Okullar eğitim yuvası mı, suç mahali mi?
“Memleketlerine faydalı birer insan olarak yetişmeleri için ne yaptınız? Görev ve sorumluluklarını kendilerine hatırlattınız mı? Bir çocuğa eline çanta verip okula yollamakla, cebine üç beş kuruş koyup okul köşesine bırakmakla eğitmek mümkün değildir. Daha doğrusu, ana babanın görevi burada bitmez. Bu yüzden benim kanaatime göre tembel çocuk, hatalı çocuk, suçlu çocuk yoktur; hatalı ve hatta sorumlu ana baba vardır.”
Rıfat Ilgaz’ın ölümsüz eseri olan, daha sonra efsanevi bir film serisine dönüşen, güldürürken düşündüren Hababam Sınıfı’ndaki bu replikler; Mahmut Hoca’nın karneleri öğrencilere değil ailelere verdiği o sahneyle birlikte aslında bugün içinde bulunduğumuz durumu tüm çıplaklığıyla özetliyor.
Öyle bir döneme denk geldik ki; toplumsal yozlaşmanın had safhaya ulaştığı, güven duygusunun temelinden sarsıldığı bir süreçten geçiyoruz. Komşunun komşuya, akrabanın akrabaya güveninin kalmadığı bu ortamda; artık öğretmenin öğrenciye, velinin öğretmene, hatta ebeveynin evladına güveni kalmadı. Eskiden veliler çocuklarını okula yazdırırken öğretmene; “Eti senin, kemiği benim” derdi. Bu söz, sadece bir teslimiyet değil, öğretmene duyulan sarsılmaz bir güvenin ifadesiydi. Öğretmene el kalkmayacağını, onun sözünün üstüne söz söylenmeyeceğini bilen bir nesil vardı.

Eğitimin kutsiyetini ve öğretmene verilen değeri anlatan şu tarihî rivayeti bugün yeniden okumak gerek: Fatih Sultan Mehmet, çocukluğunda hayli yaramaz bir öğrencidir. Ders esnasında yaptığı şımarıklıklarla hocası Akşemseddin’i çileden çıkarır, kendisine kızıldığında ise “Ben Padişah’ın oğluyum, bana bir şey yapamazsın!” diyerek hocasını babasıyla tehdit eder. Durumu Padişah’a şikâyet etmeyi edepsizlik sayan Akşemseddin, yaramazlıklar çekilmez hâle gelince nihayet II. Murat’ın huzuruna çıkar ve durumu arz eder: “Padişahım, oğlunuz Mehmet çok yaramaz, onun yüzünden ders işleyemiyoruz; üstelik bizi sizinle tehdit ediyor.”
II. Murat, Akşemseddin’in kulağına öyle bir plan fısıldar ki; Akşemseddin duydukları karşısında hayrete düşer. Padişah kararlıdır: “Bu iş olacak!” der. Ertesi gün derste küçük Mehmet yine yaramazlık yapıp hocasını babasıyla tehdit ettiği sırada, Padişah ansızın kapıyı açıp içeri girer. Plan gereği Akşemseddin, hiddetle Padişah’a yönelerek; “Bu ne cüret! Kapıyı vurmadan nasıl içeri girersin, derhal dışarı çık!” diyerek koca Padişah’ı azarlar ve bir tokat atar. Babasının, yani cihan sultanının hoca karşısında boyun eğip dışarı çıkışını gören küçük Mehmet dehşete düşer. “Babama bunu yapan bana neler yapmaz!” diyerek o günden sonra hocasına mutlak bir saygı duyar ve ilme yönelir.
Bu rivayeti hatırlamamızın asıl amacı; bugün ebeveynlerin çocuklarına en ufak bir müdahaleyi dahi kabul etmeyip öğretmene saldırması ve bu bireysel tutumun ötesinde, eğitim sisteminin de öğretmeni koruyan o eski heybetli duruşundan zamanla uzaklaşmış olmasıdır. Padişahların hocalarına gösterdiği o kadim saygının yerini; ne yazık ki hem toplumsal düzeyde hem de genel yönetim vizyonunda öğretmeni geri plana iten, onun manevi otoritesini zayıflatan sistemsel bir yaklaşım almıştır. Bugün öğretmenin sınıftaki ağırlığının yeterince korunmaması, sadece saygısız değil, aynı zamanda sınır tanımayan bir neslin yetişmesine zemin hazırlamaktadır.
Sorumluluk nerede başlıyor?
Peki, bizi bu noktaya ne getirdi? Önce dönüp kendimize ve kurduğumuz düzene bakmamız gerekmiyor mu? Çocuğumuzun “özgüveni” derken nelere sebep oluyoruz? Misafirliğe gittiğinde evi dağıtan, sınır tanımayan çocuğuna “Aman çocuğuma bir şey denmesin, özgüveni kırılır” diyerek müdahale etmediğimizde aslında ona neyi öğretiyoruz? Okulda öğretmeni arayıp “Bugün çocuğuma neden yan bakıldı?” diye hesap soran veli ile öğretmenin mesleki itibarını kısıtlayan uygulamalar birleştiğinde, aslında hangi felaketin temelini atıyoruz? İşte sınır koyulmayan bu anlayış ve öğretmenin kurumlar nezdinde savunmasız bırakılması, toplum içinde kontrolsüz bir neslin yetişmesine sebep oluyor.
Buna bir de dizi sektörünün toplumu zehirleyen yapısı eklendi. Ekranlarda eli silahlı mafya karakterleri ve aşiret güzellemeleri reyting rekorları kırıyor. Biz bunları “masum” gördük ama o çocuklar bugün dizilerde gördüklerini okul bahçelerinde arkadaşlarına uyguluyorlar. Şiddet içeren oyunlar ve sosyal medya denetimsizliği de cabası... “Çocuğum bizi rahatsız etmesin, odasında oynasın” dediğimiz her an, aslında topluma tehlikeli bir birey hazırlıyoruz.
Peki, ne yapılmalı?
* Şiddeti aşılayan ve toplumsal yozlaşmaya sebep olan diziler denetlenmeli, gerekirse yayından kaldırılmalı.
* 19 yaş altı çocuklar için oyun kısıtlaması ve sosyal medya yasakları getirilmeli.
* Okulların güvenliği devlet nezdinde birinci öncelik hâline getirilmeli ve her okula profesyonel güvenlik görevlisi ataması planlanmalıdır.
* “Aile Psikoloğu” veya “Aile Sosyoloğu” birimleri kurularak ebeveynlik bilinci sistemsel bir destekle güçlendirilmelidir.
* En önemlisi; öğretmenin kaybettiği o tarihsel itibar, hem yasal düzenlemelerle hem de güçlü bir yönetim iradesiyle acilen geri kazandırılmalıdır.
* Millî Eğitim müdürlükleri güvenliği artırmalı; okullarda aydın insanlar tarafından öğrenciler her konuda bilinçlendirilmeli.
Burada hepimize iş düşüyor; artık elimizi taşın altına koymanın vakti geldi. Olaylarda yaralananlara şifa, vefat edenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Tek temennimiz, okulların yeniden o güvenli ve huzurlu eğitim yuvaları olmasıdır.