1. YAZARLAR

  2. İrfan Sarı

  3. İçerde kalan yazılar: Kırk Saniye ve Sonrası
İrfan Sarı

İrfan Sarı

Yazarın Tüm Yazıları >

İçerde kalan yazılar: Kırk Saniye ve Sonrası

A+A-

Cumayı, Cumartesiye bağlayan gece resmî açıklamalara göre 20.55’te, Elazığ ilinde bir yer sarsıntısı gerçekleşti. Yerin yedi metre altında diyenler ile on metre derinde diyenler gibi, derinliği daha aşağılara çeken; her kafadan bir ses çıktı. Kırk saniye süren bu sarsıntının hemen ardından yine yıllar yılı söylenen ifadeler kendini yeniden tekrarladı. Depreme hazırlıklı olmamakla birlikte, dünyada gerçekleşen toplam depremlerin beşte birinin yaşandığı bir kara parçasından, imar kanunlarının bu gerçeklikten uzak olduğu vurgulandı. Üstelik bu ifadeleri kullananlar depremlerle ilgili ihtisas yapan bilim insanları. Devletin okullarında resmî olarak verilen mevzuatları öğrenmiş ve bu konuda kendi özel çabalarıyla, araştırma yapmış bilim insanları bu ülkede neden dinlenilmiyor sorusu da bu depremle birlikte bir kez daha gündemdeki yerini almış durumda.

Yerel yönetimlerin, imar uygulamalarında bu denli bariz hatalı yapılara izin veriyor olmaları da ayrıca tartışılması gereken önemli bir başlık olarak yerinde duruyor. Türkiye’de bilim insanlarının, depremin ‘geldi geliyor’ diye bas bas bağırdığı bütün zamanlarda, yönetimlerin/iktidarların bu söylemleri kulak kapatmaları oldukça düşündürmektedir. Hele en üstün yetkili ağızların, doğal felaketi “kader” diye tanımlıyor olması felaketin bir başka izahı olarak yer etti. Hani kimse bu doğal felaketi durdur dememişken, felaketi yorumlayanlara bıçak ağzı çıkışla cevap olunması tam bir akıl tutulmasıdır.

Bir deprem olmuş, binalar yıkılmış, kış gününde insanlar dışarılarda hayata tutunmaya çalışmış ve bu olup bitenler devlet eliyle, yine insanların verdiği vergilerle yardım yapılması lazımken, siyasi varlıklarını var etmek için bir algı yaratmak, meseleyi karartmak adeta görünmez kılma çabası tanımsız kalıyor.

Depremi bütün paniği ve korkusuyla kırk saniye boyunca, hapishane duvarlarıyla çevrili hücrede, hücre arkadaşım ve onlarca, hücrede, hüküm çeken insanlarla yaşamış biri olarak, o anları çaresiz bir şekilde belleğime kaydetmiş durumdayım. Kapılar kapalı, çıkışı olmayan bir, 20 metrekarelik alanda ölümü beklemek, kurbanlık koyunu hatırlattı hep.

Kırk saniye deyip, geçilmeyecek derecede uzun süren bu zaman aralığı, yerin altından gelen homurtu, bir o yana bir bu yana sallanan duvarların, kolonların, tabyanın kaba sesi, durmadan köpek havlamaları, koridorun uzağından gelen nöbetçi gardiyanın sesi ile doluydu. Demir kapının hemen yanında plastik sandalyeye tutunup, bir yandan da arkadaşıma tutunmak tek teselli ve kurtuluşumuz olmuş gibiydi. Yer gelip gidiyordu. Ayakta durmak dahi imkânsızdı. Çöktü-çökecek diye beklemekten başka çare yoktu.

Eli kolu bağlı beklemek değil, eli kolu bağlanmış olmaktı mesele.

Doğal felakete, doğal olmayan bir tarzda “sınava” tabi tutulmak bu olsa gerek. 6.8 şiddetinde “sınavdan” sağ kaldığımız için “başarı” elde etmiş oluyor muyuz acaba? Ya da umutları, hayalleri ile yaşamını beton blokların-molozların altında yitirenler “başarısız” mı olacak? Hayatına “sınav” olmak nasıl bir bilmecedir?

Zaman durmuş – incelmiş bedenimizle, duran zamanın içinde şaşkın, çaresiz, yorumsuz kalmıştık.

Saatler geçtikten çok sonra da, zeminde duran 5 litrelik petin içindeki su hâlâ titriyordu; bizim bedenimiz de hâlâ sallanıyordu. Konuşamıyorduk. Dilimizi yutmuş gibi birbirimize tedirgin – korkmuş bakışlarla bakıyorduk. Çok sonra bir bardak su içmeyi akıl ettik. Yakmış olduğumuz sigarayı da akılsızlığımıza – deprem bilgimizin ne kadar kıt olduğuna yorduk sonra, keza doğalgaz ile ısıtılıyordu hapishane. O duyguların, bize sınavı böyle cereyan etmişti. Ertesin gün öğlene doğru – hapishane idaresinden bir anons geçti, “Elazığ ve Malatya’da ikamet edenlere aileleriyle telefon görüşme izni verileceği, uzak illerde olanların ise ailelerine idare tarafından bilgilendirme yapılacak” deniyordu. Tabi, “Tutuklu ve Hükümlülerin dikkatine” ifadesi sunularak… Bu gün kaçıncı gün olmuş, daha da o anonsun haricinde, bir geçmiş olsun bile denilmemiş, bu da yazılmayı hak edecek bir durumdur. Burası hapishane, bizde tutuklu ve hükümlüyüz, “kaderimize” razı olma, bize dair de geçerliliğini hükmediyor sanırım. Ne tuhaf! Yüzlerce kilometre uzaklıktaki yakınlarımızın tedirgin – endişeli – belirsiz – kaygılı bekleyişleri ölüp ölüp dirilmeleri de bu “kader” dâhilinde…

Bu gün kaçıncı gün olmuş bilmem. Fakat o kırk saniye hâlâ sürüyor. Buz gibi soğuk duvarların arasında, demir mazgallı kapıların arkasında; kâh sallanarak, kâh dalarak, kâh gazetelere göz atarak hâlâ devam ediyor deprem. Daha artçılar ile yan yana geçirdiğimiz zamanlara kalmışız… bazen demir ranzanın “kırt” deyişiyle uykuda kırk saniyenin devam ettiğini, uyanarak hatırlıyoruz. Bazen tuvalette, bazen yemek yerken, bazen tezgâhtaki semaverin kıpırtısıyla hatırlıyoruz. Mesela şimdi yazarken, plastik sandalyenin kıpırtısı hatırlatıyor.

İki günü tek yaprakta takvimi ha bire koparıyoruz bu arada. Günler geçiyor anlayacağınız. Ama kırk saniye bitmiyor. Sallandıkça sallanıyoruz… Kaderimiz deyip çekemiyoruz sineye. Yazgımız deyip sindiremiyoruz. Sallanıyoruz durmadan. Sallıyorlar bizi…

Tüttürdüğümüz sigara gibi bitmiyor. Savrulup yükselen dumanlar gibi kaybolmuyor. Kokusu – isi kalıyor. Yıkamakla geçecek gibi değil. Sabunlasak, deterjanlasak, çekpaslasak da durduğu yerde kalmış… Bir türlü geçmiyor. Kim bilir hiç geçmeyecek. 20 metrekarelik havalandırmada volta attığımız zamanlarda yakalıyor ansızın. Ya da en ciddi memleket meselelerini konuşurken bölüyor konuşmamızı. Başka bir konu buluyoruz konuşmak için, buluyoruz da bulmasına ama kırk saniye konuyu dağıtmak için bahanelidir…

Ya enkazların altında kalanların yakınları nasıl unutacak bu kırk saniyeyi? Kim? Hangi “kader” unutturacak bu kırk saniyeyi? Hadi unuttu diyelim! Mezar taşlarına bakılınca sürmeyecek mi o kırk saniye?

Sokağın bir yerinde çökmüş evlerin izinde kaybolup gitmiş canlarla birlikte, umutlar – hayaller kırk saniyenin zalimliğinde canlanacaktır hep… Çadırlar, çadırların önünde yakılan ateşler, karavanadan alınmış bir kap yemek, dağıtılan kumanyalar, battaniyeler, ilaçlar hep anımsatacak…

Boğazımıza düğümlenmiş kırk saniye, sesini kıstığımız çalar saatimizin tik takları arasında gürültüye dönüşüyor… Duyuyoruz. Zemin bir daha yerkabuğundan ayrılırcasına hareketleniyor. Duyuyoruz.

Biz duyuyoruz da bunu bir türlü duymak istemeyen, ısrarla erteleyen, havale eden, bilmem hangi bahaneyle inceleme başlatan, soruşturma açan – açtıranlar duymuyor.

Topu topuna, fay hattına yapılacak binaların depreme dayanıklı olasını sağlamak, bu işi hileyle yapan kimselere dur demektir sorumluluk ve yöneticilik. Azıcık da bu doğal felaketin olacağını hep hafızada tutup, buna yönelik ilk müdahalede felç olmamak için, paniği dağıtacak – korkuyu yumuşatacak toplanma merkezlerini yapmaktır. Eksiklikleri kabul etmek ve tamamlamaktır belki de vazife. Efelenmek, diklenmek, ocaklara incir ağacı dikmekten öteye değildi çünkü… Sallanıyoruz… Sallıyorlar bizi… Salladıkları, sözüm ona “bilgin” unvanı verilen birinin evlilik (erken yaş) yasasına karşı çıkanlara fatura etmesinden belli değil mi?

İrfan SARİ
Yüksek Belediyesi Seçilmiş Eşbaşkanı
Ocak 26-27, 2020
ELAZIĞ

Bu yazı toplam 3796 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.