Yol, hız, yağış…
Şimdi mezarlıktan dönüyoruz.
Sulusepken bir kar yağışı var. Atmosferde sert bir soğuk hâkim desem yeridir. Yollar adeta kar çamuru deryası diyebilirim.
Mezarlık ovanın doğusundan bir burun gibi uzanıyor, batı yönünün içine doğru.
Şemsiyeler tepede, bereler başta, yağmurluklar giyilmiş; kimi kızgın yüzler, kimi üzgün ve yer yer ağlak, yer yer feryat figan…
Ama çoğunlukla matem havası.
Nasıl olmasın?
Üç can, oruç ayının bayrama yakın bir öğlen sonrasında, adına “kaza” denecek bir yol seyahatinde, hayatın en yaşanacak yaşlarında öldüler.
“Öldü” demeye kıyamadığımız yaşlarda hem de…
Bir çekirdek aile. Anne… Baba… Ve kızları…
Mezarlıkta ve sosyal medya paylaşımlarından gördüğüm kadarıyla bir şehir ölmüş… Herkesin canı acıyor. Çoğunun konuşmaya mecali yok. Dokunsan ağlayacak gibi herkes.
Nasıl acımasın canları?
Yol hikâyeleriyle insanları hipnoz eden iktidarın yaptığı “bir yol seyahatinde” üç canlarını kaybetmişler.
Bir aile; hayalleri, umutları, gelecekleriyle beraber bir yol cinayetinde hayatlarını kaybetmiş.
Kahrolmaz mı insan?
Yol “hız” uyarısı, hava koşulları uyarısı olmayan bir yolda seyahat eden bir tır ve otomobil, alınmayan önlemlerden dolayı çarpışıyor…
Ölümlere, yaralanmalara, uzun uzun yaşanacak travmalara davetiye çıkaran yollar.
Memleket bu mevsimde yağışlara, buzlanmalara, toprak kaymalarına, taş düşmelerine bu kadar yakınken bir uyarı yapılmaması hayra yorumlanamaz.
Kısmi standartlara yakın, kısmi standartların altında olan bu yollar yakın bir geçmişte “Çirk”, “Karay” ve şimdi de “Atsız” ailelerine mezar oldu. Geride kalanların yıllar boyu sürecek travmalarını saymıyorum bile…
2025 yılında Türkiye genelinde kayıtlara “trafik kazası” olarak geçen kazalarda 3 bin 481 kişi yaşamını yitirmiş ve 460 bin 593 kişi yaralanmış.
Bu istatistik bile insan hayatının önemine dikkat çekmeyen bir devlet yönetimini işaret ediyor.
Annemiz, babamız, evladımız ve biz her gün ölüyoruz, geride kalanlarımız yas tutuyor.
Neredeyse ömrümüzün tüm zamanlarında yas tutuyoruz, matem içinde yaşıyoruz.
“Kaza” sonrası raporlarında, ölüm hâllerinde sigorta, açılan kamu davalarında bu ailelerin yakınları ve yaralı kalanların kendisi ise yıllarca süren hak mücadelesi veya savunma pozisyonlarıyla cebelleşiyor. Bu da vicdanın zedelenmesine, güvenin ortadan kalkmasına neden oluyor.
“Güven” ne garip bir cümle ya da “vicdan” ne anlaşılmaz bir argüman.
Seyahat özgürlüğü alanında ölmek ise çok çarpıcı ve yaralayıcı duruyor.
Nasıl anlatsam bilmiyorum? Kara yollarında seyahat ederken tırların dorselerinde hâlâ güvenlik bariyerinin olmayışı düşündürücü ve düşündürücü olduğu kadar da öldürücüdür.
Basit gibi görünse de hız limiti uyarı levhalarının olmayışı da…
Yere göğe sığdırılamayan “yol” propagandalarını duymayan kalmamıştır.
Buna rağmen bu kadar kazanın oluşunu engelleyecek önlemler niye alınmaz, açıkçası düşündürüyor.
Mevsimsel değişimler bırakın teknolojinin geldiği düzeyde “hayat edinimlerinden” bile rahatlıkla anlaşılabilir bir durumdur. İklim koşulları ha keza. Bundan “kaza” çıkarmak doğru değil.
Eğitim aşamasında eksiksiz, bilimsel sürücü eğitimleriyle profesyonel sürücüler yetiştirmek ve yol kusurlarını standartlara kavuşturan nitelikli mühendislerin ellerine teslim edilmesi bir arzudan çok gereklilik gibi duruyor.
Yoksa acılar yaşamaya devam ederiz!
Şimdi bu durumda “Karayollarını mı? Yerel iktidarı mı? Siyaset kurumunu mu? Denetim kurullarını mı? Devletin kendisini mi? Yoksa iktidarı mı?” sorgulamalıyız diye bir soralım kendimize…