İrfan Sarı

Bir tek silah sesi

27 Ağustos 2011 Cumartesi 15:03

Etrafı beton ayaklardan oluşturulmuş çimento kokulu mevzinin içinde, gözlerini ay ışığı altındaki dağlara dikmiş öylece düşünüyordu Soner. Eli tetiğin üstündeydi. Bir yıldız kaysa basacak tetiğe, bir kaplumbağa sürünse yön verecek kurşuna. Bir çatırtı duysa parmağı itecek, baruta ateş verecek.

Çok uzakta yanıp sönen çoban ateşleri olsa, belki ellerini çekecek o silahtan gidecek misafir olacak. Kim bilir belki çay kaynıyordur o ateşte, bir bardak kaçak çay yudumlayacak. İki kelam çoban sohbeti iki kelam asker sohbeti kardeşliği çoktan kurmuş olacak. Kaçmayacaklar birbirlerinden. Korkmayacaklar birbirlerinden birbirlerini öldürmeyecekler.

Soner, şafak sayıyor. Gün biterse yeni bir günün fitilini tutuşturacak. Hayalleri sayamayacak kadar çok değildi. O kendine yetecek kadar hayal içindeydi. En ebruli olan ve en ince nakışlı hayali Mısra’sıydı. Mısra ile sözlendikleri gün Karadeniz sevinç dalgalarını kıyıya çarpıyor ve alkışlarını ifade ediyordu böylece. Askere yaşıtlarından sonra gelmişti ve eğer sevdalısı olmazsa belki daha da gelmeyecekti. Ama askerliği önüne koyan sisteme yenilip gelmişti. Dönünce mesleği olan erkek berberliğini sürdürecekti hatta şimdiden dükkanını kiralamıştı bile.

Ne çare ki; Yüreğinin sahibine dağların arasından düş kurmaya bile zamanı yoktu. O da dağ çocuğuydu. Yeşil yüksek ve nemli dağların arasında koşan, konuşan ve asker olan Soner bu yalçın, esrarlı, kuru, keskin bakışlı dağların arasında kendini yalnız his ediyordu. Bilmediği bir savaşın içine gelmiş ve elleri tetiğin üstüne bırakılmış beton barınaklarda karakol nöbetlerine başlamıştı. Yüksek voltajlı aydınlatma ampullerinin yansıdığı yerler gün yerine dönüyordu ama toprağın üstünde hareketlilik hep vardı…

Dağlar çeper gibiydi dağların ardındakiler için. Biliyordu bunu. Mahalle kavgalarına benzemiyordu bu kavga onu da biliyordu. Dosdoğru bir savaşın içindeydi. Ay tereddüt ederek çıkıyordu gökyüzüne güneş kasılarak doğuyordu her seferinde. Ormanların dilini kesmişti ceberut savaş tacirleri. Canları çektiğinde tutuşturup ateşi çekiliyordu kıyısına. İçinde börtü böcek ne varsa yanıyordu. Dağlar cansızlaştırılıyordu.

Çiçeğe acımayan bombaları vardı bu savaşın. Çocuğa, kadına, erişkine-yetişkine acımayan bir yüzü vardı...

Bazen savaşın küf yüzünden kurtulup gidebilseydi memleketine yârinin çimen yeşili gözlerine takılırdı evvela. Sevdiğinin biraz utangaç sesi düşerdi kulağına “hoş geldin” edasıyla, iki sarmaşığın birbirine sarılışı gibi sarılırlardı sevdiği ile kalbinden bir sevinç akımı yükselirdi beynine. Tam budur dediğinde parmağı tetikte uyanırdı yeniden. Çünkü bu dağlarda bir an bile düş kuramazdın. Ölüm nefes gibi yakındı insana. Onun için uyanık olmak gerekiyordu.

Uyursa bir daha uyanamayacağını bilirdi. Bilirdi ki; “Savaş zamanlarında babalar oğullarını, barış zamanında da oğullar babalarını defin eder”

Elbette bu savaşı yaşadığı sürece unutmayacaktı. Şayet unutursa kendiyle sınavını da bitirecekti.

“Deniz üstünde fener bir yanar birde söner
Bu gaybana sevdaluk ne yana olsa döner
Gel kaçalum sevduğum Dağlarun arkasindan
yandumda elacağum bu yürek yarasindan”

Kulağına damlatılan bu ezgilerin rengiyle büyümüş Soner’in nöbet siperinde ona eşlik eden ay ve dağ rüzgarlarına karşı sıralamış olduğu şarkıyı sadece onun iç sesi duyabildi pek çok kez. Çünkü sesini koy verse ölüm dansına kalırdı.

Oysa en çok dağlara söylenir şarkılar. En çok dağlar dinler adamı adam gibi.

Cebinde sigara dumanlayamıyorsan, elinde tespihin çekemiyorsan, dilinde türkü çığıramıyorsan ve açıp yarin fotoğrafına bakamıyorsan dağlar küser adama. Naz etmez dağlar. Küser bir daha dönmez gerisine.

Bu gece aşağıdan akan suyun sesi daha bir gürdü belli ki suyun akış istikametinde yağmur yağmış içinde yağmuru ne kadar özlediğini geçirdi çünkü sevdiği ile bir yağmurlu günde rastlaşmıştı öyle çok istedi ki az sonra ona özel bir yağmur serpişti tanrılar her yüreği duymaz ama onu duymuşlardı.

Saatine baktı nöbeti bitmek üzereydi bu gece ilk defa nöbeti bitsin istemedi.

Yağmurla bakışmak istedi ne çare ki yağmur toprağa düşecek kadar yağdı. Durduğu yerden bir adım öne attı yağmurun ardından bakar gibi… Susmuştu her yer. Bir tek silah sesi duydu birden, dağlarda duydu, az önce yağan yağmur da… Ama arkadaşları duymadı. Duyamazlardı belki de.

Hiç korkmadı ama… Karşı yamaçta bir duman havası vardı gözlerini dikti art arda yürüyenler gördü. Basmadı tetiğe durdu baktı… Yürüdüler… Yürüdüler… Yürüdüler…

Savaşın kurallarını çiğnemişti…  Savaş suçlusu olarak yargılanacaktı belki…

Bir tek silah sesi duyuldu o gece. Kurşun gecenin içinde kayboldu. Soner kendi adına savaşı bitirerek sevdiği ellere kavuştu. Mısra’nın yeşil gözlerine bakarak söyledi şarkılarını…

“Duman gelir dereden kavlatur dağu taşi
sevduğumin yüzünden durmaz gözümun yaşi
Gel kaçalum sevduğum Dağlarun arkasindan;
yandumda elacağum bu yürek yarasindan”

Bu yazı toplam 7864 defa okunmuştur
ÖZELEŞTİRİ
 // ROZENA, BERFİN,AYŞE, FATMA
Sayın İrfan SARI sizinle yıllar önce tesadüfen bir sitede karşılaşmıştık. O günkü gündemde olan olaylarla ilgili karşılıklı yorumlarda bulunmuştuk.
yazınız harika olmuş. hangi ırktan olursa olsun insan insandır. aynı duyguları taşır. sizler yazar olarak geniş kitlelere hitap ediyorsunuz. ayrımcı yazılar yerine birleştirici yazılar yazdığınız zaman daha da büyürsünüz insanların gözünde. ben karadenizliyim, çevremde, çalıştığım kurumda çok kürt arkadaşım var. yeri geliyor bir ekmeği paylaşıyoruz, bir bardaktan su içiyoruz. kız alıp kız veriyoruz. bu düşmanlığı kim körüklüyor anlamıyorum. belkide küçük bir kesimin menfaatleri için harcanıyor genç fidanlar. acımadan, umursamadan.
herzaman böyle yazılarınızı bekliyoruz, saygılar......
30 Ağustos 2011 Salı 09:07
YAZIKLAR OLSUN SANA
 // Özeleştiri yapalım artık
Şimdiye kadar yazdığın belki de en güzel yazı. Biriniz Bengi Yıldızın her iki taraftan onlarca ocağın sönüldüğü, Kandil yakınlarındaki sivilere yağmur gibi bombaların düştüğü bir dönemde Ramazan ayına Müslüman Kürt halkına değerli seçmenine yaptığı kepazeliği rezilliği yazsın. onun gbi birisinin kürt halkının sorunlarına eğileceğini, kürt halkını temsil edeceğini o görüntülerden sonra sanmıyorum. Zerre kadar ar, şeref olsaydı anne-babalar ağıtlar yakarken kendisi zevku sefa yapmazdı. Değerli yazarlar artık korkmadan öz eleştir yapalım içimizdeki çürükleri, heva perestleri dışlayalım yuhlayalım ayıplayalım. Bengi eğer zerre kadar bir değer verse kürt halkına istifa eder veya yönetim yaptırım yapar. Yoksa bu hareket büyük bir darbe alır,,,,...
28 Ağustos 2011 Pazar 23:02
barışın savaşçısı
 // mamoste abidin
keşke batıdan da senin gibi bu duyguları taşıyan
birileri çıksada savaş çığırtkanlığını yapmasa.boyalı basının silahşörleri,tenezül edipte okusalar bu güzel yazıyı
bölge insanının barışı ne kadar önemsediklerini ,savaşın kimseye bir şey kazandırmadığını öğrenebilseler.savaş kaybetirir,barış kazandırır.sevgili yazarımız barışın gerçek savaşçısıdır......
28 Ağustos 2011 Pazar 10:09