Senin olan ve olmayanın ayrımı
“Senin olan senden alınmaz, senin olmayan ise sana verilmez.” Yukarıdaki söz Abdülkadir Geylani’ye ait. Buna dair günümüze yorumlanmış biçimi üzerine ve özünden sapmamak üzere fikir oluşturmak istiyorum bu yazıda.
Hayatın en büyük yanılgılarından biri, her şeyi “elde tutma” ve “kaybetme” üzerinden okumaktır. İnsan bir ilişkiyi, bir fırsatı, bir makamı, bir sevgiyi kaybettiğinde çoğu zaman “elimden alındı” der. Oysa bu söz, tam da o noktada durup düşünmeyi teklif eder: Gerçekten senin olan bir şey senden alınabilir mi? Senin olmayan bir şey ise, sen ne kadar tutarsan tut, sana verilebilir mi?
Bu bakış, kaderci bir teslimiyet çağrısı gibi görünse de aslında derin bir sosyal ve psikolojik özgürlük alanıdır. Çünkü modern hayat bizi sürekli “daha fazlasını kapma”, “kaybetmeme” ve “başkalarının elindekine imrenme” üzerine kurulu bir yarışa sokuyor.
Sosyal medyada başkasının mutluluğu, ilişkisi, işi, bedeni sürekli gözümüzün önünde.
“Neden bende yok?” sorusu, zamanla “Benim hakkım olanı başkası aldı” zehrine dönüşüyor. Bu zehir hem kişiyi hem de toplumsal ilişkileri bozuyor: kıskançlık, suçlama, sürekli mağduriyet hali ve “hakkım gasp edildi” duygusu yaygınlaşıyor.
Oysa “senin olan senden alınmaz” demek, dışarıdaki sonuçlara değil, insanın kendi içindeki gerçek sahipliğe bakmayı gerektirir. Gerçekten sana ait olan bir sevgi, bir yetenek, bir huzur, bir yol… bunlar zorla elinden alınmaz. Giden şey, çoğu zaman zaten seninle kalıcı bağ kurmamış olandır. Aynı şekilde, sana yazılmamış bir ilişkiyi, bir başarıyı, bir konumu ne kadar zorlarsan zorla, o sana “verilmez”. Çünkü o senin yazın değildir; senin doğana, senin zamanına, senin ruh hâline uygun değildir.
Bu anlayış sosyal hayatta büyük bir rahatlama getirir. İnsan, her kayıpta “neden ben?” diye isyan etmek yerine “belki de o benim değildi” diyebilir.
Bu, umursamazlık değildir.
Aksine, gerçekten kendine ait olana daha derin bağlanmayı sağlar. İlişkilerde “sahip olma” yerine “buluşma” duygusu gelişir. İş hayatında “şu pozisyon bana verilmeliydi” takıntısı yerine, kendi emeğinin ve fırsatının peşinden gitme hali doğar. Toplumsal düzeyde ise sürekli mağduriyet dilinin, kıskançlığın ve “başkası yüzünden” suçlamalarının yerini biraz daha sükûnet ve sorumluluk alır.
Elbette bu söz, adaletsizliklere göz yummak ya da mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmez.
Haksızlığa karşı durmak, emeğin karşılığını istemek, hakkını aramak ayrı bir şeydir. Ama her kaybı, her reddedilişi, her “olmadı”yı kişisel bir gasp olarak görmek de insanı tüketir.
“Senin olan senden alınmaz” cümlesi, tam da bu tüketimi durduran bir iç ses gibi işler: Kaybettiklerinin peşinden koşarken asıl sahip olduklarını kaybetme.
Sonuçta hayat, sürekli elimizden alınanlarla değil, gerçekten bizim olanlarla şekillenir.
Olanı tutmaya çalışırken olmayanı zorla almaya çalışmak, hem insanı hem de etrafındaki ilişkileri yorar. Belki de en sağlıklı sosyal tutum, kendi gerçeğine güvenmek ve başkasının gerçeğine saygı duymaktır.
Çünkü senin olan zaten gelir, senin olmayan da gelmez. Ve bu, bir teselli değil; bir gerçekliktir.