Bu şehir neden gençlerine iş üretemiyor?
Geçen yıl anneannemi bin bir türlü güçlükle ikna edip bir aylığına Van'da yanıma getirmiştim. O dönem anneannemin 92. yaş gününü birlikte kutladık. Kendisi, bilgisi ve hafızasıyla adeta yaşayan bir tarih gibidir. Sohbet etmeye başladığında insanlar ister istemez pür dikkat onu dinler. Bende kaldığı o bir ay boyunca fırsat buldukça anlattıklarını, hikâyelerini ve yaşadığı döneme dair hatıralarını kayıt altına aldım.
Bir gün geçmişten bahsederken birden durdu ve şöyle dedi:
"Jîyan hêzan bû belê ez dimirim."
Yani, "Hayat kolaylaştı ama ben ölüyorum."
Bu sözü duyunca önce hüzünlendim. Hemen onu teselli etmeye çalıştım. "Ne ölmesi Inêy, daha senin 100. yaşını kutlayacağım" dedim. Fakat anneannem gülümseyerek şöyle cevap verdi:
"Oğlum, ben bunu kendim öleceğim diye söylemiyorum. Biz gençken elektriğin olmadığı yerlerde yaşadık. Koyun bitleri saçlarımızın içine girerdi. Haftada ancak bir kez yıkanma fırsatı bulurduk. Kışın evlerin içi buz gibi olurdu. Gece olunca karanlıktan elini bile göremezdin. Şimdi insanlar bir düğmeye basıyor, ev ısınıyor. Musluğu açıyor, sıcak su akıyor. Telefonundan dünyanın öbür ucundaki insanla konuşuyor. Ama hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar."
O gün anneannemin sözleri beni uzun süre düşündürdü. Çünkü gerçekten de insanlık tarihinin en rahat dönemlerinden birinde yaşıyoruz. Bundan elli yıl önce insanlar temel ihtiyaçlarını karşılamak için bile büyük mücadeleler veriyordu. Bugün ise bilgiye ulaşmak, iletişim kurmak, eğitim almak, üretmek ve ticaret yapmak geçmişle kıyaslanamayacak kadar kolay.
Fakat bütün bu kolaylıklara rağmen dikkatimi çeken bir durum var. İnsanlar her zamankinden daha fazla şikâyet ediyor. Sürekli hayatın zorluklarından söz ediyoruz ama çözüm üretmek konusunda aynı isteği göstermiyoruz. Sorunları konuşuyoruz fakat onları değiştirmek için de yeterince bir çaba göstermiyoruz.
Elbette ekonomik sıkıntılar vardır. İşsizlik vardır. Hayat pahalılığı vardır. Bunlar inkâr edilemez gerçeklerdir. Ancak bir toplumun geleceği sadece sorunları konuşarak ya da şikâyet ederek değil, çözüm üretme iradesi göstererek değişebilir.
Mesela Yüksekova gibi bir yerde yaşıyoruz. Tarım, hayvancılık, ticaret ve sınır ekonomisi açısından ciddi bir potansiyele sahibiz. Buna rağmen yeterli yatırım ve üretim alanları oluşmadığı için birçok genç iş bulamıyor. İş bulamayan gençler ise günlerini kahvelerde, caddelerde ya da evlerde geçirmek zorunda kalıyor.
Aslında işsizlik sadece bireysel bir sorun değil, bölgenin ekonomik yapısının da bir sonucudur. Üretim az olunca istihdam oluşmuyor, istihdam olmayınca gelir düşüyor, gelir düşünce de insanlar geleceğe güvenle bakamıyor. Bu durum zamanla yalnızca ekonomik sıkıntılara değil, umutsuzluğa, özgüven kaybına ve toplumsal sorunlara da yol açıyor. Çünkü insanın çalıştığını, ürettiğini ve karşılığını aldığını hissetmesi sadece cebini değil, ruhunu da güçlendirir arkadaşlar.
Bir başka durum daha var. Malum son zamanlarda sosyal medyada Hakkâri düğünleri sık sık gündeme geliyor. Dışarıdan bakan insanlar bu görüntüleri görünce hemen "aşiret düğünü" diye yorum yapıyor. Kilolarca altınlar, deste deste paralar, uzun konvoylar ve büyük bir gösteriş... Elbette bunlar vardır ve kimsenin buna bir şey dediği yok. Ancak bazen birkaç görüntüye bakarak bütün bir şehrin ya da toplumun ekonomik durumunu değerlendirmek yanlış sonuçlara götürebiliyor.
Çünkü işin bir de görünmeyen tarafı var.
Tam da bu nedenle geçtiğimiz günlerde açıklanan TÜİK verileri dikkatimi çekti. Türkiye'de bekâr nüfus oranının en yüksek olduğu iller içinde birinci sırada Hakkâri'nin olması bence üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir durumdur. Bir tarafta sosyal medyada gördüğümüz gösterişli birkaç düğün var, diğer tarafta ise evlilik yaşına gelmiş olmasına rağmen işsiz olduğu için, düzenli bir geliri olmadığı için ya da geleceğinden emin olamadığı için evlenemeyen binlerce genç var.
Aslında bu iki durum birbiriyle çelişiyor gibi görünse de gerçeği daha net ortaya koyuyor. Çünkü birkaç zengin ailenin yaptığı gösterişli düğünler, toplumun genel ekonomik durumunu yansıtmıyor. Toplumun gerçek durumunu anlamak için biraz da rakamlara ve insanların günlük hayatlarına bakmak yeterli olacaktır.
Bugün birçok genç bırakın evlilik hazırlığı yapmayı, kendi hayatını kurabilecek ekonomik güce bile sahip değil. İşsizlik sadece insanların cebini boşaltmıyor; umutlarını, planlarını ve geleceğe olan güvenlerini de zedeliyor. Düzenli geliri olmayan bir genç için ev kurmak, aile kurmak ve uzun vadeli hedefler belirlemek giderek daha zor hâle gelmiş durumda.
Bu nedenle Hakkâri'deki yüksek bekârlık oranını yalnızca sosyal bir mesele olarak değerlendirmiyorum. Bu tablo aynı zamanda bölgede üretim alanlarının, yatırımların ve istihdam imkânlarının yetersiz kaldığını gösteriyor. Gençler kendi şehirlerinde iş bulabilse ve geleceğe daha güvenle bakabilse, bugün karşı karşıya olduğumuz birçok sosyal sorun da büyük ölçüde azalacaktır.
Çünkü mesele insanların evlenmek istememesi değildir. Asıl mesele, ekonomik şartların gençleri hayatlarını ertelemek zorunda bırakmasıdır. İş bulamayan, düzenli gelir elde edemeyen ve geleceğinden emin olamayan bir genç için aile kurmak ciddi bir risk hâline geliyor. Hakkâri'deki yüksek bekârlık oranı da bize tam olarak bunu anlatıyor.
Sonuç olarak, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesi, hayallerini ertelemek zorunda kalmaması ve yaşamlarını kendi şehirlerinde kurabilmesi için üretimin, yatırımın ve istihdamın artırılması şarttır. Bu coğrafyanın en büyük ihtiyacı günü kurtaran çözümler değil, sürdürülebilir ekonomik kalkınmadır.
Aslında bunu hepimiz biliyoruz; ancak işsizlik nedeniyle her geçen gün yeni bir gencin memleketinden ayrılmak zorunda kaldığı bir yerde, bu gerçeği bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Çünkü kalıcı çözüm, insanların doğdukları topraklarda onurlu bir yaşam kurabilecekleri ekonomik şartları oluşturmaktan geçmektedir.
Bugün Yüksekova'da kurulacak her yeni işletme, açılacak her yeni üretim tesisi ve yapılacak her yatırım yalnızca birkaç kişiye iş vermeyecek; aynı zamanda insanların geleceğe daha umutla bakmasını sağlayacaktır. Bir gencin iş sahibi olması sadece maaş alması anlamına gelmez. Aynı zamanda evlilik planı yapabilmesi, ailesine destek olabilmesi ve yaşadığı şehirde kendisine bir gelecek kurabilmesi anlamına gelir.
Bu nedenle bölgenin ekonomik potansiyelinin doğru değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Yetkili kurumların ortak bir anlayışla hareket etmesi, meslek odalarının üretici ve girişimcilere gerekli teknik desteği sunması, sivil toplum kuruluşlarının da bu sürece aktif şekilde dahil olması kalkınma açısından önemli bir katkı sağlayacaktır.
İran ve Irak'a açılan sınır kapılarına sahip olan Yüksekova, birçok şehrin sahip olmadığı stratejik avantajlara sahiptir. Bunun yanında Hakkâri ve Yüksekova; geniş meraları, doğal kaynakları ve coğrafi özellikleriyle tarım ve hayvancılık alanında da önemli bir potansiyel barındırmaktadır. Doğru planlama ve gerekli yatırımlarla bu potansiyel hem istihdama hem de bölgesel kalkınmaya güçlü bir şekilde katkı sunabilir.
Bugün bölgede tarım ürünlerinin işlenmesinden hayvancılığa dayalı sanayi tesislerine, süt ve et üretiminden arıcılığa kadar birçok yatırım alanı bulunmaktadır. Özellikle kaliteli bal üretimine rağmen bir türlü hak ettiği ölçüde markalaşamayan bölgenin, bu alanda söz sahibi olabilmesi için daha profesyonel ve modern çalışmaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunun yanında soğuk hava depoları, paketleme ve işleme tesisleri gibi yatırımlar da üreticilere önemli katkılar sağlayacaktır.
Ayrıca sınır ticaretinin sunduğu avantajlar sayesinde lojistik merkezleri, depolama tesisleri ve taşımacılık hizmetleri gibi sektörlerde de ciddi fırsatlar bulunmaktadır. Doğru planlama ve yatırımlarla bu alanlar hem bölge ekonomisini canlandırabilir hem de gençler için yeni istihdam kapıları açabilir.
Örneğin Esendere ve Şemdinli'de elma üretimi azımsanmayacak bir potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyel büyük ölçüde ham ürün satışıyla sınırlı kalmaktadır. Oysa modern tarım yöntemleriyle desteklenen üretim, soğuk hava depoları, paketleme tesisleri ve meyve işleme fabrikaları sayesinde çok daha yüksek bir ekonomik değere dönüştürülebilir. Üstelik üretilen elmalar yalnızca iç pazara değil, sınır ticaretinin sunduğu imkânlarla Irak ve İran başta olmak üzere çevre pazarlara da ulaştırılabilir.
Böyle bir üretim modeli hem çiftçinin gelirini artırır hem de gençler için yeni istihdam alanları oluşturur. Çünkü kalkınma sadece üretmekle değil, üretilen ürüne değer katmakla mümkündür. Yapılacak her yatırım sadece ekonomik bir kazanç sağlamayacak; aynı zamanda göçü azaltacak, işsizliği düşürecek ve gençlerin kendi memleketlerinde gelecek kurabilmelerine de katkı sunacaktır kuşkusuz.
Aslında burada mesele sadece ekonomik kazanç elde etmek değildir. Yapılacak her yatırım, bir gencin iş bulmasına, bir ailenin gelir elde etmesine ve insanların kendi şehirlerinde kök salabilmesine katkı sağlayacaktır. Elimizde bu kadar imkân varken bunları değerlendirememek, bölgenin sahip olduğu potansiyelin yeterince kullanılamadığını gösteriyor ne yazık ki.
Beni düşündüren bir diğer konu ise bölgeden çıkıp ekonomik olarak güçlenen iş insanlarımızın yatırımlarını çoğunlukla başka şehirlere yapmalarıdır. Elbette herkes yatırımını istediği yerde yapabilir. Ancak memleketine yapılan yatırımın değeri çok farklıdır. Çünkü burada kurulacak bir fabrika sadece ekonomik kazanç sağlamaz; aynı zamanda onlarca, yüzlerce gencin hayatına dokunur.
Düşünün; kurulacak bir süt işleme tesisi yüzlerce üreticinin ürününü değerinde satmasını sağlayabilir. Bir yem fabrikası hayvancılık maliyetlerini düşürebilir. Bir paketleme tesisi bölgedeki tarımsal ürünlerin daha geniş pazarlara ulaşmasına yardımcı olabilir. Küçük ölçekli üretim atölyeleri bile onlarca gence istihdam sağlayabilir.
Böylece gençlerimiz başka şehirlerde ağır şartlar altında çalışmak zorunda kalmaz. Her yıl binlerce insan ekmek parası için ailesinden ve memleketinden uzaklaşmak zorunda kalıyor. Oysa aynı insanlar kendi şehirlerinde iş bulabilse hem aile bağları güçlenir hem de bölgenin ekonomisi büyür.
Anneannemin yılların tecrübesiyle söylediği sözün aslında bugüne dair önemli bir mesaj taşıdığını düşünüyorum. Evet, hayat geçmişe göre çok kolaylaştı. Fakat sahip olduğumuz imkânları üretime dönüştüremediğimiz sürece bu kolaylıkların bize fazla bir faydası olmayacak.
Sürekli şikâyet etmek yerine biraz daha üretmeyi, biraz daha yatırım yapmayı ve yaşadığımız yere sahip çıkmayı konuşmalıyız. Çünkü gençlerin geleceğe umutla bakabildiği, iş bulabildiği ve hayat kurabildiği bir şehir ancak bu şekilde inşa edilebilir arkadaşlar.
Belki de anneannemin 92 yıllık hayat tecrübesiyle söylediği o cümle bugün hepimiz için önemli bir ders niteliğindedir:
"Hayat kolaylaştı ama insanlar hayatın kıymetini unutmaya başladı."
Hayatın kıymetini bilmenin yolu ise sadece sahip olduklarımızdan şikâyet etmek değil; bulunduğumuz yeri daha iyi hâle getirmek için emek vermekten ve yaşadığımız yere sahip çıkmaktan geçiyor...