“Al Abi”
Bazen bir kırmızı ışıkta durursunuz. Camın hemen dışında, incecik parmaklar belirir. Mendil tutan, su şişesini sallayan bir çocuk. Gözleri yorgun, sesi kısık. “Abi al” der. Siz de bakarsınız. Alırsınız ya da almazsınız. Işık yeşile döner, araba hareket eder. Çocuk kaldırıma çekilir. Her şey normal görünür. Sanki bu manzara, şehrin doğal bir parçasıdır.
Bu Türkiye gerçeği ve bu günlerde şehrimiz Gever’de de görülmeye başladı.
Ama o çocuk, sadece mendil ya da su satmıyor. Biraz ileride, çöp konteynerinin başında diz çökmüş başka bir çocuk vardır. Poşetleri karıştırır, kâğıt toplar, belki bir dilim ekmek bulur. Kimse bakmaz. Çünkü bakmak, görmek demektir. Görmek ise, bir şeyin sorumluluğunu üstlenmek demektir. Ve bu ülkede, sorumluluk en çok kaçınılan yüktür.
Üstelik sorumluluktan kaçıyor vebalı gibi bakıyoruz çocuklara.
Birkaç zamandır fon havadisleri dolaşır ortalıkta. En tepedekilerin dilinde, “para gelecek”, “fon var”, “yatırım yapılacak” denir. Sözcükler havada uçuşur, sanki gerçekmiş gibi. Oysa aynı sokaklarda dükkân kepenkleri iner. Esnaf, yıllarca biriktirdiği emeği bir kenara bırakır.
Emekli, tezgâhını kaldırımlara kurar.
Prim ödediği sistemin karşısına, işportacı olarak çıkar. Uzak ülkelerden gelenler, izinsiz, ucuz, sessizce araya sızar. Görevliler bakar, kolluk güçleri geçer, yöneticiler konuşur. Kimse durdurmaz. Çünkü durdurmak, birilerinin işine gelmez.
Ve işine gelmeyen her şey, zamanla görünmez olur.
Üretici, tarlasında ürünü bekler. Aracı gelir, fiyatı dikte eder, alır, götürür. Tüketici, market rafında aynı ürünü misliyle bulur. Aradaki fark, kimsenin hesabını sormadığı bir boşluğa akar. Denetim yoktur. Ya da vardır da, sadece kâğıt üzerinde vardır. Her yer, her şey, denetimsizdir.
Eşitlik, bir hayalden bile uzaklaşmıştır. Bir yanda bankalarda bile görünmeyen nakit paralar dolaşır; öte yanda, elinde üç kuruşu olan insan, yarınını kurtarmak için komşusunu gambazlamaya muhtaç edilmiştir. Gambazlayanların sayısı artar.
Çünkü sistem, dürüstlüğü cezalandırır, kurnazlığı ödüllendirir.
Eğitimli denilenlerin ordusu büyür. Diplomalar dağıtılır, ama bilgi dağılmaz. Dünya ortalamasının altında duran, ezberle yetinmiş, sorgulamayı unutmuş bir kalabalık. Okumuş ama düşünmemiş, öğrenmiş ama anlamamış.
Ve bu ordunun içinde, en yüksek sesle konuşanlar, genellikle en az bilenlerdir.
Bu tablo, bir ülkenin geçici sıkıntısı değildir. Bir toplumun, kendi kendini yavaş yavaş çürütmesidir. Çocuklar sokakta büyürken, büyükler “fon” diye avunurken, esnaf kepenk kapatırken, emekli tezgâh kurarken, yabancı ucuza çalışırken, görevli görevini unuturken, aracı üreticiyi ezerken… Kimse sormaz. Kimse sormaz, çünkü sormak, bir şeyin değişebileceğini ima eder.
Ve değişim, bu düzenin en büyük düşmanıdır.
Belki de en korkuncu şudur: Herkes bilir. Herkes görür. Herkes susar. Ve suskunluk, zamanla normalleşir. Normalleşen her adaletsizlik, bir sonraki adaletsizliğin zeminini hazırlar. Böylece sistem, kendi kendini besler. Çocuklar mendil satmaya devam eder. Fonlar havada uçuşmaya devam eder. Esnaf kepenk kapatmaya, emekli tezgâh kurmaya, aracı alıp satmaya, diplomalar dağılmaya devam eder.
Bir sabah yine kırmızı ışıkta durursunuz. Camınıza bir el uzanır. İncecik parmaklar, yorgun gözler. “Abi al” der. Siz de bakarsınız. Belki alırsınız, belki almazsınız. Ama o an, bir şeyin farkına varırsınız: Bu çocuk, sadece mendil satmıyor. Bu çocuk, bir ülkenin aynasını tutuyor size. Ve ayna, kırılmak üzere.
“Abi Al” diyen ve hayal kurmayı yasakladığınız çocukların dünyası ile ve sınırsız imkan sunulup dünyanın her bir yerinde okul okuyan gezen, dolaşan çocukların dünyası kimin başına yıkılır göreceğiz…