“Tanrı Nil kıyısında öldü!”
Batı felsefesinin en radikal ve etkili düşünürlerinden olan Alman filozof F. Nietzsche (Niçe), “Tanrı öldü ve ölü kalacak. O’nu biz öldürdük’’ diyor. Düşünürün 1882 yılında yayınlanan ‘’Şen Bilim’’ adlı kitabının 125. sayfasındaki ‘’Deli Adam’’ Anekdot’unda şöyle yazar:
Sabahın erken saatlerinde elinde yanan bir fenerle çarşıya/pazara koşan deli bir adam, ‘’Tanrı’yı arıyorum! Tanrı’yı arıyorum!’’ diye bağırmaya başlar.
Diğer tarafta onunla alay edenler ise, şöyle cevap verir: ‘’Acaba kayboldu mu, saklandı mı, göç mü etti?’’
Deli adam ortalarında durur, dikleşir ve fenerini yüzlerine tutup bağırır:
‘’Tanrı öldü! Tanrı hala ölü! O’nu biz öldürdük! Siz ve ben! Hepimiz onun katilleriyiz! Kendimizi bu cinayetin kanından nasıl temizleyeceğiz?
Dünyanın şimdiye kadar sahip olduğu en kutsal ve en güçlü şey bıçaklarımızın altında kanadı: Bu kandan bizi kim temizleyecek?’’
Etraftakiler şaşkınlıkla susar, deli adam ise fenerini yere atıp kırar ve ‘’Çok erken gelmişim, zamanım henüz gelmedi’’ diyerek gider.
Diyojenin elinde mum ile sokakta ‘insan’ arıyorum dediği metaforu gibi… Ancak Düşünür burada elbette tanrısal bir varlığın biyolojik ölümünden bahsetmiyor. Avrupa medeniyetinin dayandığı mutlak ahlak, din ve üstün değerler sisteminin modern akıl, bilim ve sekülerleşmeyle birlikte geçerliğini yitirdiğini söylemeye çalışıyor. Yani, ‘’Onu biz öldürdük’’ derken, modern insanın aydınlama süreciyle birlikte geleneksel inançlara olan ihtiyacı tüketmesini, ahlakı kendi eliyle sarsmasını ve yerine koyacak yeni bir değer üretmekte zorlanmasını eleştirir.
Buna göre, İnsan aklı bilimi, moderniteyi kullanarak tüm iyi değerleri yok etti. Böylece Kiliseler de tanrının mezarı haline döndü. Batı medeniyeti değerleri çürümüş, çökmüş bir ahlaka, bir şeye dönüştü. İnsana yol gösteren, yaşamı aşkın bir merkeze bağlayan üst değerler ve ilahi kurallar artık insanlara rehberlik etmiyor. Kısacası, Hristiyan Tanrısı'nın "ölümü" ile Nietzsche, Batı dünyasının ahlak temellerinin yıkıldığına inanıyordu. Sadece insanlar henüz bunun farkında değildi. Ve onlara bunu fark ettirmeye çalışan deli adam ise, "çok erken gelmişti.”
Dünyanın diğer bir ucunda ise başka bir hikaye yaşanıyordu: Bir Mısır köyünde otoritenin (belediye başkanı, din adamları, bürokrasi vs) "Tanrı" ve din kavramlarını nasıl bir korku ve sömürü aracına dönüştürdüğünü anlatan bir hikaye…
Nawal El Saadawi, ‘’Tanrı Nil Kıyısında Öldü’’ (1974) adlı hikayesinde ‘’ben tanrıyım’’ diyen bir Muhtardan bahseder. Hikayedeki Muhtar adındaki baş karakter, zulmü ve kötülükleriyle bilinir.
Muhtarın iktidarla ilişkileri iyidir. Hatta iktidarın kendisidir. Kanunları, devlet kurumlarını kendi işleri için kullanır. Dolaysıyla istediği gibi at koşturur, istediğini tutuklatır, istediğini sürgün eder, istediğini öldürtür… Ancak devran böyle devam etmez ve artık kaybedeceği bir şeyi kalmayan biri
Muhtarı gözüne kestirir. Muhtarın tecavüz ettiği ve her şeyini elinden aldığı, kocasını ve oğlunu öldürdüğü bir kadın ona bir tuzak kurar. Kadın, ‘’gel Nil kıyısına gidelim, bana orada istediğini yapabilirsin’’ der ve Muhtarı bir şekilde tuzağına çeker. Kadın, Muhtarı orada öldürüp Nil’in kıyısına gömer. Ve kimse bir daha Muhtara ne olduğunu bilmez. Ancak kadın eski kadın değildir artık. Akli dengesini kaybetmiştir. Ancak günlerden bir gün bazı insanların tanrıdan bahsettiğine şahit olur. O da muhabbete dalarak ‘’Tanrı Nil Kıyısında Öldü, O’nu ben öldürdüm, İnanmıyorsanız gidin bakın, o yığıntıların altındadır’’ der. Ancak oradaki insanlar bu kadının deli olduğunu ve saçmaladığını söyleyerek onu oradan kovarlar. Oysa onun dediği gibi, ‘’Tanrı (Muhtar) Nil kıyısında ölmüştür.’’ Ve onu O kadın öldürmüştür.
Birinci hikayede ‘tanrı’ kavramı iyi değerler, ahlak, dürüstlük, hak ve adalet gibi nitelikler yerine bir metafor olarak kullanılmaktadır. Düşünür bu niteliklerin de modern akılla yok edildiğini savunmaktadır. İkinci hikayede ise, kendini tanrının temsilcisi yerine koyup istediği gibi at koşturan iktidardan bahsedilmektedir. Gücün çıkar ve kötülük için tanrı adına kullanıldığı anlatılmaktadır.
Hikayenin ilki batı medeniyetine, ikincisi ise doğu medeniyetine ait. Ve sonuç olarak bu iki hikayeye göre birisi iyi tanrıyı öteki ise kötü tanrıyı öldürmüş oluyor.
Ancak yaşadığımız bölgeye baktığımızda benzer şekilde yozlaşmanın ve adaletsizliğin artarak devam ettiğini gözlemleyebiliriz. Devletin yanı sıra, çoğu kamu kuruluşlarının, toplumsal iktidar ilişkilerinin, yozlaşmanın, çürümüşlüğün içinde yüzdüğünü alenen görebiliyoruz. İyi insanın iyi veya hakkettiği yere gelebilmesi artık çok zor. Özellikle liyakatın yerini birilerinin, müridi, yeğeni, adamı olma almıştır. Mütevazilik, ahlaklı olma vb gibi nitelikler artık kişinin doğru bağlamda ilerlemesine değil; bireyin toplumdan dışlanmasına, nimetlerden, statüden uzak kalmasına neden olmaktadır. Başka deyişle, çağdaş düşünürlerin ‘Post Truth’ olarak isimlendirdiği örgütlü yalanın bu durumu sadece egemen kültür veya devlet cenahı için geçerli değil elbette. Bu yozlaşmış örgütlülük devletin birçok kademesine, kesimine sirayet ettiği gibi toplumun hemen her katmanına da nüfuz etmiş durumdadır. Dolayısıyla, V. Van Gogh’un dediği gibi, korkarım ‘’Hüzün sonsuza dek sürecek!’’