Alican Tuncay Çelik

Alican Tuncay Çelik

Bir coğrafya, iki kültür: Hakkâri’de Nasturi ve Kürt ezgilerinin buluşması

Bir coğrafya, iki kültür: Hakkâri’de Nasturi ve Kürt ezgilerinin buluşması

"Hakkari dağına çıkacağım,
Dedelerimizin dağlarına.
Babam dağdan ve vadiden,
Annem ovadan ve çölden.
Uzun sıra dansı başlayacak,
Kahraman gençler dans edecek;
Jilu’nun, Baz’ın,
Tyari’nin ve Tkhuma’nın
Kılıç ve kalkanlarıyla.
Dedelerimizin dağlarına çıkacağım.
Zurna ve davul çalacak,
Yüksek bir ses yankılanacak,
Şarkıcılar söyleyecek,
Gençler ve kızlar dans edecek."....

Bu sözler, sadece bir şarkının başlangıcı değildir bir hafızanın, bir kökün, bir aidiyetin sesidir aslında. Dedeleri Hakkâri’den Irak’a göç etmek zorunda kalmış bir Nasturi olan Gabriel Sargon’un söylediği “Hekkarî”, aslında bir coğrafyayı değil, bir hatırlayışı dile getiriyor.

Sözlerde geçen dağlar, vadiler, ovalar… Sadece coğrafik bir oluşum olarak okunmamalıdır, kuşaklar boyunca taşınan bir hayatın izleridir bize miras kalan. Ayrıca, zurna ve davulun sesi, uzun sıra dansları, kılıç ve kalkanla oynayan gençler… Bunların her biri, Hakkâri’nin ortak kültürel hafızasında zaten tanıdık olan şeylerdir.

İnsan dinlerken ister istemez şunu hissediyor. Bu şarkı uzak bir yerden gelmiyor. Aksine, çok yakından, bildiğimiz bir yerden, tanıdık bir duygudan yükseliyor. Çünkü anlatılan sadece bir Nasturi hikâyesi değil; Hakkâri’nin kendisi, o dağlarda yaşamış herkesin ortak sesi.

Geçtiğimiz haftalarda, Hakkâri dağlarında büyüyen ve bu müziği kendine özgü üslubuyla dünyaya tanıtan Ali Tekbaş ile yaptığımız sohbet, bu konuya olan ilgimi daha da derinleştirdi; hatta bu yazıyı kaleme almam için beni ayrıca teşvik ederek ortaya çıkmasına vesile oldu.

Sohbet sırasında bana, “Nasturi” müziklerini dinlerken aslında bir yabancılık hissetmediğini söylemişti. Aksine, bu ezgilerin insana sanki çok eskiden bildiği ama zamanla unuttuğu bir şeyi yeniden hatırlattığını ifade ediyordu…

Hatta Çukurca’nın bir köyüne gittiğinde, oradaki yaşlıların söylediği heyranûk ve şesbendîlerin aslında Nasturilere ait olduğunu; bu ezgilerin içinde Kürtçe olmayan kelimelerin de yer aldığını özellikle vurgulamıştı.

Ayrıca her şeyin bir çıkış noktası vardır. Beni de bunları araştırmaya yönlendiren şey, çocukluğumda köy düğünlerinde tanıklık ettiğim halaylar ve şarkılardır.

Çocukluğumdan beri köy düğünlerinde bir halay çekmeyi sevmeyen biri olarak köşeye çekilir, kadınların ve erkeklerin omuz omuza halay çekişini izlerdim. Govend ezgileri yükselirken beni asıl çeken şey, her bir sesin içinde saklı olan hikâyeydi. Sanki acı, sevinç ya da hasret ritme dönüşüp bir tınıyla dile geliyordu.

Ve ben, o yaşta bile, bu seslerin ne anlattığını anlamaya çalışıyordum. Bu merak zamanla içimde büyüdü. Bugün bunları yazmamın sebebi de tam olarak bu merak oldu.

Ortaokul yıllarında aklıma kazınan bir anıyı da siz değerli okuyucularımla paylaşmak isterim. Bizim köyde ortaokul olmadığı için taşımalı olarak Dilekli Kampı’ndaki (Kampa Şüke) Mehmetçik Ortaokulu’na giderdik. Orada öğrenciyken müzik dersimize okul müdürü ayda bir gelirdi. “Müzik ruhun gıdasıdır” der, ardından sert sesiyle hepimizi azarlar, hatta ibret olsun diye yaramazlık yapan öğrencileri bizim sınıfa getirip gözlerimizin önünde tahtada döverdi. Sonra bağırır, hakaret eder ve hiçbir şey olmamış gibi çıkıp giderdi. Çocukluk anılarımda, öğrenciye karşı sert ve zorba bir figür olarak yerini aldı.

Tabii biz de o yaşta müziğin aslında ruhu terbiye eden bir şey olduğunu böyle öğrenmiştik ama bu, korkunun içinden geçen bir terbiye oldu.

Buna rağmen müzikten hiç kopmadım. İçimde bir yer, hep bu seslere tutunmaya devam etti. Bu merak zamanla büyüdü, derinleşti ve beni Hakkâri’nin müziğini araştırmaya yönlendirdi.

Hakkâri’nin müziğini anlamaya çalışırken fark ettiğim ilk şey şuydu burada müzik, bildiğimiz anlamda bir “şarkı” değildir. Yani adı olan, yazarı belli, sözleri sabit kalan eserlerden bahsedemiyoruz. Hakkâri’de müzik; yaşayan, değişen, dilden dile, köyden köye dolaşırken her defasında yeniden kurulan bir şeydir. Bu yüzden ona “ortak hafıza” demek, belki de en doğru ifade olur.

Geçenlerde, arkadaşım Esma ile sohbet ederken konu bambaşka bir yerden açılmıştı. Kendisi uzun yıllar Şemdinli’de çalıştığı için, oradaki düğünlerden, o düğünlerde söylenen şarkılardan bahsetmeye başladı. Anlattıkları aslında doğrudan Hakkâri müziğinin içinden gelen şeylerdi. Ben de bu vesileyle Hakkâri müziği üzerine yazdığım metinden birkaç kısmı ona okudum.

Beni dinledikten sonra, bu müziğin karışık bir yapıya sahip olduğunu söyledi. Hatta bunu tarif ederken “şilope’ye (sulusepken) benziyor” dedi. İlk anda kulağa sadece hoş bir benzetme gibi geldi ama üzerine düşündükçe aslında ne kadar yerinde bir tespit olduğunu anladım.

Çünkü Hakkâri müziği gerçekten tek bir duyguya, tek bir kalıba sığmıyor. Aynı ezginin içinde hem ağır, insanın içine işleyen bir hüzün var; hem de bir anda halaya kaldıracak kadar canlı, coşkulu bir ritim saklı. Sanki insanın iç dünyası gibi, bir yanı susup derinleşirken, diğer yanı ayağa kalkıp hayata karışmak istiyor hissi veriyor.

Belki de mesele tam olarak bu. Hakkâri müziği sadece dinlenen bir şey değil; yaşanan, hissedilen bir şey gibi geliyor bana. İçinde hem acıyı hem sevinci aynı anda taşıyan, bir insan gibi çelişkili ama bir o kadar da gerçek… Ve Esma’nın dediği gibi, tıpkı "şilope" gibi; sınırları net olmayan, akışkan ve derin bir hâl desek yanlış bir ifade olmaz.

Hakkâri dağlarında Kürtlerle birlikte yaşayan Hıristiyan halk olan Nasturilerin (Asurîlerin) müziği ve Kürt müziği, bu anlamda özellikle ilgimi çekmeye başladı. Çünkü bu coğrafyada yan yana yaşayan iki farklı topluluk, aynı dağların içinde, benzer acılarla ve benzer sevinçlerle yoğrulmuş; ayrı ama birbirine temas eden bir müzik dünyası oluşturmuştu. Üniversite yıllarımda bu konuya daha bilinçli bir şekilde yöneldim ve araştırmalarımı yüzeyde bırakmayıp daha derine indirmeye çalıştım.

Bu nedenle dinlediğim her ezgi ve her söz, benim için yalnızca bir müzik örneği olmaktan çıktı. Zamanla bunun bir kültürün, bir yaşam biçiminin ve bir hafızanın taşıyıcısı olduğunu daha net görmeye başladım. Müzik artık sadece bir anı süsleyen unsur değil; geçmişi bugüne taşıyan, insanların kimliğini ve duygularını içinde barındıran güçlü bir anlatım biçimiydi. Bu farkındalıkla birlikte meseleye daha geniş bir perspektiften bakmaya başladım.

Hakkâri’de Nasturi tarihini araştırırken de benzer bir hissiyatı yeniden yaşamıştım. Daha önceki çalışmalarımda da değindiğim gibi, Nasturilerle ilgili konuları yalnızca dinî ya da siyasî bir çerçevede ele almadım. Gündelik yaşamlarına; nasıl yaşadıklarına, ne giydiklerine, nasıl konuştuklarına ve neyle uğraştıklarına da bakmaya çalıştım. Tüm bu gözlemler içinde şunu daha net gördüm; müzik, bu hayatların tam ortasında duran ve burada yaşayan Kürt ve Nasturi(Asurî) insanları birbirine bağlayan en güçlü unsurlardan biriydi.

En çok dikkatimi çeken noktalardan biri de şuydu. Bu kültüre aslında hiç yabancı değildik. Giyim, müzik, halay… bildiğimiz, gördüğümüz, yaşadığımız şeylerdi. Bu da bana şunu düşündürdü, aynı coğrafyada yaşayan insanlar, ne kadar farklı görünseler de aslında birbirine sandığından çok daha yakındı.

Bu alanlarda kaynaklar oldukça sınırlı olsa da, seyyahların ve misyonerlerin tuttuğu günlükler ile raporlarda bu konulara yer yer değinildiğini görüyoruz. Özellikle bugün Şemdinli ve Çukurca’da yerel halkın giydiği şal û şepîk ve kiras û fistanların aynısını, o dönemde Nasturilerin giyiminde de görmek mümkündür. Eski fotoğraflar bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Benzer bir durum müzik ve halaylarda da karşımıza çıkıyor. Hakkâri genelinde çekilen halaylara baktığımızda büyük bir çeşitlilik dikkat çekiyor. Neredeyse her köyün kendine özgü bir ritmi, ezgisi ve buna bağlı bir halay biçimi vardır. Bu halayların birçoğunu bugün hâlâ Hakkâri düğünlerinde görmek mümkündür. Bu da bize bu geleneğin güçlü bir şekilde günümüze taşındığını gösteriyor.

Bu hafızanın içinde en dikkat çekici noktalardan biri, Nasturilerle Kürtlerin birbirinden ayrılmayan müzik dünyasıdır. Hakkâri dağlarında hayat bulan, bu dağların kendine has tınısı, gırtlak yapısı ve ritmiyle icra edilen müziği anlamaya çalıştıkça, aslında bu müziğin sadece bir topluma ait olmadığını fark ettim. Bu müzik, bu dağlarda yaşamış herkesin ortak sesiydi.

Yıllar önce sorduğum soru şuydu: “Hakkâri’de söylenen bu şarkı kime aittir?” Oysa zamanla anladım ki bu doğru bir soru değildi. Çünkü Hakkâri’de müzik, adı olan ve sınırları çizilmiş şarkılardan ibaret değildir. Daha çok hatırlanan, yeniden kurulan ve her seferinde biraz değişerek söylenen bir hafızadan derlenmiş bize kalan ortak bir mirastır.

Bu yüzden bir şarkının kesin bir sahibi yoktur. Aynı ezgi bir köyde Kürtçe söylenirken, başka bir yerde Nasturi dilinde karşımıza çıkabilir. Bazen adı değişir, bazen sözleri farklılaşır; ama ritim, duygu ve söyleyiş biçimi çoğu zaman aynı kalır. İşte bu nedenle Hakkâri müziği, iki ayrı kültürün değil; aynı coğrafyada birlikte yaşamış halkların ortak hafızasıdır.

Bugün geriye dönüp baktığımızda “bu şarkı Kürtlerin”, “bu şarkı Nasturilerin” demek çoğu zaman mümkün değildir. Çünkü aynı dağlarda yaşayan, aynı düğünlerde halay çeken, benzer acıları ve sevinçleri paylaşan insanlar, aynı melodileri farklı dillerde söylemişlerdi. Dinledikçe insan şunu fark ediyor, her ezginin bir hikâyesi, her sözün bir karşılığı vardır. Bu müzikte sadece ses değil; emek, hayat, acı ve sevinç birlikte bulunuyor.

Anlatmak istediğim şeyin daha iyi kavranması için Hakkâri’ye özgü müzik türlerine bakmakta faydalı olacağını düşünüyorum. Örneğin heyranûk… aşkın, özlemin ve insanın içine oturan o sessiz sızının sesi gibidir. Uzun hava formuna yakın, serbest ritimli bir yapıya sahiptir. Dinleyen insanı ister istemez içine çeker. Dengbêj geleneğiyle de güçlü bir bağı vardır ve bu yönüyle sadece bir müzik değil, aynı zamanda bir anlatı biçimidir.

Şeşbendî ise bambaşka bir yerde durur. Daha hareketli, daha ritmik… özellikle düğünlerde, halaylarda kendini gösterir. İnsanları bir araya getiren, coşturan bir tarafı vardır.

Lawik (Lawje) dediğimizde işin içine biraz daha geçmiş girer. Aşiretler, kahramanlıklar, eski hikâyeler… Yani sadece bir müzik değil, adeta sözlü tarih gibidir. Dengbêjlerin en çok başvurduğu anlatım biçimlerinden biridir.

Stranên Dilşad ise tam tersine daha neşeli, daha kıpır kıpırdır. Düğünlerde, eğlencelerde söylenen, insanı yerinde durdurmayan ezgilerdir. Çoğu zaman govendle birlikte söyleniyor.

Kilam dediğimiz şey ise bambaşka bir dünyadır… Uzun uzun anlatılan hikâyeler. Aşk vardır içinde, acı vardır, savaş vardır, göç vardır… Yani bir halkın yaşadıkları neyse, hepsi bu ezgilerin içindedir. Dengbêj kültürünün de temelini oluşturuyor.

Payîzok daha hüzünlüdür… Sonbahar gibidir. Ayrılığı, bitişi, biraz da kabullenişi anlatır. Dinlerken insanın içine hafif bir ağırlık çöker.
Govend stranları ise herkesin aşina olduğu taraftır. Halay müzikleridir… ritim ön plandadır, topluluk ön plandadır. Davul zurna ya da erbane eşliğinde insanlar yan yana, omuz omuza…

Bir de Dîlan stranları vardır… daha çok kadınların söylediği, hem ritmik hem sözlü anlatımı olan oyunlu şarkılardır. Onlarda da ayrı bir zarafet, ayrı bir enerji hissediliyor.

Ayrıca Hakkâri’de Nasturi (Asurî) ve Kürt topluluklarının birlikte yaşadığı bölgelerde, bazı ezgilerin aynı melodiyle hem Süryanice (Aramice) hem de Kürtçe söylendiği görülürdü. Bu tür şarkılar genellikle düğün, göç, aşk ve ağıt temaları etrafında şekillenir. Daha iyi anlaşılması için aşağıda bu örnekleri Süryanice (Aramice) ve Kürtçe karşılıklarıyla birlikte paylaşmak faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

Abdişho - Evdîşo
Momeh - Mominê
Talya d’Shara - Şarê Çiya
Yimma - Dayê
Shoshana - Gulê / Gula Min
Dalaleh - Delalê
Khigga d’Rabba - Govenda Mezin
Shara d’Hakkari - Strana Colemêrgê
Lelya - Şevê
Zmiro d’Shlama - Strana Aştî
Dkharta d’Umta - Bîra Gelê
Atouraye Khigga - Govenda Asûrî
Shara d’Beti - Strana Mala Min
Raba d’Rabe - Xwedê Mezin
Bar Maryam - Meryemê / Dayika Pîroz
Dkhari d’Ninveh - Bîra Nînova
Gola d’Tur Abdin - Gola Torê

Bu listedeki özellikle belirtiklerim bize şunu gösteriyor aslında, melodi çoğu zaman aynıdır, sözler dile göre değişiyor. Özellikle govend/khigga (halay) ritimleri her iki kültürde de ortaktır. Bazı şarkılar birebir çeviri olmasa da aynı tema ve aynı melodi etrafında farklı sözlerle söylenmişti.

Bu ortaklık en açık şekilde birde düğünlerde görülür. Kürtlerin “govend” dediği halay ile Nasturilerin “khigga”sı arasında neredeyse hiçbir fark yoktur. Aynı ritimle ayağa kalkılır, aynı şekilde omuz omuza girilir, aynı tempoyla dönülür. İsimler değişse de hareket aynıdır. Hatta çoğu zaman çalınan ezgi bile aynıdır; sadece sözler farklıdır. Bir yerde “Delalê” diye başlayan bir ezgi, başka bir yerde “Dalaleh” olarak karşımıza çıkıyor.

Ağıtlarda ise bu benzerlik daha da derindir. Çünkü acı, dili aşan bir şeydir. Kürtçede “Dayê” diye yükselen bir ağıt ile Nasturi geleneğinde “Yimma” diye söylenen bir ezgi arasında sadece dil farkı vardır. Aynı kayıp, aynı özlem, aynı iç sızısı… Bu yüzden bu ağıtları dinlerken hangi dilde söylendiğini bilmeseniz bile ne anlatıldığını hissedersiniz.

Hakkâri’nin dağları da bu müziğin ayrılmaz bir parçasıdır tabi. “Çiya”, “welat” ve “gurbet” gibi temalar hem Kürt hem de Nasturi ezgilerinde karşımıza çıkar. Çünkü coğrafya ortaktır. Aynı dağlara bakılmış, aynı yollardan geçilmiş, aynı ayrılıklar yaşanmıştır. Bu yüzden müzik de ortak bir dile dönüşmüştür burada.

Bugün elimizde bu ortak mirası doğrudan gösteren çok fazla kayıt yoktur. Ama yine de bazı örnekler bu hafızanın izlerini taşımaya devam eder. Aynı ezginin iki farklı dilde söylenmesi, geçmişteki ortak yaşamın en somut göstergelerinden biridir.

Bunların hepsine birlikte baktığımda şunu daha net anlıyorum. Bu müzik sadece kulağa hitap etmez bu coğrafyada. İnsanların yaşadığı hayatın birebir yansımasıdır. Ne yaşamışlarsa onu söylemişler, ne hissetmişlerse onu ezgiye dökmüşlerdir.

Hakkâri’de müzik, bir kimliğe ait olmaktan çok bir birlikte yaşama hâlinin ürünüdür. Bu yüzden bu müziği anlamak, sadece notaları ya da sözleri anlamak değildir; aynı zamanda bu coğrafyada kurulmuş ortak hayatı da anlamaktır.

Ve belki de en önemlisi şudur, bu dağlarda müzik hiçbir zaman tek bir sese ait olmamıştır. O ses, bazen Kürtçe bir ağıt, bazen Asuri dilindr bir ezgi, bazen de aynı acının farklı bir dilden yankısıdır. Ama hepsi aynı gökyüzünün altında, aynı toprağın üstünde ve aynı dağların içinde yankılanmıştır.

Belki de bu yüzden bu müziğin sınırları yoktur. Çünkü o sınırlar, bu dağlarda hiçbir zaman çizilmemiştir...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Alican Tuncay Çelik Arşivi