Anayasa Mahkemesi kararı ve HDP’li olmak

Anayasa Mahkemesi kararı ve HDP’li olmak

İfade özgürlüğüne dayanan bir hakkı kullanarak AYM'yi eleştirmek herkesin hakkıdır. Herkes her zaman en sert bir dille eleştirilebilir, eleştirilmelidir. Ama siyaset düşmanlık üretmez.

Av. Fikret İlkiz yazdı:

Anayasa Mahkemesi HDP’li bir vekil için nasıl böyle bir hak ihlali kararı verir?

Siyasi parti olan HDP ve HDP üyesi partililere karşı toplumda düşmanlık yaratmak hukukun üstünlüğü ile bağdaşmaz. HDP’li olmaları nedeni ile politika gereği bile olsa “düşmanlık” ve husumet yaratan bir dil kullanmak hukukun üstünlüğüyle önlenmelidir. 

Üçüncü muhalefet partisi olan HDP’den ve Anayasa Mahkemesinden düşmanca söz etmek ve ayrıştırıcı bir dille kınamak hukuk adına utanç vericidir.

Anayasa Mahkemesi kararlarını beğenmeyebilirsiniz. Görülmekte olan bir dava hakkında nasıl karar vereceğine dair TBMM’de yorum yapılamayacağı gibi; yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına zaten uymak zorundadır (Anayasa madde 138).

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra TBMM’de milletvekilliğini yeniden kazanan HDP'li Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun vekil olmasının ardından yaptığı açıklamayla; (…)

“Tüm yargı kurumlarının görevi hakkı ve hukuku her makam ve mevkii karşısında korumak, hiçbir dayatma ve telkine aldırmadan millet nam ve hesabına güvence altında tutmaktır. Bölücünün hakkı olmaz, teröristin hakkı olmaz, ihanetin hakkı olamaz. Lafım Anayasa Mahkemesi’nedir.

Hak, çok geniş cepheli bir değerdir. Bu değerin yalnızca bir tarafını görmek hiçbir şeyi görmemektir. Anayasa Mahkemesi’nin, HDP’li Gergerlioğlu hakkında vermiş olduğu hak ihlali kararı milletin hakkına riayet ve hürmet değil, terörizme örtülü destektir.

(….) Çok geçmeden devreye giren Anayasa Mahkemesi, bu bölücünün “seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkıyla ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine, üstelik de bu şaibeli şahsa 30 bin lira manevi tazminat ödenmesine” hükmetmiştir. Yani tam bir haksızlık vücut bulmuştur.

Bizim Anayasa Mahkemesi’yle ilgili görüşümüz değişmemiştir. Bu mahkemenin yeni ve sivil nitelikli bir anayasa yazımıyla yeni baştan yapılandırılması millet vicdanının yegâne arzu ve beklentisidir. Bu kervan böyle gitmez, bu devran bu şekilde süremez.” (T24 16 Temmuz 2021)

Bu görüşe göre; bölücünün herhangi bir hakkı yoktur. HDP’li bir vekilin ifade özgürlüğü hakkı yoktur. Seçme ve seçilme hakkı hiç yoktur. Anayasa Mahkemesi haksız karar vermiştir. Kararıyla AYM terörizme destek vermiştir. 

İfade özgürlüğüne dayanan bir hakkı kullanarak Anayasa Mahkemesini eleştirmek herkesin hakkıdır. Kuruluşundan ve üyelerini seçimine kadar her kurum ve herkes her zaman en sert bir dille eleştirilebilir, eleştirilmelidir.

Ama siyaset düşmanlık üretmez. Hiçbir siyasi partinin üreteceği politika insanların birbirilerini onursuz ve haksız bırakması üzerine kurulamaz.

Her şeye düşmanlık ederek politika yapmak sadece kendi anlayışına yaşam hakkı tanımaktır, çoğulculuğa aykırıdır. Böyle bir anlayışın yaratacağı düzen demokrasiye, çoğulculuğa aykırı olur. Hukuk ve özellikle ceza hukuku düşmanların yok edilmesi için kullanılan bir yol, bir araç değildir.  

HDP’li iseniz eğer; bu parti ve üyeleri için demokratik toplum düzeni gibi bir kavram veya demokratik hukuk devleti veya hukukun üstünlüğü yoktur. Yaklaşımınız böyle olabilir.

Siyaseten eleştirebilirsiniz ve siyaset yapmak hakkınızdır. HDP karşıtı olan ve onu ezeli düşmanı ilan eden bir başka siyasi parti olan MHP; Anayasa Mahkemesi hakkında nasıl isterse öyle düşünebilir ve karşısında olduğu siyasi parti hakkında en sert dili kullanabilir. Bunu bir politika ve siyasi görüş olarak kabul edebilirsiniz.

Hukuk nereye kadardır?  

Acaba siyaseten böyle olan bir durum hukukta ve yargıda nasıl karşılığını bulmalıdır?

Yargı sadece bağımsız değil, tarafsızdır. Mahkemeler yargılama yapar. Görevleri yargılama yapmaktır, terörle mücadele etmek değildir. Terörle Mücadele Kanunu’na veya ceza kanunlarına aykırı eylemleri ve bu eylemlerinden dolayı hakkında suç iddiası ileri sürülen kişileri yargılar, hüküm verir.

Hukuk, hukukçular, yargıçlar; sadece siyasal iktidarın hukukuna hizmet etmez. Düzenin hukukçuları değildirler, zamana göre değişmeleri ve bu değişimin olabilirliği söz konusu değildir.   

Tarihte bunun aksine örnekleri görülmüştür, kalıntıları ve izleri günümüzün hukukudur.

Siyasi görüş olarak korunan ama demokratik hukuk düzenine aykırı olan siyasi faaliyetler yasalarda suç sayılıyorsa; zamana göre değişkenlik gösteren hukuk yoktur, olmamalıdır.

Bağımsız ve tarafsızlık gereği yargı; siyasal iktidarı hukukla sınırlandırabilir. 

Geçmişte düşmanlığın beslendiği toplumlar değişim geçirmeye başlayabilir. Kime göre ve kimin hukuku? Radikal bir biçimde ve sessizlik içinde derin adımlarla kök salan rejimlerin kötülükleri görülmüştür. Aslında hukuku kullanmakta ustalaşmışlardır ve yargı siyasetin duymak istediği sesler çıkarır, sahibinin sesi olabilir, buna uygun reformlar önerir, yargı reformları yapar.

Uyum sağlanması ve olması gereken insan haklarına dayalı hukuk olsa bile; tersi olur.   

Tarihte insan haklarının tam aksine örnekler vardır. Ders alınmalı, yeniden yaşanmamalıdır.  

Geçmiş zamanda ortaya çıkan Nazizm, ırk ideolojisi üzerine inşa edilmiştir. Bu rejimin yönlendirdiği ve uygulandığı bir “hukuk sistemi” yaratılmıştır. Günümüze kadar ulaşan kalıntıları siyasal iktidarların düşmanlıklarını ve onların hukukunu beslemeye yetiyor. Nazi rejiminin hukuk metodolojisi ve onun getirdiği sistem az bilinirdi. Ama hukukçular sayesinde ete kemiğe büründürüldü. Çok işe yaradı ve “hukuk” Nazi rejiminin çok işini gördü. Önce kimse aldırmadı ve iş işten geçtiğinde ise Nazi rejimi hukuku; herkesi sarsan gürültülerle birlikte barışa ve hayata karşı savaşları başlamıştı bile. Faşizm iş başı yapmıştı…

Hayata böyle bir rejimin önce siyasete ve sonra yargıya sinmesini nasıl sağladılar?

Tek kelime; Führerprinzip. 

Acaba bu tek kelimeyle Naziler ne demek istiyorlardı?

Hitler’in özel sekreteri Rodolf Hess tarafından Eylül 1934’te Nürnberg’de düzenlenen Nazi Partisi mitinginde ilan edilmişti:

“Parti Hitler’dir. Bununla birlikte Hitler Almanya’dır, tıpkı Almanya’nın Hitler olduğu gibi.”

İşte Führerprinzip budur. Rejimin anayasal nitelikteki “anayasal/kurucu” hukukun ilkesidir…

Nazi rejiminin hukukunun ne olduğunu bazı davalarda uzman tanıklığına başvurulan Köln Üniversitesi anayasa ve uluslararası hukuk otoritesi Prof. Jahreis durumu şöyle özetler: “Alman Reich’ında devletin tüm gücü, karar verme ya da yeni normlar belirleme iktidarı, bu gücü keyfi olarak kullanabilen tek bir adamın elinde toplanmıştır. Sadece ona bağlıdır.”

Naziler Führerprinzip yargıya nasıl uygulandı? 

Hansa Temyiz Mahkemesi Başkanıyken 31 Mart 1942’de “yargı reformu” için yazdığı Rothenberger Memorandumu sayesinde Adalet Bakanlığı Devlet sekterliğine tayin edilen Curt Rothenberger “Führer ilkesinin (Führerprinzip) yargıya nasıl uygulanacağı şöyle ifade etmişti:

  1. Hukuk, siyasi liderliğe hizmet etmelidir.
  2. “Führer en üstün yargıçtır, teoride hüküm verme yetkisi sadece ondadır”.
  3. 3.  “Führer’le doğrudan sadakate dayalı bir ilişkisi olan yargıç, Führer gibi karar vermelidir”

Sonuç olarak bir yargıç ve savcı için; “Führer bu davada nasıl karar verirdi ve benim nasıl karar vermemi isterdi” sorusuna yanıt arayanlar Führer için kararlar yazıyordu. Kanunlara aykırı bile olsa gerekçeli kararları Führerprinzip’e uygundu. 

Zamanla yazılı kanunlar bir yana bırakılacaktı, bıraktılar ve Nazi ideolojisinin gereklerine uygun yargılamalar yapıldı.

Nürnberg Mahkemesindeki davalarda yargılanan bu yargıçlar ve savcılar ahlaksızca savunmalar yaptılar. “Ülkemin yasalarını uyguladım”, “halkın sağlam vicdanına göre cezalandırmayı hak etmişti”, “yasayı yorumlarken hukuki kavramlara ideolojinin ve yeni devletin getirdiği değişiklikleri dikkate aldım”dediler…

Yargı reformu buydu. Yargı bağımsızlığı yoktu. Yargıçlar, savcılar ve Adalet Bakanlığı yetkilileri siyasi iradenin yaşama geçirilmesini sağlayan ve istenileni yerine getirmek üzere karar verenlerdi…

Bitmedi….

Hak edilen cezanın verilmesi, hukuka uygun ıslah veya eğitim amaçlı ceza verilmesi gibi geleneksel ceza anlayışı terkedilmiştir.

Basit bir şekilde açıklanacak olursa cezalandırma; “istenmeyenleri” toplumdan çıkarmak, dışlamaktır, gerektiğinde Führerprinzip nedeniyle ölüm cezası ile öldürmektir.

Bu amaç Joseph Goebbels tarafından Temmuz 1942’de şöyle formüle edilmişti:

“Yargıç karar verirken yasadan ziyade suçlunun yok edilmesi gerektiği fikrinden yola çıkmalıydı…Devlet iç düşmanlarını en verimli şekilde uzaklaştırmalı ve tamamen yok etmelidir. Yargıcın sanığın suçluluğun ikna edilmesi gerektiği fikri tamamen terk edilmelidir. Yasanın yönetiminin amacı ilk etapta misilleme, hatta iyileştirme değil, devletin sürdürülmesiydi. Kişi hukuktan değil, insanın yok edilmesi gerektiği kararından yola çıkmalıdır.” 

Anayasada değişiklik yapmayı yeniden ve yeniden neden istemektedirler?

Yeni bir hukuki düzen yaratmanın kime yararı vardır? 

Ölüm cezasının yeniden geri getirilmesini istemek nasıl bir istektir? 

Ulasalüstü sözleşmelerden çıkmanın bu kadar kolay olduğu hukuki düzen neye yarar? 

Birçok siyasal karara uyum sağlamak için düzene uygun kafaların hukuku yargı reformu sayılır mı?

Hukukun eğilip büküldüğü günlerde düşman ceza hukukunu yeniden düşünmenin zamanıdır.  

Etiketler : , , ,

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.