Benim aksanım bir patika yolcusu…
Aksan, dilin yüzeyinde dolaşan bir gölgedir; ama aslında daha derin bir şeydir. O, bir sesin bedene, bir bedenin coğrafyaya, bir coğrafyanın da zamana açtığı yoldur.
“Benim aksanım bir patika yolcusu” demek, dilin sabit bir mülk olmadığını, aksine sürekli yürüyen, toz tutan, bazen kaybolan, bazen de yeni bir viraja saparak kendini yeniden bulan bir varlık olduğunu söylemektir.
Patika, büyük yolların aksine, haritalarda her zaman görünmez. O, ayak izleriyle açılır, unutuluşla kapanır. Aksan da öyledir. Anadilin büyük otoyollarında değil, kenarlarda, dağ geçitlerinde, sınır kasabalarında, göçmenlerin mutfaklarında, sürgünlerin mektuplarında yaşar.
Her patika yolcusu gibi, aksan da hem kaybeder hem kazanır: bir kelimenin orijinal telaffuzunu yitirirken, o kelimeye yeni bir ağırlık, yeni bir melodi, yeni bir yara ekler.
Felsefi olarak bakıldığında, aksan, Heidegger’in “dil, varlığın evidir” sözünü tersyüz eder. Dil ev ise, aksan o evin eşiğidir; hem içeri hem dışarıya aittir. Eşikte duran her şey gibi, ne tamamen içeride ne tamamen dışarıdadır.
Bu yüzden aksanı olan insan, her zaman biraz yabancıdır — kendi diline bile. Bu yabancılık, bir eksiklik değil, bir açıklıktır. Patika yolcusunun taşıdığı torba gibi: içinde hem unutulanların kırıntıları hem de henüz adlandırılmamış olanların tohumları vardır.
Aksan, kimliğin sabitlenmiş bir damgası değildir. O, sürekli yeniden yazılan bir yürüyüştür.
Bir çocuk, annesinin dilini öğrenirken, aslında bir patikaya çıkar. O patika, yıllar içinde şehirlerin gürültüsüne, üniversitelerin düzgün cümlelerine, televizyonların standart telaffuzuna çarpar.
Bazen yolcu, patikayı terk eder, asfalt yola çıkar; bazen de asfalt yoldan geri döner, çünkü o dar, taşlı, bazen çamurlu yol, ona daha çok aittir. Aksanın “bozuk” sayılması, aslında patikanın büyük yola göre “yanlış” sayılmasıdır. Oysa her patika, bir doğruyu taşır: yürüyenin kendi ritmini.
Bu yüzden aksanı savunmak, dilsel bir milliyetçilik değildir. Aksanı sevmek, varoluşun geçiciliğini, yerindenliğini, sürekli yolda olmayı sevmektir. Çünkü patika yolcusu bilir ki, varış yoktur. Sadece duraklar vardır. Ve her durakta ses biraz daha değişir, biraz daha yorulur, biraz daha derinleşir.
Belki de en derin felsefi nokta şudur: Aksan, konuşurken bile sessizliği hatırlatır. Çünkü her aksanlı kelime, telaffuz edilemeyen bir şeyin gölgesini taşır. Anadilinde bile tam söylenemeyen bir acı, bir özlem, bir manzara.
Patika yolcusu, yürürken arkasında bıraktığı manzarayı unutmaz; sadece onu başka bir ritimle, başka bir nefesle taşır.
Benim aksanım bir patika yolcusu…
Demek ki ben de, konuşurken, yürüyorum.
Ve her kelimede, biraz daha uzaklaşıp, biraz daha yaklaşıyorum.