İbrahim Genç

Mehmed Uzun: Barışa Adanan Hayat -I-

01 Ocak 2011 Cumartesi 18:43

İnsanoğlu bir şeyi başkasına aktaramayan bir varlık olsaydı onu anlamlı kılacak başka bir nitelikten bahsetmek zor olurdu. Bu aktarma işini yapan, dolaysıyla bir milleti var eden de dil denen düşüncenin elbisesi ise kuşkusuz bu aktarmada çok önemlidir; çünkü bir halk önce dilde vardır. Biz de biliriz ki bir dil, işlendiği sürece gelişir ve iyi bir anlaşma aracı olarak bir halkı birbirine kenetler. İşte bu sebepledir ki dilin ustaları olan, dolaysıyla halkların zamana direnip ayakta kalmasını sağlayan bir yazar veya şairin kaybedilmesi, bir halk için büyük bir keder vesilesidir. Bu keder, yıllarca yok edilmeye çalışılan bir dilin üyesiyseniz daha da katmerleşir.

İşte tam da bir halkın dilini çağdaş dünyanın gözü önünde gülünç yasaklarla yok etmeye çalışan bir sistemin karşısında dil, kendisine ruh verecek tanrılar arar. Bu kişiler, bir halkın bağrından kopup gelen kahramanlar olacaklardır; çünkü bu kişiler; bir halkın bütün düşüncesini, özlemlerini, duygularını korkusuzca işlerler.Ve bir gece evlerinden alınıp işkence de görebilirler; sorgulanabilirler kirli mahzenlerde, loş bir ışığın karartısında. Öldürülebilirler de! Ki zaten yazmak var olmaya dair böyle bir sisteme karşı, büyük bir risk değil midir? Mahkeme duvarları kadar soğuk bakışlarıyla kendisini süzen savcılara bu dil yaratıcıları "İşte yok dediğiniz dil bu. Ne yazık ki bu dil, benim anadilim" diye haykıracaklardır; çünkü onlar bilirler ki "Bireyin dilini, dinini ve kimliğini yasaklamak ya da yok etmek için çalışmak bölücülüktür. Sadece bölücülük değil bir insanlık suçudur da."(Mehmed Uzun, Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler,S.165).

Mehmed Uzun, dağların ve buzulların diyarından sözcükleriyle durmadan bu gerçekleri haykırdı. Öfkelenmeden, inatla halkların ve dillerin kardeşliğini dile getirdi. Ne kendisine yapılan eziyetler ne de sürgüne mahkum edilme… Hiçbir şey onu bu topraklarda yaşayan insanlara karşı öfke duymasını sağlayamadı. O sadece, kardeşliğin düşmanlarına tokat gibi sözcüklerle karşı geldi. Kardeşliğin düşmanlarına kızıyordu; onların aptallıklarına, bencilliklerine milenyum çağında şahit olmaktan utanç duyuyordu. Mehmed Uzun, her kesimden herkesin anlayabileceği bir dille kardeşliğin nasıl olabileceğini anlatırken, yüreğinin en sade haliyle “Böyle daha iyi olmaz mı?” diyordu, biraz hüzünlü, biraz ağlamaklı…

Ağaçlar bütün yeşilliklerini sarılara bırakırken, Yukarı Mezopotamya’nın bereketli topraklarında umutlar tohum tohum ekilirken ayrıldı aramızdan Mehmed Uzun. Tarih, 11 Ekim 2007’ydi. Bu tarih, Kürtlerin bilincinde iki şeyi ifade ediyor: Birincisi halkı için somut olarak, belirleyici çalışmalar yaparak halkına karşı borcunu ödeyen Mehmed Uzun’un ebedî bir hayata göçünü. İkincisi de Kürt halkına ve özellikle Kürt gençlerine nereden, nasıl başlayarak dilleri ve kültürleri için mücadele vermeleri gerektiğini. Kürtlerin silahlardan çok, kalemlere ihtiyacı olduğunu öğretti Mehmed Uzun. Bu bir devrimdir!

Unutulmamalıdır ki bir halk, diliyle vardır ve gelecek kuşaklara öz değerler dil üzerinden aktarılır. Mehmed Uzun, Kürt diliyle verdiği eserlerle Kürt gençlerinin kendilerini tanımlayıp anlamalarına yardımcı olurken, bir yandan da Kürtçenin de (yok sayılan, horlanan dil) diğer dillerden hiç de geri kalmadığını ispatlayarak Kürtlerin kendilerine olan özgüvenini yükseltmiştir. Çünkü Uzun’un kitaplarındaki her sözcük, asimilasyona ve inkara karşı bir balyoz gibi işliyordu.

Bir yönüyle Uzun, bir sorumluluk duygusuyla yaşıyordu. Ne şöhret peşine ne de para pul derdine düştü. Bir misyon adamıydı. Bu misyon, diyalogu-kardeşliği-barışı olabildiğince kutsal sözcüklerle yüceltirken; asimilasyonu-zulmü-bencilliği de ateşten sözcüklerle yerin dibine sokuyor ve bir halkın ana dilini yok etmenin insanlık suçu olduğunu haykırıyordu. Bu amaçla da modern Kürt edebiyatının yaratılması için, Kürtçe ile yazmayı bir görev olarak görmüştür. Büyük bir bilinçle, ne aradığını ve ne yapmaya çalıştığını bilerek araştırıyor ve bunları, herkesin anlayabileceği bir sadelikte, yürekten damlayan sözcükleriyle anlatıyordu. Bir kitabında bu bilinçlilik durumunu   "...Ana dilim Kürtçe oldu, Kürt sözlü edebiyatı ruhumun ilk zenginliğini oluşturdu. Bu nedenle ve ahlaki bir sorumluluk duyduğum için romanlarımı Kürtçe yazıyorum." sözleriyle dile getiriyordu. Öyle ki Joyce Blau’nun ifadesiyle Uzun, büyük haksızlıklara uğramış bir dilin rönesansını gerçekleştirmeye adadı kendini.

Bu yazı toplam 4279 defa okunmuştur
II. RÖNESANS....
 // mezopotamyalı
Sizlerın bu ustadların arkasında gidiyor olmanızda 2. rönesans tır bence......
04 Ocak 2011 Salı 10:02
uzun
 // özcan van
Uzun olmasaydı belkide dilimiz tamamen silinecekti........
02 Ocak 2011 Pazar 20:31
dil şart
 // evet
bir dil bir insan demek se bir dil bir millettir o millet ise bir devlettir . Nasıl ki bir çivi bir atı taşıyorsa atta bir komutanı o komutanda bir orduyu o orduda devleti güvenliği taşıyorsa bir dilde o derece önenlidir dilimii istiyoru teşekkürler....
02 Ocak 2011 Pazar 09:42