1. YAZARLAR

  2. İrfan Sarı

  3. İçerde kalan yazılar: Yalnızlık Konçertosu
İrfan Sarı

İrfan Sarı

Yazarın Tüm Yazıları >

İçerde kalan yazılar: Yalnızlık Konçertosu

A+A-

Düşünün: Güneşin inmeye üşendiği bir çukurun dibinde yalnızsınız. İlk başlarda, üst katın parmaklıklardan artan pencere camına vuruyor, oradan da ancak üçüncü metreden biraz daha aşağıya yansıyordur, şimdi artık yok. O yansımanın çarptığı yere biraz da alçak parmaklıklarımdan da destek alarak yüzüme denk gelmesini sağlıyordum. Güneş bütün sıcaklığı ile yüzüme çarpıp, deri gözeneklerimden, damarlarımı durmadan dolaşan kanıma iniyordu. Yüzüme çarpan o güneş içimi sımsıcak türkülerin söylendiği bir ezgihaneye çeviriyordu. Şimdi artık yok. Sanki oraya inip bir daha çıkamayacak kaygısı içindeydi. Oysa karanlıkları delip, karanlıkları devirip açıyordu dünyaya.

Yalnızlığa ne kadar kelime varsa ve hepsini giydirseniz de o yalnızdır. Cümlelerin arasına girdiğinizde ateşi yansımaya başlar. En önceki ya da en sonuncu kelime olması önemli değil, o cümle içinde çoğalıyor, canlanıyor ve bilemediğimiz anlamlarıyla anılarımıza hayranlıkla kaydolur. Bu anlatacağım tam böyle bir şey değil.

Yalnızsınız ya! Tek başınıza… Aslında bir dünya insanın hafızasında, düşünde, sohbetinizdesiniz ama yalnızsınız. Hani kalbiniz, hatırınızı kırıp küsmeye niyetlense, olduğunuz yere devrilirsiniz, kimse duymadan saatlerce öyle kalırsınız… Hani yaşamak için hâlâ şansınızın olabileceği saatler, çat kapı değil burası, programlı saati gelmeden mazgalı açan olmaz. Nasılsın diye soranın olmaz. Çay içmeye geleniniz yoktur. Biri bir şeyler soracak diye telefon edeniniz de yoktur. Bir vaktinde uykunun, “bu horlamıyor” diye merak edeniniz de yok… Yok işte! Çağrı zilinin düğmesine yetişemeyecek kadar hastasınız mesela! Uzanıp eliniz, parmağınız değmeden yıkılıyorsunuz oracığa. Saatler sonra belki, mektubun gelmiştir de mazgal açılır. Fakat mektubu okumaya fırsatınız yoktur, olmayacaktır da belki…

Ya da sabah çorbası dağıtıcısı “Çorbaa!” diye bağırmıştır. Uyku halinde gibi görünüyorsunuz ama hâlâ bir müdahale şansınız var ve takatiniz kıpırdamanıza izin vermiyor. “Uyuyor” deyip başka mazgala doğru yol alsa, sürse çorba kazanı yüklü ittirmeli arabasını. “İmdat!” diye bağıracak mecalde değilseniz ve son şans mazgalı kapatıp gitmişse…

Yalnızsınız… Yani tek başınıza, etrafınızda örülmüş duvarların çevrenizde beton imalatının içindeki demirlerden kaplı kirişler, demir kapılar…

Evet direniyorsunuz, öyle rap diye ölme niyetiniz de yok. Yalnızlığınızı kalabalıklaştırmak içindesiniz. Örneğin, öğlen öğününde verilmiş bir dilim limonun kabuğuna kadar olan içini yiyorsunuz, kabuğunu da, dökümden peteğin üzerine, kokusunu yaysın diye bırakıyorsunuz. Limonu bilirsiniz, tadı gibi ekşi ve ferahlatıcı bir de kokusu vardır. Isı vurdukça kabuktan sıyrılıp yükselir o limon kokusu. Onunla çoğalırsınız, bir koku konuk olmuştur, kendi aromasından ikram eder size ferahlığı. Mutlusunuz o kokuyu burnunuzdan çekip, içinize kadar misafir etmekten.

Anlıyorum, yalnızlıktan korkmamak gerekiyor; daha yapacak çok iş, çok hesap var ve sizin borçlu olduğunuz, umutlarını size bağlamış insanlar var. Zaten korkmuyorsunuz. Saatlerce oturup, nereden geldiğini bilmediğiniz bir uğur böceği ile konuşup onun her minik hareketine kadar inceliyorsunuz.

Üstündeki kırmızı renklerin üzerindeki siyah puanlar, tepe kamburundan aşağı eteklerine kadar pürüzsüz işçilikte aslında Vosvos (Volkswagen) en çok senden etkilenmiştir diyorsunuz. Neredeyse mikroskobik ayakları, elleriyle hayatınıza o kadar büyük bir yoldaşlık çoğulu getiriyor ki inanamazsınız!

Ama yalnızsınız, tek başınıza ve gökyüzünü başınıza dikine bakamadığınız sürece göremezsiniz. Ancak duvarları dere kumundan da beter bir kumla sıvanmış ve üstüne korkudan sararmış bir denizden beter renk…

Yoksa okuduğunuz romanın kahramanı ile annesi büyük bir alışveriş merkezine, alışverişe giderken siz de onlara eşlik edebiliyorsunuz, hatta sinemaya gidebiliyorsunuz, bilet almadan. AVM’de onca insanın arasına karışıp, özgürlüğünüzün hakkını veriyorsunuz. Kafede oturup sade bir kahve ile bir puro tüttürebiliyorsunuz. Karşı masadaki o gıcık adamların geyikleri sizi rahatsız da edebiliyordur. Kalkma isteğiniz ya da mecburiyetiniz yazarın ilhamına ve merhametine de kalmışsa o an oradasınız ve çok kalabalık bir ortam içinde hiç yalnızlık gelmez aklınıza. Ve yine kahramanın annesinin sürdüğü otomobile şimal rüzgârlarının estiği orman yolundan çıkıp uçsuz bucaksız bir düzlüğün içine ip gibi serilmiş yoldan etrafı kadife gibi sarmış yeşil dokunun hafifliğine bırakıyorsunuz kendinizi. Hayalleriniz, yeşil tonlu bir mevsim ve siz…

Yalnızlığınızı darmadağın etmek için pul sipariş etmişsiniz kantinden, burada böyle işler düzen! Mektup yazacaksınız kâğıdınız, kaleminiz ve zarfınız var. Mektubun gideceği yer, kişi ya da kişileri çok kalabalıklaştırabilirsiniz. Hasretleri, özlemleri, kavgayı, devrimi… Milyon kareden fazla milyonlarla kucaklaşırsınız. Kalem sizin elinizde kâğıt komuttan çıkacak sonuca göre, kayda geçeye hazır beklemektedir. Her ne kadar torbalar ve kamyonetler dolusu mektup yazılmıyorsa da, yine bu teknolojik devre rağmen klasmanından çok şey yitirmemiş mektup. Uzun uzun yazabilirsiniz. Edebiyat ve sanat çevrelerinin içine dalabilir ve onların o imgeli hayatlarının yaratıcı dehalarını tanıyabilirsiniz. Kalem sizin elinizde komut bekliyor ve kâğıt her darbesini kayda geçiyor ve siz tanımsız ve tarifsiz kalabalıksınız. O mektuplar… Tüm devlet sırlarını, tüm aşkları, tüm hasretleri bile bile, bazen gizli gizli getirip gönderilmiş mektuplar… “Yardım ve yataklık” yapmaktan asmalı! Yakmalı mektupları… Üstü pul pul, renk renk mektuplar…

Yine de yalnızsınız, kocaman bir dünya, milyonlarca kimselerin arasında yalnızsınız. Biraz ötenizde sesleri gelen araçları durduramıyorsunuz. Otoyol olsa gerek; durmadan geçiyor motor sesleri, “Dur! Dur!” diyemiyorsunuz. Gideceğiniz en uzak, en kısa yer neresiyse, oraya kadar götür diyemiyorsunuz. Tren de geçiyor! Benim diyen düdük sesinden. Hemzesine çıkıp ya beni de al ya da gitme, biç beni, ölümü gör demeye fırsat vermez bir yalnızlık var etrafınızda… Hâlbuki uçaklar da geçiyor üstünüzden, hem de çok alçaktan geçerken ve iniş hazırlığındayken ama “şüphelisiniz” ve yalnızlıkla cezalandırılmışsınız, hiçbir uçuşunuza müsaade edilmez. “Kuvvetli delilleri karartma” ihtimalim var. Yasalar bir insanın etrafını izole etme suretiyle adaleti sağlamaya gark etmiş, ne diyebilirsiniz ki? İnceleme dosyasında adınız, eşkâliniz tecelli edecek. Adaleti bekletiniz denmiştir sanki…

Yoksa hiçbir şüpheye yer bırakmadan, dudağınızda jilet gibi keskin ıslıklarla, yasadışı marşları çalıp gümbür gümbür kalabalıklara karışmak işten bile değil. Selvi boylum al yazmalımı da çalabilirsiniz, şöyle yüreğe damla damla buzlu su çarpar gibi, ürperten, üzen, alıp götüren o nağmeyi…

Bilirim; herkes aynı derecede özgür olamaz, en azından kendini aynı derecede özgür saymaz ve havaların durumuna ve kararsızlıklarının gelişimine bağlı olarak da herkes kendini aynı ölçekte köle saymaz pek tabi ki özgürlük başka şeydir, köle olmak başka ve yalnız olmak apayrı bir şey...

Tanımı öyle çok, öyle farklıdır ki yalnızlığın, bir mısrada da alabilirsiniz bir destan yazar gibi de. Bir delinin yalnızlığının şifresini kıran olmamıştır diye düşünürüm. Onun yalnızlığı bir can yırtılması gibi bir şeydir. Herkes anladığını sanır ama kimse anlayamaz. Tanrı en büyük, en ağır payı onlara bırakmıştır.

İşte öyle bir yalnızlık, bir taraftan fırtınalardan kaçıp gelip, sana sığınan yolcular, bir yandan içinizde, bardaktan boşalan su gibi…

Nem misali, rutubet hesabı, pastan da eskidir yalnızlık, çok eski…

Yani yalnızsınız! Mavi damarları olur ya insanın, baştanbaşa dolaşır da her bedende görünmez ama mavidir. İçinde dolaşan kan mavi… Deri altında kabarık ve ipek bir ibrişim gibi uzar. İşte akan o damarda ne zaman pıhtılaşır ve ne zaman durmadan seyreder bilinmez. Diyelim ki durdu, yalnızsınız ve bi’ santim kıpırdayacak hal kalmamıştır, bir parça direnç kalmamıştır bedeninizde. Haberi olsa birilerinin erkenden, belki diyorum damar yolun anjiyo yapılır ve açılır… Uzar bir miktar daha ömrünüz…

Ama yalnızsınız; direnmeye, yazmaya, nefes almaya, düş kurmaya, Devrim yapmaya yalnız ve cesur. Öfkesiz, kinsiz… Dolu sevda…

17 Aralık 2019

2’Nolu Kapalı C.İ.K. / C-26

Elazığ

Bu yazı toplam 4499 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.