1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. İsmail Saymaz: Memleket öyle hale geldi ki sansürden çok otosansür var
İsmail Saymaz: Memleket öyle hale geldi ki sansürden çok otosansür var

İsmail Saymaz: Memleket öyle hale geldi ki sansürden çok otosansür var

"Bizim bu tür gazeteciliği aç kalmamak için bir inşaatta ölme riskini de göze alarak çalışan işçinin kaderiyle aynı görmek lazım. Nasıl ölmek o işe dahilse burda da bu baskılarla karşılaşmak mesleğe dahil."

A+A-

RÖPORTAJ: VİYAN İKE

Hürriyet Muhabiri Araştırmacı Gazeteci İsmail Saymaz ile Türkiye’deki gazetecilik ve yeni yayınlanan 'Fıtrat' kitabı üzerine konuştuk. Saymaz; "Memleket öyle hale geldi ki sansürden çok otosansür var. Bir şey yazmayınca zaten bir yasak olmuyor” diyor.

'SIRADAN İNSANLARIN SIRADIŞI HAYATLARINA ODAKLANAN BİR GAZETECİLİK TÜRÜNÜ İCRA ETMEK GEREK'

Gazetecilik sizin için ne ifade ediyor?

Ben bu mesleği yaparken kendimi şöyle hissediyorum: Yaşar Kemal'in Kozan adliyesi önünde yaptığı arzuhâlcilik işine benzer bir işmiş gibi kabul ediyorum. Derdini devlete anlatamayan vatandaşla vatandaşın derdini dinlemek istemeyen devlet arasında bir köprü vazifesi görmeye çalıştığımızı ya da çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Gazetecilik ancak böyle anlamlı olur ancak böyle kendi ilke ve prensiplerine uygun biçimde gerçekleşmiş olur. Genelde bizdeki pratik hep sıra dışı insanların sıradan hayatlarını ve davranışlarını haberleştirmek yönünde oldu. Yani bir siyasetçinin açıklama yapması, bir holdingin yatırım yapması, bir mankenin podyuma çıkması, bir futbolcunun gol atması, iki televizyon ünlüsünün öpüşmesi gibi esasen eylemleri sıradan ama kendileri sıra dışı olduğu için eylemleri de haber olan bir gazeteciliği icra ettik bugüne kadar. Böyle bir gazetecilik ana akım gazeteciliğin yanında bir dip akıntısı olarak şu da hep yapıla geldi. Sıra dışı inanların sıradan hikayelerini değil sıradan insanların sıra dışı hikayelerine odaklanan bir gazetecilik türü. O da örneğin şurada herhangi bir inşaattaki taşeron işçinin, çalışma iş güvenliği ve iş sağlığı koşulları sağlanmadığı için hayatını kaybetmesi. Ya da İstiklal caddesinde herhangi bir işportacının polis şiddetine maruz kalması ya da Mardin'de, Diyarbakır'da bir protesto eylemine katılmış küçük bir çocuğun bir kurşunla can vermesi gibi. Sıradan insanların sıra dışı hayatlarına odaklanan bir gazetecilik türünü icra etmemiz gerektiğini hep düşüne geldim. Mesleğimizde hep böyle bir dip akıntısı vardı bende bu akıntının içinde onu elimden geldiğince büyüten bir muhabir olmak istedim. Benim yaptığım gazeteciliği tarif etmeye kalkışırsam ancak böyle yapabilirim.

Peki Türkiye'deki gazeteciliği nasıl yorumluyorsunuz?

Şu an tabi bir dolu açmazı var. Onlardan biri, Türkiye'de ki medya sahipliğinin ve mülkiyet yapısının artık önemli ölçüde, hatta büyük ölçüde hatta neredeyse yüzde seksene yakın ölçüde iktidar sahiplerinin elinde toplanmış olması. Yani hükümetin elinde toplanmış olması. Bir tür Erdoğan medyasının kurulmuş olması. Devlete bağlı ve dolayısıyla hükümete bağlı televizyonlar var. Mülkiyet ve sahiplik yapısı itibariyle doğrudan hükümete ve cumhurbaşkanına bağlı yayın organları var. Bir de ana akım medya kuruluşları var onlarda mümkün olduğunca etkisiz kılınmaya çalışıldılar. Dolayısıyla böyle bir mülkiyet yapısı, böyle dönüşmüş bir medya sektöründen gerçeği bütünüyle bütün çehresiyle ve eleştirel bir biçimde yansıtmasını beklemek bence mümkün değil. Çünkü medya sahipliği itibariyle önünde çokça engel var.

'HİÇBİR ŞEY YAZMAYINCA ZATEN YASAK OLMUYOR'

Gazeteciliği özellikle şu anda Türkiye’de yaşanan gazeteciliği ‘Basın özgürlüğü’ kavramı çerçevesinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

ismail-saymaz-2.jpgÇok sansür uygulaması sıkça çeşitli biçimlerde gerçekleşiyor. Bir kere cezaevinde tutuklu gazeteciler var ve onların tutukluluğu dışarıdaki gazeteciler üzerinde 'Sen de eleştirirsen sen de muhalif bir tutum alırsan tutuklanabilirsin' endişesi yaratıyor. İkincisi haberlerin yanı sıra sosyal medya kullanımı nedeniyle hedef haline getiriliyor. Gerek yargısal süreçlerle gerekse ak troller üzerinden linç hareketleriyle insanlar tahrip ediliyor. İnsanların gazetecilik yapmalarının önüne geçiliyor. Üçüncüsü doğrudan ya da dolaylı baskılarla insanların ya susup çalışacakları şekilde yollarına devam etmeleri isteniyor ya da işsiz kalmalarıyla sonuçlanan bir süreç insanları bekliyor. Dolayısıyla böylesi bir süreç sansür mekanizmasının doğrudan ve dolaylı etkilerini gösteriyor. Bir diğeri de otosansür mekanizması, o da bütün bu baskı iklimini gören ve tadan gazetecinin artık neyi yazıp neyi yazmayacağını bilmesi halidir. Memleket öyle hale geldi ki sansürden çok otosansür var. Bir şey yazmayınca zaten bir yasak olmuyor.

'BU BİZİM MESLEĞİN KADERİ'

Sizin tarafsız bir gazetecilik yapmak için çok fazla çaba gösterdiğinizi ben genç bir gazeteci olarak gözlemliyorum. Peki siz bu baskı ve sansürle nasıl mücadele ediyorsunuz, anlatır mısınız?

Yıllardır böyle, yani 10 küsur yılda yanımdan yönümden arkadaşlarım alınıp götürüldü. Ben yargılandım tutuklanmadım ama çokça mahkemeye çıktım, çokça hedef gösterildim, çokça değişik türde baskı biçimlerine maruz kaldım. Böyle bir sırat köprüsünü geçmeye çalıştık. Yani dünün egemeni olan cemaate itiraz ederken de şüpheli olarak değerlendirildim bugünkü baskı biçimlerine itiraz ederken de aynı muameleye maruz kaldım. Bu bizim mesleğin kaderi. Bu mesleği böyle icra edenlerin zaten yaşamayı göze alması gereken bir bedel. Çünkü bizim bu tür gazeteciliği aç kalmamak için bir inşaatta ölme riskini de göze alarak çalışan işçinin kaderiyle aynı görmek lazım. Nasıl ölmek o işe dahilse burda da bu baskılarla karşılaşmak mesleğe dahil. Bir gazeteci gazetecilik görevini yerine getirirken gazeteciliğini engellemeye çalışan güç odaklarına karşı da mücadele veriyor. O, mesleğin bir parçası artık. Gazeteciliğin doğal bir devamı onu öyle görmek gerekiyor.

'GAZETECİLİĞİ BÖYLE ÖĞRENDİM, SONUCUNDA BAŞIMA İŞ GELEBİLİR'

Türkiye’deki birçok gazeteci var olan baskıdan dolayı gazeteciliği gerçek anlamda icra edemiyor. Cesaret önemli mi, sizin yaptığınıza cesaret diyebilir miyiz?

Cesaret değil ben gazeteciliği böyle kavradım, böyle yapmaya çalışıyorum. Ben böyle öğrendim, bunun sonucunda başıma iş gelebilir diye düşünüyorum. Geçmişte de gelme ihtimali yüksekti bugün de ve yarın da gelme ihtimali söz konusu. Ama bunu düşünerek insanlar hayatlarını kısıtlayamazlar. Yani hayat devam edecek biz de haber yapmaya devam edeceğiz.

Biraz da son kitabınızla ilgili konuşalım. Sizi iş kazaları ve işçi ölümleri üzerine yazdığınız “Fıtrat” kitabını yazmaya iten sebepler nelerdi?

Esasen yazdığım kitapları öteden beri üzerinde haber yaptığım konular etrafında kaleme alıyorum. Polis şiddeti ile ilgili bir dizi haber yaptım onun kitabını yaptım. Asker ölümleri ile ilgili bir dizi haber yaptım, onun kitabını yaptım. Diğerleri de böyleydi. İlk dikkatimi çektiği an Tuzla’da 2007’de meydana gelen seri işçi cinayetleriydi. O tarihten bu yana ben iş cinayetleriyle ilgili Türk basınında en çok haber yapan gazeteciyim. Benden fazlası yoktur bu alanda haber yapan. Dolayısıyla benim kendi uzmanlık alanıma dönüşmüş durumda ve tekil ölümleri haber yapan bir gazeteci ölümler ve yaralanmalar arasındaki iş kazaları bakımından söylüyorum. O ölümler ve yaralanmalar arasındaki bağlantıyı görmezse, olayları olgusal düzeyde ele almazsa, bu olgunun arka planındaki sosyo ekonomik ve toplumsal sebepleri araştırmazsa esaslı bir gazetecilik icra etmiş olmaz. O nedenle ben bugüne kadar bir dizi iş kazası haberi yaptıysam bunda bu olaylar arasındaki bağ nedir? Bu kazaların arka planındaki sebep nedir? Ve bunlar nasıl bertaraf edilir? Gibi bir cümleyi kurmam gerekiyordu. O kitapta bu cümleyi kurdum. Yani benim öteden beri yürüttüğüm haber çalışmamın zorunlu sonucu bu. Bir de tabi belli verileri üst üste koyunca o veriler ışığında bu kazaları anlamak gerekiyordu. Türkiye’de kamu iktisadi şekillerin özelleştirme süreci bir, özelleştirmeyle beraber Türkiye’de ki işçi sınıfı arasındaki sendikalılık oranındaki düşüş iki, buna bağlı olarak taşeronlaşma ve taşeron işçilerin toplam işçi sınıfı içerisindeki payının yükselmesi üç ve tüm bunlara bağlı olarak meydana gelen iş kazalarındaki artış ve bunlar arasında doğal bir sebep sonuç ilişkisi olduğunu fark ettim ve bu nedenle kitabı yazdım.

'BİR GRUP TETİKÇİ TARAFINDAN SÜREKLİ HEDEF GÖSTERİLİYORUM'

Peki Fıtrat kitabı ve yaptığınız haberlerden dolayı size karşı herhangi bir baskı oldu mu?

Yok hayır. Ben zaten görünür bir biçimde bu kitaptan kaynaklı değil ama gazeteciliğimden kaynaklı iktidarla bağlı hareket edenler bazen kamu görevlileri bazen de kamu adına konuşuyormuş görünümü veren bir grup tetikçi tarafından sürekli hedef gösteriliyorum. Yani ondan yana bir kısmetsizliğim yok, bol bol tetikçi türeyip beni kendince hedef göstermeyi tehdit etmeyi iş biliyorlar. Bu kitapla değil genel olarak var zaten.

İş yeri saha denetimlerinde devletin denetleme mekanizmasında problem olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet o kitapta bir iş müfettiş de var benimle röportaj yapan. Bu kitap alanındaki ilk yani sadece bir gazetecinin yazdığı ilk kitap değil aynı zamanda o sektöre dair akademik kitapları da kattığımızda bu çeşitlilikte yazılmış ilk kitap. Tersane var. Örneğin inşaat sektörü var ama bu genişlikte perspektifte yazılmış ilk kitap. Dolayısıyla henüz ilk eleştiri yöneltilmiş ilk karşı görüş gelmiş değil.

'KİTAP OKUNMAZ DİYE DÜŞÜNMÜŞTÜM AMA YANILDIM'

Fıtrat kitabı istediğiniz yere ulaştı mı? Geri dönüşler hangi yönde oldu?

Büyük ölçüde sadece işçilere az ulaştı. Maalesef işçi sınıfı daha az okuyor. Nasıl ulaştıracağız bilmiyorum onu da düşünüyorum. Ben kitabı elimden geldiğince bir işçi okuduğunda anlamakta zorlanır mı kaygısıyla yazdım. Sonuçta benim babam iş kazası geçirmiş bir işçi, teyzemin eşi kitabı yazarken iş kazasında hayatını kaybetti. Etrafımdaki bütün akrabalarım işçi ve çoğu da başından bu hikayeler geçmiş insanlar. Onlar okursa zorlanır mı diye düşünerek yazdım ama kabul etmek gerekir ki kitabı en az okuyan kesim maalesef işçiler oldu. Bu benim sıkıntım ve bu nasıl aşabiliriz bilmiyorum. Ama şöylede karşılaştırıyorum: Türkiye’de “Babamın kanatları” adlı bir film gösterime girdi. Bir inşaat kazasına odaklanan konusunu iş cinayetlerinden alan çarpıcı bir film. Onu aşkın öldü aldı fakat Türkiye’de sadece on altı bin kişi izlemiş ve benim kitabımda on bir bin basıldı. Onunla kıyaslarsak diyebiliriz ki hani alıcısı bu kadar alıcısının sınırlarına yaklaşmış. Maalesef bu tarz kitapların okunurluğu işçiler arasında böyle. Ama ben zaten bu kitabı yazarken bu kitap okunmaz diye yazdım. Yazıyorum ama okunmayacak düşüncesiyle, ön yargısıyla yazdım. Çünkü bu meseleyle en çok alakadar olduğu varsayılan solcuların bile okumadığı bir alandır. O nedenle okunmaz diye düşünmüştüm ancak yanıldım, çok geniş bir okur kitlesiyle temas etmiş oldum. Panellere çok sayıda hukukçu, iş müfettişi, iş sağlığı güvenliği uzmanı geliyor bunlarla temas ediyorum. Az da olsa işçiler de geliyor.

Son olarak genç gazeteci adaylarına önerileriniz neler olur?

Bir şey söyleyemiyorum. Ben iletişim fakültesine başlamadan önce gazeteciliğe amatör düzeyde başlamıştım. İletişim fakültesine başladıktan sonra birinci sınıftan itibaren stajyer muhabirliğe başladım ve ondan sonra hep çalıştım. İkinci sınıfın sonunda bir dergide kadrolu muhabirdim üçüncü sınıfın başında Radikal’de telifli muhabirdim. Dördüncü senemde öyle zannediyorum ki kadromu almıştım. Yani ben kendimi bildim bileli çalışıyorum. On sekiz yaşından bu yana çalışıyorum otuz yedi yaşındayım. Yirmi yıla yaklaşıyor mesleki ömrüm. Benim gibi yapmasınlar tabi, lise biterken üniversite başlarken çalışmasınlar o çok erken oluyor. İnsanın üniversite hayatı olmuyor. Sayın Cumhurbaşkanı gibi üniversite fotoğrafımız yok öyle bir durum oluyor. Onu yapmaktansa ikinci sınıf biterken staja başlamak daha doğru. Hem üniversite hayatı yaşamış olur. Çünkü bir daha dönüp aynı şeyler yaş geçtikten sonra yaşanmıyor. Ancak bu dönemde yaşanabilir ne yaşanacaksa.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.