İbrahim Genç

Hayat ne güzel sevgili!

10 Ekim 2011 Pazartesi 16:14

Hayat ne güzel sevgili!

Bir çocuğun uyanışındaki o masum bakışlar… Yüreği bin bir acının fırtınasıyla hırpalanmış annelerin gözlerinde açan umut… Elleri nasırdan kaskatı kesilmiş babaların yarınları yaratan gücü… Nisan yağmurlarına yürekleri gülistan olmuş sevgililer… Gözden göze, yürekten yüreğe akan şiirler ve de türküler… Kanatlarını özgürlüğe her çarpışında bizi özgürlük düşüne taşıyan şu kuşlar… Ormanların dehlizlerinden akan serin rüzgarlar, dağlardan ovalara inen esintiler… Yağmur sonrasının güneşinde toprağın o güzelim kokusu… Sakinleri sürgün yemiş, evleri yakılmış köyün fotoğrafındaki isyan öncesi tütsülenme… Baharın dağlardan ovalardan bize gösterdiği rengimiz, gök kuşağı varlığımız…

Hayat ne güzel sevgili!

İnkarın karanlığında gerçeğin aydınlığına yürümek inadına… İmhanın acımasızlığında direnmenin zaferine inanmak… Karanlıkları yırtmak karanlıkları… Kinin ve nefretin sancağını çalmak yere ve sevginin sözcüklerini ekmek nadasa terk edilmiş yüreklere… İşte güzel sevgili! Göremez bunları her göz; ama sen görürsün elbette. Çünkü yüreğindir karanlığın körlüğünden bizi kurtaran ve bize gösteren bütün hikmetleri. Biliyorum sevgili, sen sus! Sadece gözlerini tut dünyamıza, hakikat dile gelir tüm nesnelerde. Çünkü yüreğimize akan o berrak bakışlarında yok zerre-i miskal bir kötülük. Belki körüz biz, körlüğümüzdür bu faniliklere aldanmışlığımız. Belki mil çekilmiştir gözlerimize, çekilmiştir bunca savaşı biz yarattıkça. Ama sen varsın ya! Yetiyorsun bize, Yaratan’ın hikmetlerini idrak etmemize ve görmemize tüm güzelliklerini kainatın. Çünkü bakışlarındır  ruhumuzu aydınlatan, yüreğimize göz olan. İşte bu yüzden sevgili, sen yüreğimize göz oldukça dile geliyor yüreğimiz şiir şiir:

Öyle güzel ki gözlerin;
İlham olur çaresiz ressamlara,
Işık olur karanlıktan korkanlara,
Gülistan olur sarı sarı çöllere…

Mercan adasından ya da inciler diyarından getirmedik sana bu sözcükleri sevgili. Bunları bize söyleten sensin. Zaten senin varlığında anlıyoruz yüreğimizdeki aşkın varlığını. Var diyorsun, var yüreğinizde fıtratınız üzere iyilik. Var diyorsun, var barışı getirecek sözcükler. Ama biz sensiz nedense farkında değiliz sevgili! Yoksa biz taş kafalılar galaksisinde miydik? Değildik, değildik ama… Kutsalımız, kayıp bilincimiz, iyilik sebebimiz, barış çağrımız; ey sessizliğimizin ses bayrağı! Gerçeğe saygı gerek; gerçek de şu ki biz sensiz şekilli kemikler topluluğu, yumuşak et yığınıyız… Oysa sen bizim hayat-ı idrakimizsin evvelden ebede… Söylerdin hep, kulak olmasa çıkmaz ağızdan şiir. Bu yüzdendir ki sevgili, sen önce kulak olduk bizlere. Sonra ses oldun birden! Sesten heceye uçtun, heceden sözcüğe kondun; düşüncemiz oldun, duygumuz ve de şiirimiz…

Sende inandık biz felsefeye hakikat üzere okurken… Sende gördük sanatın estetiğini baka baka eserlere…. Sende anladık mimaride simetriyi Süleymaniye’de secdeye varırken alnımız… Sende, sende ve yine sende; doğanın bütün ahengini içtik. Senin coğrafyanda gördük doğanın uyumunu sevgili! Hele o parmaklarındaki incelik var ya! Yürürken gitarın tellerinde o ince parmakların, söyletti bülbüllere en güzel şarkısını aşkın. Orpheus’a döndü zavallı bülbüller, sana şarkılar söylediler durmadan. Öyle ki kıskandı güller ve soldu güller… Bütün kainat sende fark ediyor güzelliğin, sesin ve sözcüklerin ahengini. İşte bu yüzden sevgili, dile geliyor kainat! Bilmem dinler misin ki sevgili! Kendilerine kulak olduğun ağızlar sözcükler sunarlar sana:

Öyle ince ki parmakların;
Akarak tellerinde gitarın,
Dağında, taşında tüm galaksilerin,
Bir beste olur aşka davet eden…

Sence bu gözler, ferini senden alan bu gözler; toz pembe bir hayali mi görüyor sevgili? Sanıyor musun ki farkında değiliz felaketine insanlığımızın? Ah sevgili!... Sana daldık, birazcık gülsün diye yüzümüz; seni anlattık, birazcık dinsin diye sızımız; sana baktık sevgili sana, sarılsın diye yaralarımız! Biliyoruz, Afrika çöllerinde kızgın güneşin yaktığı tenleri… Gördük açlıktan ölen Afrikalı bebeleri her saniyede bir bir… Haitili çocukları da gördük sevgili, gözleri siyah yüzlerinde inci tanesi o çocukları… Onlar ki çamurdan yapılmış çikolata yiyorlar. Dillerinde çamurun boğan cıvıklığı, düşlerinde sütlü çikolatanın tadı… Tanık olduk, Srebrenitsa’da katledilen binlerce yüreğin çığlıklarına… Yurdundan sürgün edilen Ermeni çocuklarının yollarda çürümüş bedenlerine baktık sevgili… Hocalı’dan arşa yükselen seslerdeki çaresizliği işittik biz… Köyü yakılan, sürgün edilen Kürtleri tanıdık sevgili; çocukları meydanlarda öldürülen anneleri… Gör bak sevgili! Gazze tutsak şimdi, Afganistan perişan, Irak darmadağın… Çocukların bakışlarında korku, kadınların gözlerinde endişe… Tanığız sevgili; vurdular çocukları meydanlarda, bedenlerine saldırdılar kuytularda kadınların…

Sen söylettin bizi aşk kaçamağımızın bahçesinde dolaşırken sevgili! Oldu mu şimdi bütün kederle bakmak bize şimdi? Bunları görüp de susmak, bilip de anlatmamak, anlatıp da gülebilmek… Sen bize onurdan bahsettin sevgili, sen bize mücadeleden… İşte bu yüzden haykırıyoruz durmadan. Sessimizi katarak tüm dillere, bakışlarımızı vererek tüm renklere… Ciğerlerimizi sökercesine, havanın perdesini delercesine bağırıyoruz avaz avaz… Çığlık çığlığayız sevgili; “imdaaat!!!” diyoruz “İnsanlık tehlikede” diyoruz. Annelerin her göz yaşında bin bir yara açılıyor bedenimizde. Ve biz gözyaşı oluyoruz birden toprağında ülkemizin. El ele verdik sevgili, sırtlamaya hazırız tüm acılarını kainatın. Bitecekse savaşlar, gelecekse barış… Biz başımızı uzattık gönül gönüle vererek… Vurun başımızı İbrahim aşkına, İsmail aşkına… Tek kurbanı biz olalım bu sancıların…

Ama duyan yok sesimizi sevgili! Ölüyor çığlığımız karmaşasında modernizmin, duyulmuyor sesimiz ölüm tüküren bombaların gürültüsünde, görülmüyor insanlık ufkunda yarınların… İşte bu yüzden yalnızız sevgili! Parmaklarımızda sensizliğin üşümeleri var sarkıt sarkıt… Sen üzülme ama… Bizim bu cehennem, bizim eserimiz… Senin dünyanda bunlar olmaz, olamaz. Bu yıkımda günahın yok sevgili. Üşüme sen! Sen ki yıldızlar kadar uzaksın günahlarımızdan. Bu yüzden dile geliyor her şey:

Öyle temiz ki ruhun;
Yakışırsın sen melekler katına,
Günahkar ruhlar yaklaşınca yanına,
Paklanıp gider cennet yurduna…

Nar çiçekleri açıyor sevgili; umutla doluyoruz birden. Sonbahar rüzgarında sarı yapraklar beyhude savruluyor sevgili; hüzünle kaplanıyor tüm tenimiz. Bunca yıkım ve zulüm penceresinden bakarken ağlayan yüreğimiz, varlığınla gülümseme olup açıyor çiçek çiçek. Senin üstünde gezmediğin toprak ah ne kadar da çorak! Senin nefesinin olmadığı hava ah ne kadar da boğucu! Sanıyor musun ki saçların olmadan esecek rüzgarlar… Tenin olmadan hangi iklim yaşanır ki burada… Sen havamızsın, rüzgarımızsın, barışımızsın, sevgilimizsin… Devasın tüm dertlerimize.  Yüreğine sığınıyoruz, mülteciyiz! Kabul et bizi ya da bırak ölelim sınır boyunda tellerde parçalana parçalana… Senin bize verdiğin bakıştır bizi onurlandıran, bizi yarınların güzelliğine inandıran. Boşuna yazılmadı sana şiirler, öyküler… Ah sevgili! Geldin ne güzel geldin! Yaklaş az daha! Nefesimizden içerken yüreğimizden dinle:

Öyle atıyor ki kalbin;
Aşk fışkırıyor çatlayan topraktan,
Orpheus aşık oluyor Eurydike’ye birden,
Ve ben tutunarak atışlarına kalbinin,
En güzel şiiri yazıyorum senin için…

Bu yazı toplam 9409 defa okunmuştur
keskin sanat
 // nurullah
gazete sayfalarını karıştırırken okunmaya değer bir şeyler bulamamanın sıkıntısıyla; dört elle sarılaabilecek bir yazı. gazete sayfalarında şaklabanlık yaparak köşe sahibi olanlara "ders notu" olararak okutulabilecek bir kelimeler manzumesi...öncelikle kalemine sonrada yüreğine sağlık....
10 Ekim 2011 Pazartesi 20:18
aaa
 // clmrg
harika bir yazı çok beğendim eline kalemine sağlık...
10 Ekim 2011 Pazartesi 16:53