Alican Tuncay Çelik

Alican Tuncay Çelik

Zaman affeder, dijital arşiv affetmez!

Zaman affeder, dijital arşiv affetmez!

Tarih boyunca insanın en büyük korkularından biri unutulmaktı. Ölümden önce silinmekten, adının anılmamasından, iz bırakmadan kaybolmaktan ürktü. Bu korku kimi zaman bir dua oldu, kimi zaman bir anıt, kimi zaman da bir yıkım.

Önceki yazımda, “İlkel Dönemlerden Modern Çağa; Unutulma Korkusu ve Fazlalık Hissi” başlıklı metinde, Herostratos’un yalnızca hatırlanmak uğruna Artemis Tapınağı’nı yakmasını merkeze almış; insanın tarihe adını kazıma arzusunun bugüne nasıl biçim değiştirdiğini ele almıştım. Çünkü dönemler değişse de insanın içindeki o temel dürtü değişmiyor: Görülmek, bilinmek ve unutulmamak.

Bu yazıda ise meseleye biraz daha farklı bir yerden bakmak istiyorum.

Unutulmamak için her şeyi kayıt altına alma çabamız gerçekten bize ne kazandırıyor?

Ruh dünyamızı nasıl etkiliyor?

İlişkilerimizi güçlendiriyor mu, yoksa fark etmeden daha kırılgan hâle mi getiriyor?

Bu soruların peşine düşerken yalnızca kişisel bir anlatı ya da teorik bir çerçeve çizmek niyetinde değilim. Yayımlanmış çalışmalardan, kendi yaşadıklarımdan ve son yıllarda çevremde tanıklık ettiğim olaylardan yola çıkarak daha somut bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Çünkü bu mesele artık soyut bir tartışma değil; hepimizin günlük hayatının içinde.

Dilerim ki bu yazı, yalnızca benim düşüncelerimi aktaran bir metin olarak kalmaz. Okuyan herkes kendi geçmişiyle, paylaşımlarıyla, hatalarıyla ve hatıralarıyla ilgili küçük de olsa bir muhasebe yapma ihtiyacı hisseder. Belki de temel ihtiyaç tam olarak budur: Cevap vermekten çok birlikte düşünmek aslında.

Bu yazıyı yazmaya beni sevk eden ve üzerinde uzun süre düşünmeme vesile olan dürtünün kaynağı, kişisel bir deneyimime dayanıyor. 2014 yılında, üniversite öğrencisiyken kaleme aldığım bir metni geçtiğimiz aylarda yayından kaldırmak istedim. Yıllar sonra o yazıyı yeniden okuduğumda düşüncelerimin değiştiğini, olgunlaştığımı ve meseleye artık bambaşka bir yerden baktığımı fark ettim.

Fakat metin orada durdukça beni geçmişteki hâlime sabitliyor gibiydi. Sanki değişme hakkımı elimden alıyor, yıllar içinde kat ettiğim mesafeyi yok sayıyordu. İnsan değiştiğini hissedebilir; ancak geçmişine ait bir cümle, onu tek bir zamana çivileyebiliyor.

Uzun uğraşlar sonucunda yazıyı kaldırdım. Ancak beklemediğim bir durumla karşılaştım. Metni silmek mümkündü ama bıraktığı izleri silmek değildi. Sorular benimle kalmıştı.

Tam da burada mesele yalnızca bana ait olmaktan çıktı. Ve zihnimde bu sorular yankılanmaya başladı:

Dijital çağda yaşayan herkes benzer bir duyguyla karşılaşmıyor mu?

Geçmişte söylediğimiz sözlerin, yazdığımız cümlelerin ve yaptığımız hataların ya da geçmişte yaşadığıız bir acının sürekli erişilebilir olması bizi olduğumuz yerde sabitlemiyor mu?

Zaman ilerliyor, biz değişiyoruz; düşüncelerimiz dönüşüyor. Fakat dijital kayıtlar yerinde kalıyor. Arşiv, insanın değişme ihtimalini hesaba katmıyor. Sanki geçmiş, bugünün önüne geçip kim olduğumuzu yeniden tarif etmeye kalkıyor.

Bu yüzden insan, akıp giden hayatın içinde ilerlese bile yıllar önce yazılmış bir cümlenin gölgesinde kalabiliyor. Ve ister istemez şu soruyu soruyor bize sanki: Sürekli kaydedilen bir hayat, değişme hakkımızı daraltıyor mu?

Bugün neredeyse her şeyi kaydediyoruz; anlık bir öfke, artık savunmadığımız bir fikir, kırılgan bir anda yazılmış bir cümle ya da geçmişe ait bir acı… Hepsi dijital arşivlerde kalıyor.

Oysa insan zihni sınırsız değildir. Sağlıklı işleyebilmesi için bazen unutmaya ihtiyaç duyar. Unutmak bir zaaf değil, bir korunma ve dengeleme biçimidir. Gereksiz ayrıntıları geride bırakmak, insanın daha sağlam ve dengeli ilerleyebilmesini sağlar.

Bugün ise taşıyabileceğimizden daha fazla geçmişle birlikte yaşıyoruz. Belki de bu yüzden her şeyi kaydederek daha mutlu olacağımızı sandık. Hiçbir şeyi unutmadan daha bilinçli olacağımızı düşündük. Sonsuz bir hafızayla daha güvenli bir dünya kurabileceğimize inandık. Oysa hesaba katmadığımız bir şey vardı: Sürekli hatırlamak, her zaman daha sağlıklı bir toplum anlamına gelmeyebilir.

İnsanlık tarihine baktığımızda ilerlemenin yalnızca yeni bilgiler eklemekle değil, bazı şeyleri geride bırakabilmekle mümkün olduğunu görürüz. Toplumlar değişirken sadece biriktirmez; aynı zamanda eler, dönüştürür ve bazı yükleri bırakır.

Bu yüzden sorun bilginin varlığı değildir. Asıl mesele, insana özgü doğal bir koruma mekanizması olan unutmaya karşı gösterdiğimiz dirençtir. Unutmayı eksiklik gibi görmemizdir. Oysa bazen hatırlamak kadar unutmak da iyileştiricidir. Sürekli tutunmayı erdem saymak ise fark etmeden insanı yorar.

Her insan gibi biz de zaman zaman ölümle ya da ayrılıkla karşılaşırız. Böyle anlarda yas tutarız; tutmalıyız da. Yas biriciktir ve yaşanması gerekir. Çünkü bazı acılar ancak zamanla hafifler, etkisi azalır ve sonunda bir hatıraya dönüşür. İnsan ancak o zaman yoluna devam edebilir.

İşte tam bu noktada, yasın dijital çağda nasıl yaşandığını düşünmeye başladım. Artık acılarımız da görünür bir hal aldı. Kaybettiğimiz bir yakınımızın fotoğrafını sosyal medyada paylaşmak oldukça yaygın. Elbette herkes acısını farklı yaşar; buna saygı duymak gerekir.

Yine de şu soruyu sormadan edemiyorum: Bu paylaşımlar gerçekten acıyı hafifletiyor mu, yoksa onu sürekli görünür kılarak daha uzun süre canlı mı tutuyor?

Kimseye üzüntümüzü kanıtlamak zorunda değiliz. Ölen kişi bunu görmeyecek. Paylaşanların da bunun farkında olduğunu düşünüyorum. Belki bu, dijital çağda yas tutmanın yeni bir biçimidir. Belki insan böyle zamanlarda yalnız olmadığını hissetmek ister. Buna kesin hükümler vermek doğru olmaz. Amacım yargılamak değil.

Ama biraz durup düşününce mesele netleşiyor.

Acıyı görünür kılmak ile iyileştirmek aynı şey midir?

Sürekli hatırlamak gerçekten hafiflemeyi sağlar mı?

Yoksa her hatırlatışta acı yeniden mi canlanır?

Bu sorular beni hatırlamak ile unutmak arasındaki dengeye götürdü. Friedrich Schiller’in “Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır.” sözü de tam burada anlam kazanıyor benim düşüncemde. Çünkü dijital çağda her şeyi kaydetmemiz, unutmayı zorlaştırıyor. Unutmak zorlaştıkça affetmek de zorlaşıyor.

Geçmiş sürekli karşımıza çıktığında kırgınlıklar da, acılar da canlı kalıyor. Oysa affetmek çoğu zaman zamanın geçmesiyle, hatıraların keskinliğinin azalmasıyla mümkün olur. Her şey aynı canlılıkta önümüzde durduğunda insanın içindeki yumuşama alanı daralıyor ne yazık ki.

Unutmayan ve affetmeyen bir toplum değişime alan bırakmaz. Sürekli aynı olayları gündemde tutmak hem bireyin hem de toplumun ilerlemesini zorlaştırır. İnsan zihni gereksiz yükleri bırakamadığında yorulur.

Oysa insanın en temel gücü hayata yeniden başlayabilmesidir. Geçmişe saplanıp kalan bir hayat değişemez. Sürekli eski hatalarla ya da eski acılarla tanımlanan bir insan gelişemez; yalnızca o geçmişle etiketlenir ve geleceğe doğru sağlıklı adımlar atmakta zorlanır her seferinde. Düşünsenize, on yedi yaşında kurulan bir cümle, yirmi beşinde yapılan bir hata, elli yaşındaki hayatı belirliyorsa; orada zaman ilerliyor ama insan ilerlemiyor demektir.

Belki de dijital çağın en görünmeyen sorunu budur: İnsanı kendi geçmişine zincirlemesi.

Anlatmak istediğim konuyu daha iyi kavrayabilmek için meseleyi tarihsel boyutuyla ele alıp günümüzle karşılaştırmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü hafıza, tarih boyunca yalnızca bireysel değil, aynı zamanda siyasal bir mesele olmuştur.

Bildiğiniz üzere tarihte hafıza her zaman bir iktidar alanıydı. Örneğin Antik Roma’da uygulanan "Damnatio Memoriae" bir kişiyi yalnızca öldürmek değil, onu tarihten silmek anlamına gelirdi. İsimler taşlardan kazınır, heykeller kırılır, yüzler tahrip edilirdi. Amaç açıktı: Hafızadan silinen kişi, kamusal varlığını da yitirirdi.

Zamanla yöntemler değişti. Özellikle Caligula döneminde iktidar, devasa yapılar ve heykeller aracılığıyla kalıcılığını pekiştirmeye çalıştı. Silmek yerine iz bırakmak, unutturmaktan çok sürekli hatırlatmak ön plana çıktı.

20.yy'la gelindiğinde ise başka bir örnekle karşılaşıyoruz. Stasi, yani Doğu Almanya’nın gizli servisi, milyonlarca insan hakkında ayrıntılı dosyalar tuttu. Bu kez mesele birini hafızadan silmek değil, her şeyi kaydederek kontrol altında tutmaktı. Hatırlamak bir güç biçimine dönüşmüştü.

Bugün ise hafıza tek bir devletin elinde değil; dağıldı ve çoğaldı. İnternet sayesinde neredeyse hiçbir söz bütünüyle kaybolmuyor. Zamanın doğal akışı yerini arşive bıraktı. Unutma, artık kendiliğinden gerçekleşen bir süreç olmaktan çıktı; teknik olarak mümkün olsa bile pratikte giderek zorlaşan bir hâl aldı.

En sade haliyle bunu söylesem yanlış bir cümle olmaz: Zamanın doğal akışı yerini arşive bıraktı.

Oysa bize zamanın merhametli olduğu öğretilmişti. Olaylar geçtikçe yumuşar, insan değiştikçe geçmiş de anlam değiştirirdi. Arşiv ise merhametli değildir; bağlamı dondurur. Yıllar geçse de kayıt aynı kalır.

Belki de insan zihni unutmak üzere tasarlanmıştır. Böylece, travmalar bulanıklaşır, öfke yumuşar, pişmanlık dönüşüme alan açar. İnsan ancak geçmişinin yükü hafiflediğinde değişebilir.

Şimdi ise tür olarak taşıyabileceğimizden fazla geçmiş taşıyoruz. Her şeyi kaydederek daha adil olacağımızı sandık. Bu yüzden “unutulma hakkı” kavramı gündeme geldi. Bu yalnızca hukuki bir düzenleme değil; insanın değişebilme hakkının tanınmasıdır.

Çünkü insan, geçmişinin sonsuz dolaşımına mahkûm edilemez.

Medeniyetler yalnızca bilgi eksikliğinden çökmez; bazen bilgi fazlalığından da yorulur. Her şeyi hatırlamak, her ayrıntıyı taşımak, her kırıntıyı saklamak bir noktadan sonra ağırlığa dönüşür. Bilgi çoğaldıkça berraklık artmaz; bazen yön duygusu zayıflar. Çöküş her zaman büyük bir patlamayla, ani bir yıkımla gerçekleşmez. Bazen daha sessizdir. Geçmişin ağırlığı altında hareket edememekle başlar. Değişememekle. Yeniden başlayamamakla.Bir medeniyetin asıl kırılma noktası belki de tam buradadır:

Hatırladıklarıyla büyüyemediği, taşıdıklarıyla ilerleyemediği an.

Hatırlamak bizi insan yaptı.
Ama unutmak bizi hayatta tuttu.

Bugün bu iki güç arasında kırılgan bir dengedeyiz. Sürekli kaydeden bir çağda yaşıyoruz. Belki de artık şu soruyu kendimize dürüstçe sormanın zamanı geldi:

Unutma hakkını kaybeden bir insanlık gerçekten geleceği sağlıklı bir psikolojiyle kurabilir mi?

Eğer bu soruya tereddütsüz “evet” diyemiyorsak, dengeyi yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çünkü gelecek, ancak geçmişin ağırlığı taşınabilir olduğunda inşa edilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Alican Tuncay Çelik Arşivi