dışarıda çocuklar okula gidiyordu yine. Çantaları sırtlarında, gözleri uykulu ama hâlâ umutlu. Belki bu kez kapı, aynı şekilde açılır. Belki bu kez, “Dikkat et” diyen annelerin sesi, bir katil değil, bir öğretmen olur.
Belki.
Ama o “belki”yi, artık sadece çocuklara bırakamayız. O “belki”yi, biz büyükler omuzlamak zorundayız. Yoksa bir sabah, o kapı bir daha hiç açılmayacak.
Kopmaya başlayan fırtınalar, borana dönüşecek ve her şey viran olacak...