Çiçekleri ezmeden yürümek
Bazı cümleler vardır, kulağa şiir gibi gelir ama aslında bir hayat felsefesi taşır. “Çiçeklerin içinde yürüyüp çiçekleri ezmemeyi de biliyoruz” işte öyle bir cümle. Hem mütevazı hem derin. Bir yandan zarafeti, öte yandan bilinci işaret ediyor. İnsan, doğanın ortasında nasıl da incelikle var olabileceğini hâlâ hatırlayabiliyorsa, henüz her şey bitmemiş demektir.
Doğayla ilişkimiz uzun zamandır hep keşif hikâyesine dönüştü. Ormanları açıyor, nehirleri hapsediyor, toprağı tüketiyor, havayı kirletiyoruz.
Sanki dünya bizim için yapılmış, biz de onun efendisiymişiz gibi davranıyoruz.
Oysa doğa bir arka plan değil; biz onun içindeyiz. Biz de o çiçeklerden biriyiz, köklerimiz toprakta, nefesimiz onunla iç içe. Ama bunu unuttukça, ayaklarımız altında ezilen sadece beybunlar, asminler olmuyor; kendi geleceğimizi de eziyoruz.
Çiçeklerin arasında yürümeyi bilmek, aslında bir duruş meselesidir. Bu, acele etmeden adımlar atmak, nereye bastığına dikkat etmek, güzelliğe saygı duymaktır.
Modern hayat ise tam tersini teşvik ediyor: Daha hızlı, daha çok, daha büyük. Tüketim çılgınlığı içinde doğayı “kaynak” diye etiketleyip, sonra da “sürdürülebilir kalkınma” diye makyaj yapmaya çalışıyoruz.
Oysa sürdürülebilirlik lafta kalıyor; asıl mesele saygıdır. Bir çiçeği koparmadan yanından geçebilmek, bir ağacı kesmeden gölgesinde oturabilmek, bir nehri kirletmeden suyundan içebilmektir.
İnsan doğayı ezmeden de var olabilir. Hatta ancak öyle var olabilir. Tarihe baktığımızda, doğayla uyumlu yaşayan toplulukların hem daha huzurlu hem de daha dayanıklı olduğunu görüyoruz.
Kürdistan kültüründe toprak “anne”dir, hayvanlar “kardeş”tir. Biz ise onları “mal” hâline getirdik. Sonuç ortada: İklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı, kirli hava, zehirli toprak…
Ayak izlerimiz her yerde ama çoğu iz, bir yaradır.
Oysa mümkün olan başka bir yol var. Şehir planlamalarında yeşil alanları artırmak, tarımda toprağı öldürmeyen yöntemleri tercih etmek, tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmek, çocuklara doğayı “düşman” ya da “oyuncak” değil, “ev” olarak öğretmek…
Bunlar büyük laflar gibi gelebilir ama aslında hepsi o eski cümleye döner: Çiçeklerin içinde yürümeyi bilmek.

Doğa bize her zaman affedici davrandı. Ormanlar yeniden yeşerir, nehirler temizlenir, toprak iyileşir. Yeter ki biz ezmeden yürümeyi hatırlayalım. Yeter ki “ilerleme” adına her şeyi ayaklarımızın altına almaktan vazgeçelim. Çünkü doğayı korumak, aslında kendimizi korumaktır. Kendi çocuklarımızın geleceğini, soluyacakları havayı, içecekleri suyu korumaktır.
Onun için ne zaman bir kır yolunda yürürseniz durun ve ayaklarınıza bakın. Altınızda ezilen bir çiçek var mı? Eğer yoksa bilin ki hâlâ insan olmanın en güzel yanlarından birini koruyorsunuz.
Ve belki o zaman, “Çiçeklerin içinde yürüyüp çiçekleri ezmemeyi de biliyoruz” cümlesi, sadece güzel bir söz olmaktan çıkar; yaşanan bir gerçekliğe dönüşür.
İnsan, doğanın konuğu olduğu sürece var olabilir. Efendisi olmaya kalktığı anda ise kendi sonunu hazırlar.
Bu basit gerçeği hatırlamak, belki de en acil ödevimiz.
Ve her şeyde kusur arayanlar, her şeyde çirkinlik arayanlar, kendinize benzemeyenlere saldırı düzenleyenler…
Size bir hatırlatma:
Dünyanın en güzeli olsanız, okyanuslar kadar derin, gökyüzü kadar ulaşılmaz dahi olsanız hiçbir şeyden keyif alamazsınız. Bakışınız çirkindir sizin, kafanızın içi çirkin, kalbiniz çirkin.
Sıradanlıktan kurtulmak isterseniz doğaya çıkın; çiçeklere basmadan aralarında gezin. Belki o zaman insan olmanın erdemine kavuşursunuz.