Tuncay Çelik

Tuncay Çelik

Kültürden gösteriş çılgınlığına...

Kültürden gösteriş çılgınlığına...

İnsan ne zamandan beri birlikte eğleniyor, ne zamandan beri bir ritmin etrafında toplanıp omuz omuza veriyor, hiç düşündünüz mü?

Bazen bugünkü düğünlere bakarken bunu düşünüyorum. Yüzlerce insan aynı müziğin peşinden gidiyor, aynı ritme ayak uyduruyor, birbirinin elini tutup omuz omuza veriyor ve birkaç saatliğine de olsa aynı duygunun içinde buluşuyor.

Acaba bu hâlimiz ne kadar yeni?

Yoksa mağaralarda yaşayan Neandertal atalarımızın da “Dê rabin govendê” deyip herkesi peşine takan biri var mıydı?

İllaki vardı ama kanıtlayamam.

Belki onların düğün salonları yoktu ama kim bilir, belki de ateşin etrafında bir mamut avladıktan sonra avı kutlamak için halay çekiyorlardı.

Şaka bir yana, insanın birlikte olma, kaynaşma ve mutluluğunu paylaşma ihtiyacı sanırım ilk insanlardan beri var. Onca şey değişti ama insanın bir başkasının elini tutup omuz omuza vererek aynı ritme ayak uydurma hâli pek değişmedi sanki.

Bu sene Gever’de uzun bir süre bulunduğum için, bizim için en önemli sosyalleşme alanlarından ve kültürel etkinliklerimizin başında gelen düğünlere bol bol gitme fırsatım oldu. Çocukluğumdan beri düğünlere karşı tuhaf bir ilgim vardır. Ama ömrü hayatımda daha tek bir düğünde bile halay çekmemiş biri olarak bunu söylemem biraz ironik sanırım.

Katıldığım çoğu düğünde insanları izlerken kendimi çocukluğumun içinde dolaşırken buldum. Fakat her defasında bir şeyin eksik olduğunu hissediyordum.

Bir şey vardı.

Ama ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum.

Ta ki geçen gün YouTube'da Afrika’daki bir kabilenin bir ritüel sırasında yaptığı dansı görene kadar.

İnsanlar dans ederken büyük bir ciddiyet ve muhteşem bir uyum içindeydi. Sanki gösteri yapmıyor, hayatın kendisini olduğu gibi ortaya koyuyorlardı. Gösteriş yoktu. Dans edenlerle onları izleyenler arasında da kesin bir sınır yoktu. Dans edenleri izleyen kalabalığın zaman zaman onlara eşlik etmesi, aslında onların da o dansın bir parçası olduğunu hissettiriyordu.

İşte o an, düğünlerde yıllardır hissettiğim ama adını koyamadığım şeyi biraz olsun anladım.

Kültür ile gösteriş arasındaki fark.

Bizim kültürümüzde düğün; birlikte olmak, paylaşmak, el ele vermek, birbirinin yükünü almak ve sevinci çoğaltmaktı. Şatafat, lüks, abartı ve sırf hava atmak için yapılan onca şey ise kültürün kendisi değil, sonradan üzerine giydirilmiş bir gösterişti.

Belki de asıl mesele buydu. Kültürü yaşamakla, kültürümüzü başkalarına göstermek arasındaki farkı unutmuştuk.

Ve bu bana çocukluğumdan kalan bir düğün anısını hatırlattı.

1990’ların sonlarıydı. Yedi ya da sekiz yaşlarındaydım. Soğuk aylardan biriydi. Bir akrabamızın köyde düğünü vardı. O zamanlar bugünkü gibi düğün salonları hayatımızın vazgeçilmezi değildi tabi. Köyde insanlar düğünlerini kendi imkânlarıyla, çoğu zaman imece usulüyle yapardı.

Bizim akrabanın düğünü de havanın soğuk olması nedeniyle bir ağılda yapılmıştı.

Bugün söyleseniz insanın aklına önce, “Ağılda düğün mü olur?” sorusu gelir. Ama o zamanlar köy hayatının olduğu yerlerde bu gayet normaldi.

Hatta şimdi dönüp düşündüğümde, o ağılın içinde bugün birçok düğün salonunda bulamadığım bir samimiyet olduğunu düşünüyorum.

Bu arada yanlış anlaşılmasın arkadaşlar, “Gidin yine ağılda düğün yapın” demiyorum. Sadece bazen insan, o eski düğünlerin neden daha samimi geldiğini düşünüyor...

Evet, şov yoktu. Şatafat yoktu. Kimin düğününün daha büyük olduğu üzerine bir yarış da yoktu.

Bugün sıkça duyduğumuz “aşiret düğünü” diye tarif edilen o gösterişli dünyanın da henüz böyle bir karşılığı yoktu.

Aile büyükleri vardı, ağalar vardı elbette. Ama herkes ağa değildi, her parası olan da aşiret lideri değildi. Kendi çevresinde saygınlığı olan, kendi mütevazı ağalığını ve aile büyüklüğünü yaşayan insanlar vardı.

Onların saygınlığı da bugün olduğu gibi kaç kişinin telefonuyla görüntülendiğiyle, düğünün ne kadar görkemli olduğu ya da sosyal medyada ne kadar konuşulduğuyla ölçülmüyordu.

Belki de o yüzden, şimdi geriye dönüp baktığımda o küçücük ağıldaki köy düğününü olduğundan daha büyük hatırlıyorum.

Evet, TikTok yoktu.

Facebook yoktu.

Instagram yoktu.

Haaa, az kalsın unutuyordum…

Düğüne gelen bazı insanların birkaç dakikalık bir gösterinin parçasıymış gibi ağır çekimlerde yürütüldüğü, bakışların sertleştirilip bedenlerin olduğundan daha büyük gösterildiği, gelinlerin ise Kapalıçarşı’daki kuyumcu vitrinleri gibi ışıklar altında boy boy sergilendiği prodüksiyon sayfaları da yoktu.

Hele halay çeken kadınların kameralarla yakın plana alınıp, bedenlerinin, kıyafetlerinin ve birkaç saniyelik hareketlerinin izlenme uğruna birer tüketim nesnesine dönüştürüldüğü videolar hiç yoktu.

İşin en büyük çelişkisi ise bütün bunların “kültür” adı altında yapılmasıydı.

Arkadaşlar, kültür insanı vitrine koyup seyrettirmek değil; insanları birbirine bağlayan, birlikte yaşanan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir şeydir. Biz ise zamanla kültürü yaşamaktan çok göstermeye, göstermekle yetinmeyip pazarlamaya başladık. Peki kültürü yaşamak yerine onu seyredilecek ve tüketilecek bir ürüne dönüştürdüğümüzde, geriye gerçekten kültürden ne kalıyor?

Eskiden düğün, zarafetin ve sadeliğin içinde yaşanan ortak bir sevinçti. Bugün ise bazı düğünlerde birkaç dakikalık görüntü, koskoca bir kültürün yerine geçiriliyor ve “Kürt düğünü” diye dünyaya servis ediliyor.

Reyting ve izlenme uğruna hazırlanan bazı videolarda Kürt düğün kültürünün bütün çeşitliliği neredeyse birkaç klişeye sıkıştırılmış... gösterişli araçlar, pahalı kıyafetler, kalabalıklar ve kameranın karşısında birkaç saniyeliğine mafyatik bir role bürünen insanlar...

Sanki Kürt düğünü demek; kimin arabası daha pahalı, kimin üzerindeki altın daha fazla, kimin etrafında daha kalabalık bir ekip var ve kimin kameraya daha sert bakabildiğiyle ölçülüyormuş gibi.

Halay, müzik, birlikte olma, dayanışma ve o kültürün asıl ruhu ise bütün bu gösterinin arasında neredeyse görünmez hâle geliyor. Aşiret düğünü denilince insanların aklına önce bunların gelmesi de belki tam olarak bu yüzden ne yazık ki.

Bütün bunları görünce insan ister istemez kendine şunu soruyor arkadaşlar:

Biz gerçekten kültürümüzü mü yaşatıyoruz, yoksa giderek kendi kültürümüzün pazarlamacısına mı dönüşüyoruz?

Oysa bizim çocukluğumuzda kimse düğüne giderken, “Acaba kaç kişi bunu görecek?” diye düşünmüyordu.

Annelerimiz ineklerini sağar, tandırda ekmeğini pişirir, bütün günün telaşından sonra yüzlerine abartılı bir makyaj yapmak yerine gözlerine bir kilê sûphanî yani sûrme çeker, kiras û fistanlarını giyer ve düğüne giderlerdi.

Sadelik vardı.

Ama o sadeliğin içinde bir zarafet de vardı.

Kimse onu özellikle göstermeye çalışmıyordu. Belki de güzelliği biraz buradan geliyordu.

Anlayacağınız, düğün düğündü.

İnsanlar gerçekten eğleniyordu.

Sanki herkes aynı anda aynı şeyi anlatıyordu.

Ama konuşmadan ve göze sokmadan...

Bir de kolektif bir müzik vardı.

Bugünkü gibi ortaya kurulmuş bir sahne, kocaman hoparlörler, orkestra ya da doların miktarı kadar ateş böceği gibi parlayan; sanata dair pek bir şey yapmadan sahnede anlamsız sesler çıkaran ve sürekli değişen sanatçılar da yoktu.

Kadınlar ve erkekler Hakkâri yöresine ait şeşbendîleri, şêxanîleri, bablekan gibi govend şarkılarını karşılıklı söylüyor, birbirlerine eşlik ediyor, ritmi de biraz kendi içlerinden çıkarıyorlardı.

Bir tını değişiyordu, halayın hareketleri de değişiyordu.

Başka bir tını başlıyor, insanlar sanki o tınıyı bedenleriyle biliyormuş gibi ona ayak uyduruyordu.

Ben ise bütün bunları sadece seyrediyordum.

İşte böyle bir düğünde, hayatımda ilk defa gördüğüm bir halayla karşılaşmıştım.

Akrabalarımız Baso denilen bir halay çekiyordu.

Kadınlar ve erkekler birlikteydi. Bir sola, bir sağa gidiyorlar; dizlerini büküyor, bazen öne, bazen geriye doğru ritmik hareketler yapıyorlardı. Tam öne geldiklerinde birlikte öne eğilip ayaklarını yere vuruyor, ardından aynı uyumla geriye doğru gidiyorlardı.

Hareketler o kadar uyumluydu ki, yedi sekiz yaşındaki hâlimle gözlerimi onlardan alamıyordum.

Bana büyüleyici gelmişti. O gece gördüğüm bu görüntü, nedense hafızama kazınmıştı.

O zamanlar elbette bunların hiçbirini düşünmüyordum. Benim için sadece insanların birlikte oynadığı güzel bir halaydı. Yıllar geçtikçe, çocukken farkında olmadan izlediğim şeyin aslında bir kültürün parçası olduğunu anlamaya başladım.

Bir tınıdan diğerine, bir hareketten başka bir harekete geçen; insanların birbirinden öğrenerek yaşattığı bir kültür...

Birileri bir tını söylüyor, başkaları ondan bir şey öğreniyor. Bir hareket başka bir yere taşınıyor, bir türkü başka bir dilde söyleniyor. Yıllar geçiyor, ilk nereden çıktığı unutulabiliyor.

Ama oyun yaşamaya devam ediyor.

Belki de bu yüzden bugün dönüp baktığımda, o gece gördüğüm Baso'yu sadece bir halay olarak hatırlamıyorum. O halayın içindeki insanların kültürümüzü en sade ve sahici hâliyle yaşayışını hatırlıyorum. Çocukluğumdan bugüne kalan o görüntü, şimdi bana sadece bir düğünü değil, kaybetmeye başladığımız bir samimiyeti hatırlatıyor.

Gösteriş büyüdükçe samimiyet küçülmüş gibi geliyor bana. Eskiden insanlar halayı paylaşmak için değil, gerçekten birlikte olmak için çekerdi. Bir türkü telefondan açılmaz, birinin sesinden yükselirdi. Şimdi ise bazen müzikten çok kameralar, halaydan çok görüntü, birlikte olmaktan çok görünmek öne çıkıyor.

Bugün düğünün kendisinden çok nasıl göründüğü konuşulabiliyor. Kaç kamera olduğu, ne kadar takı takıldığı, hangi arabanın geldiği, kimin ne giydiği, görüntünün sosyal medyada ne kadar ilgi gördüğü...

Çocukken gördüğüm o düğünde ise insanlar sadece anın içindeydi. Aynı sofraya oturuyor, aynı türküyü söylüyor, birbirinin elinden tutup halaya giriyordu. Kimse kendisini başkasına göstermek için yaşamıyordu. Belki de o görüntünün yıllar sonra bile aklımda kalmasının sebebi buydu.

İşte benim itirazım abartılı gösterişin kültür diye gösterilmesine arkadaşlar.

Kültür paylaşır, gösteriş sergiler.
Kültür bir araya getirir, gösteriş kıyaslar.
Kültür “biz” der, gösteriş “ben” der.

Elbette zaman değişiyor, düğünler de değişecek. Mesele eski düğünleri aynen geri getirmek değil. Mesele, kültürün yerine gösterişi koyup sonra da buna kültür demek.

Kültür; kaç kameranın olduğu, ne kadar para harcandığı ya da kaç kişinin seni izlediğiyle ölçülmez. Kültür, insanın yanında duran insanla kurduğu bağdır. Birlikte söylenen türküdür, aynı sofraya oturabilmektir, birinin elinden tutup halaya girebilmektir.

Çocukken bunun adını bilmiyordum. Sadece insanların birlikte oluşunu ve o düğündeki sıcaklığı hatırlıyordum. Şimdi geriye dönüp baktığımda, Baso'nun neden hâlâ aklımda kaldığını daha iyi anlıyorum.

Ben bir halayı değil, insanların kültürünü göstermek zorunda hissetmeden yaşadığı bir zamanı hatırlıyorum.

Ve insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor arkadaşlar...

Behdînan’ın, özellikle Colemêrg’in yüzyıllardır düğünlerinde yaşattığı govendler, stranlar ve kilamlar varken, neden bugün kendi düğünlerimizde bunlara eskisi kadar yer vermiyoruz? Kültürümüz elimizden alınmadı belki; ama onu yaşatmak da bizim sorumluluğumuzsa, yarın çocuklarımıza ne bırakacağız? İnsanların aynı sofrada buluştuğu, birlikte stran söylediği, el ele govend çektiği ve geleneği hayatın içinde yaşattığı bir kültür mü; yoksa geleneğin içinin boşalıp sadece görüntüsünün kaldığı, kültürden çok gösterişin öne çıktığı bir düğün anlayışı mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Tuncay Çelik Arşivi