İbrahim Genç

12 Eylül’den arta kalan

12 Eylül 2011 Pazartesi 21:11

Ülkeleri ilerleten ve toplumların refah seviyesini yükselten en önemli nedenlerden bir tanesi geçmişte yapılmış hatalarla yüzleşmektir. Bugün yüzümüzü döndüğümüz ve demokrasinin beşiği olarak gördüğümüz birçok Avrupa ülkesi, faşizm ve diktatörlükler deneyimini yaşayıp bir felaketi ancak gördüğünde kendine gelebilmiştir. Tabii sadece geçmişin hatalarını görmediler, gördükleriyle yüzleştiler. Bunun için de uluslararası denetim mekanizmaları devreye sokulmuş, komisyonlar kurulmuştur. Sonraki süreçte birçok toplum, kendilerine darbelerin karanlık günlerini yaşatan darbecilerle hesaplaşmıştır.

Ülkemizde ise 12 Eylül 1980 askerî darbesi gibi toplumun her kesimini etkileyen bir darbe yaşanmasına rağmen başta ülke gençliği olmak üzere sistemde kendine yer bulanlar susmayı tercih etmişlerdir. Bugün, 12 Eylül darbesiyle birlikte yapılan işkenceleri çeşitli belgesel ve tanıklıklarla görebiliyoruz. Buna rağmen Türkiye halkı, ya işin ciddiyetini anlamakta zorlanıyor ya da vahşeti sessizliğiyle onaylayıp sisteme dâhil olmayı tercih ediyor.

Oysa bilinir ki 17 yaşında ve suçu işleyip işlemediği bile kesin olmayan Erdal Eren ve onunla birlikte 50 kişi asılmış. Yüzbinlerce insan gözaltına alınmış, yüz binlercesi fişlenmiş, binlercesi vatandaşlıktan çıkarılmış... Kimi işkencelerde ölmüş, kimi açlık grevinde... Kimine coplarla tecavüz edilmiş, kimine fare yedirilmiş, kiminin başı lağım sularına sokulmuş... Kimi, işkencelerin bütün ağırlığında geceyi “Xwedî, Xwedê ma qey me Mehemed kuştiye? (Allah’ım suçumuz Hz. Muhammed’i öldürmek mi?)” çığlığıyla parçalamış, kimi de Türkçe bilmeyen annesiyle konuşamadan öylece ağlamış çaresizlik içinde. Hele bir anne ya da oğlu Kürtçe konuşsundu... Konuşmanın formülü görüş kabinlerinin üzerinde yazılıydı: “Türkçe konuş, çok konuş!”

Bütün bunlar ve daha fazlası Türkiye’de yaşanmasına rağmen 12 Eylül’ün artığı olan zihniyet hâlâ bunların yapılmasına haklı bir gerekçe bulmaya çabalayabilmektedir. “Netekim” bu zihniyetin yaratıcısı bizzat “Asmayalım da besleyelim mi?” vecizesiyle bunun dışavurumunu yapabilmektedir. Toplum da nasıl hak vermesindi? Bölücüler, teröristler, dış güçler ülkeyi karıştırırken; sokakta insanlar vurulurken... Oysa toplum, yanılmaktaydı; bizzat kendilerini “kurtarmaya” gelenler, topluma bol bol din ve milliyetçilik afyonu vererek ülkeyi ABD direktifleriyle yönlendiriyorlardı. Bununla ilgili ilginç bir nokta Erdoğan Aydın’ın Demokrasinin Dayanılmaz Ağırlığı kitabında şöyle anlatılır: “ABD Genelkurmayı’ndan bir general, Darbe’nin dünyaya ilan edildiği dakikalarda ABD Milli Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Şefi Paul Hanze’ye; ‘Paul, seninkiler nihayet yaptı’ der. Hanze’nin ‘Neden söz ediyorsun’ şeklindeki sorusu üzerine general, ‘Senin generaller Türkiye’de darbe yaptı’ diye tamamlar sözünü.” “Netekim” Kenan Evren’in “Darbe ortamını olgunlaştırabilmek için sıkıyönetim güçlerini hareke geçirmedim” şeklindeki demeci de 1980 darbesinin gayet planlı olduğuna işaret ediyor.

Kendilerini Atatürkçü ve milliyetçi olarak görenlerin ABD direktifleriyle yaptıkları 12 Eylül 1980 darbesi, özellikle Kürtleri ve solcuları bertaraf etmeyi amaçlamıştı. Çünkü ABD emperyalizmine karşı Türkiyeli solcular ancak ses çıkartıyorlardı. Tabii ki ABD’nin ülkemiz ve Ortadoğu üzerindeki politikasına karşı çıkan sol kesimin bertaraf edilmesi zaruriydi. Böylece darbe, gençliğin üzerinden adeta bir buldozer gibi geçmiş ve sol gruplar kendilerini uzun süre toparlayamamıştı. Bu darbenin sonucu olarak Kürt solu kendi yolunu çizmiş ve bugüne değin Türkiye solunun lokomotifi durumuna gelmişlerdir. Çünkü Kürtlerin yaşadıkları Diyarbakır Cezaevi cehennemi yeni ve uzun bir sürecin başlangıcı olmuştur.

Bu noktadan hareketle özellikle üzerinde düşünülmesi gereken nokta, Darbe’nin bize kaybettirdikleridir. Toplum olarak kaybettiklerimizin başında “okuma, araştırma, düşünme ve sorgulama” yetisi gelmektedir. Bu, bizzat sistem eliyle gençlerin politik bir kişiliğe sahip olmaması için futbol ve televizyonlardaki özendirici kültürün empoze edilmesiyle yapıldı. Öyle ki gençlik denince akla durmadan tüketen, tek tip giyinmeye çalışan, “cep aran” kampanyalarıyla sürekli konuşturulan, okumayan ve bu yüzden ülke meselelerine kafası basmadıkça militarizme ve milliyetçiliğe sarılan bir yığın gelebilmektedir. Çünkü ülke sorunlarının bir düşünme süzgecinden geçirilmesi zahmetli bir iştir, biraz bilgi ister; ama şovenizmmilliyetçilik en zahmetsiz yoldur. Bunun yapılabilmesi için de ülkemiz gençliğinin kitapgazete okuryazarlığındaki rezilliğe bakmamız yeter.

Oysa ülke olarak okuryazar oranımız, üniversite mezunu oranımız her geçen gün artıyor. Buna rağmen gençlik neden bir teba-kul gibi davranıyor? Bu konuda Bertrand Russell’ın güzel bir sözü vardır: “İnsanlar bir deha olarak doğarlar ama eğitilerek aptallaştırılırlar.” Ülkemizde Darbe ürünü YÖK dururken, üniversiteler mali ve yönetim konusunda yeterince özerk değilken akademilerimizde nasıl özgür düşünce üretilebilir? YÖK Kanunu ta başından itibaren bir üniversiteli profili çizmiş kendi kanununda. YÖK Kanunu’nun ilk maddelerinde öğrenci yetiştirilmesinin ana ekseni “Atatürkçü ve Türk milliyetçisi” gibi şeyler oluşturuyor. Ancak 5. Madde’de bilimle ilgili bir şeyler görebiliyoruz. İşte bu kurum ve kanunların artığı da bugünün okumayan ve okumadığı için bilmeyen; bilmediği için üretmeyen gençliktir.

Bütün bu yaşananlardan sonra ülke olarak geriye dönüp devletin içindeki sakat zihniyetin yaptığı bütün yanlışlarla, katliamlarla ve işkencelerle yüzleşmemiz gerekir. Bunu yapabilmemiz için devleti kutsallaştırmaktan vazgeçmeliyiz. Hiçbir şeyin insanın yaşamından daha değerli ve kutsal olamayacağını artık kavramalıyız. Yoksa dinî ve milli körlük ancak her zaman oyuna getirildiğimiz bir meziyetimiz olacaktır. Türkiye’nin gelişmesi için gençlik olarak 12 Eylül 1980 darbesini çok iyi anlamalı ve bu darbenin ürünü olan anayasamızın değiştirilmesine; Kürt sorununun diyalogla çözümüne taraftar olmalıyız.

Bu yazı toplam 5055 defa okunmuştur
slm
 // Yıldırım Türker
Bugün Yıldırım Türker'in Erdal Eren'le ilgili yazısını okudum ve o kadar ağladım o kadar ağladım ki......
12 Eylül 2011 Pazartesi 22:04