İrfan Sarı

İrfan Sarı

Zemheriden Bahara…

Zemheriden Bahara…

Pazar kahvaltısından sonra Aynur, Makbule, Semra, Yade, Damla, Emrah, Emre ve ben, kahve içmek için biraz yürüdük. Bir bahçe duvarı yazısına denk geldim Güngör mahallesinde. Ne kış bitmiş ne de bahar gelmiş daha ama mayısın bilmem kaçıdır.

Yüksekova’nın çamurlu bir sokağında, beton bir duvarın üzerine aceleyle serpilmiş siyah harfler: Zemheriden Bahara…

zemheri.jpg

Sanki biri, donmuş parmaklarını zorla hareket ettirerek, nefesini avucuna hapsedip, son bir isyanı betona kazımış. Cümle yarım kalmış. Nokta nokta, bir yaranın açık ağzı gibi. Çünkü bahar hâlâ gelmiyor. Zemheri ise bitmiyor.

Burada kış, takvime meydan okuyor. Mart geçti, nisan eridi, mayısın ortasında bile rüzgâr hâlâ bıçak gibi. Dağlar, beyaz kefenlerini çıkarmıyor. Toprak, demir gibi sert; tohumlar içeride çürüyor, filiz vermeye korkuyor. Gökyüzü gri, ağır, üzerine çökmüş bir tabut kapağı. Sabahları evlerden çıkan duman, incecik bir feryat gibi yükseliyor da, gök yine duymuyor.

Elektrik kesintileri dur durak bilmiyor, odun fiyatlarıateş pahası, kömür stoklarda kalmamış, bir somun ekmek kaç lira olmuş… Hepsi zemherinin uzantısı, zemheri de iktidarın yorgunu.

İncecik kaldırımlara araçlar park etmiş, yollar kar ve yağmur suyu göletleri ya da kıştan kalma çamur. Bizimki zoraki bir yürüme biraz sonra kahve içeçeceğiz diyedir…

Yoksulluk burada sadece maddi bir yokluk değil; varoluşsal bir dondurucudur. Çocukların ayakkabıları neredeyse yok, annelerin umudu tükenmiş, babaların sırtı kamburlaşmış. Her sabah aynı betonlaşmış çaresizlik: iş yok, gelecek yok, sıcak bir ekmek bile lüks. Sermayenin ve onun bekçilerinin dayattığı bu sonsuz zemheri, sadece havayı değil, zamanı da donduruyor. Her geçen gün, bir parça daha can alıyor. Gençler ya yollara düşüyor ya da anakent gurbetine; kalanlar ise bu duvarlara yazıyor çığlığını.

Bahar ise gelmek istemiyor. Ya da ona izin vermiyorlar. Çünkü bahar, burada sadece çiçek demek değil. O, toprağın uyanışı, emeğin hakkınınarayışı, zincirlerin kırılışı olurdu. Bahar gelse, bu yoksunluk düzeni erirdi.

Bu yüzden bahar gelmiyor ve zemheri uzadıkça uzuyor.

Kar, yoksulluğun üzerine örtü oluyor; soğuk, öfkeyi uyuşturuyor zannediyorlar. Ama bilmiyorlar ki, en derin donmanın altında kökler hâlâ canlı. En çetin kış, en güçlü baharın rahmidir.

O duvar yazısını yazan, muhtemelen bir işsiz, bir anne, bir öğrenci ya da direnişin gölgesinde büyümüş bir genç. Adı yok. Ama adı halk. O, bu betona, sistemin dayattığı yüz yıllık zemheriye karşı en yalın, en çıplak itirazı bırakmış: “Yetti.”

Zemheriden Bahara…

O nokta noktalar, bizim dolduracağımız boşluklar. Orada, yoksulluğun kemirdiği midelerde, yoksunluğun soldurduğu hayallerde, donmuş parmakların bıraktığı izlerde saklı.

Bir gün, o gri duvarın önünden geçen herkesin içinden aynı cümle geçecek ve bu sefer yarım kalmayacak. Toprak çatlayacak, tomurcuklar zorla başını uzatacak, rüzgâr yön değiştirecek.

Çünkü tarih, en uzun kışların ardından en kızıl baharları doğurur.

Yüksekova’nın o duvarı bugün bir mezar taşı değil, bir doğum ilanıdır.

Zemheriden Bahara…

ve ötesine.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İrfan Sarı Arşivi