İbrahim Genç

Ana dilde eğitim ve dil bilimciler

26 Ağustos 2011 Cuma 01:06

Ülkemizin yıllardır içinde bocaladığı birçok sorunun çözül(e)memesinin en büyün nedeni, en var oluşsal en temel şeylerin bile siyasetçiler tarafından siyasallaştırılmasıdır. Bu siyasallaştırmalar sonucunda toplumun kutuplaşması derinleşmiş ve tahammül, empati gibi erdemler bir kenara bırakılmıştır. Tabi bunda siyasetçilerin ayrıştırıcı dilinin yanında konunun uzmanı olanların suskunluğu ya da iktidarın dilini tercih etmesi de etkili olmuştur. Bu sebeple de ülkemizin gerçekten dürüst bilim ve din adamlarına sahip olması gerekiyor. Özellikle son zamanlarda tartışılan ana dilde eğitim konusunda ülkemizin dil bilimcilerinin ve eğitimcilerinin seslerini yükseltmeleri gerekiyor. Buna olan ihtiyaçtan dolayı ve empatiye vurgu yapmak adına Hollanda’da Tilburg Üniversitesinden Doç. Dr. Kutlay Yağmur’un Bilig dergisinin 2010 güz sayısında yer alan “Batı Avrupa’da Uygulanan Dil Politikaları Kapsamında Türkçe Öğretiminin Değerlendirilmesi” makalesi üzerinden tartışmak istiyorum.

Sayın Kutlay makalesinde “Batı Avrupa’da resmi olarak asimilasyon politikası uygulayan tek ülke Fransa’dır. Üniter devlet yapısı ve ilkeleri doğrultusunda, Fransız devleti Fransızca konuşan ve yasal oturma iznine sahip her bireyi bir yurttaş olarak görmek eğilimindedir.” diyor. Ülkemiz anayasasının Türkiye’de yaşayan herkesi tartışmasız “Türk” sayan 66. maddesi hemen aklımıza geliyor. Ki ülkemizin de üniter yapıya sıkı sıkıya bağlı olduğunu da düşünürsek bu konuda nasıl bir karşılaştırmaya gidebiliriz? Dil bilimciler Türkiye’yi de asimilasyon politikası uygulamakla eleştiriyorlar mı? Kaldı ki ülkemizde herkes Türk sayılırken her ne kadar “Türklük” bir ırk değil deyip Türklüğün dili ve kültürüyle zengin geçmişi yadsınırken Fransa herkesi Fransız sayarken en azından Fransız diye bir ırkın olmadığını biliyoruz.

Sayın Kutlay’ın makalesinde belirttiğine göre Hollanda’da eğitim bakanlığı orta dereceli okullarda “yabancı dil” adıyla Türkçe öğretimi isterken ilkokullarda Türkçe derslerinin verilmesine karşı çıkıyor. Burada amacın, ana dilin çocuğun ruhunda kök salmasını engellemek ve sonraki yaşlarda da çocuğu ana dilinden soğutmak amacının güdüldüğü açıktır. Ki Sayın Kutlay da “Okullarda Türkçe dersi alamayan çocukların Türkçelerini geliştirmeleri beklenemez. Amaç, genç Türk nüfusun tamamen bulundukları toplum içinde eritilmesidir.” ifadesi de bu gerçeği bize anlatıyor. Buradan yola çıkarak sormak istediğim soru şu: Ülkemizde başta Kürt çocuklarına olmak üzere diğer Türk olmayan çocuklara her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım” dedirtilmesi konusunda ne hissediyorsunuz? Başbakanımız artık Türkiye’de asimilasyon yoktur derken diğer tarafta ta ana sınıfından itibaren bir Kürt çocuğuna ana dilinin dışında bir eğitim vermek ne kadar sığar bir dilbilimcinin vicdanına? Kaldı ki yakın zaman önce Yunanistan’da yaşayan Türk çocuklarına yönelik ana sınıfında Rumca verilen derslerin kaldırılacağını Yunanistan Başbakanı söylediğinde ne çok sevinmiştik!

Sayın Kutlay makalesinin bir yerinde “Hem eğitim politikalarını geliştirenler hem de politikacılar ana dili eğitiminin sosyal uyumu engellediği ve ülkede sosyal bütünlüğün tehdit altında olduğunu iddia etmektedirler” diyor. Bu vehim, diller üzerinde yasaklar geliştiren birçok ülkenin ve en çok da ülkemin başvurduğu bir argümandır. Bu argüman bazen o kadar çok kullanılır ki adeta “Bu dili terk etseler bu ülkede tüm sorunlar çözülüverir” noktasına gelinir. Egemen, kendini “efendi” sayarak diğerlerine dilsel hak verdiğinde bunu lütuf gibi sunar. Ama her zaman da el altından diğer halkların “efendi”nin diline yönelmesi salık verilir. Bunun için de “özendirme-özümseme” politikaları devreye sokulur. Efendinin dili çekici gelir. Çünkü öyle bir politika işlenir ki kendinden ve dilinden adeta utanan birey, bu utançtan kurtuluşun yolunu efendiye özenmek suretiyle kurtulmak yoluna gider. Ki Hollanda’da da Faslı ve Türk gençler üzerinde araştırma yapılıp Faslıların eğitim ve bütünleşme konusunda daha başarılı olması da onların dillerini unutup asimilasyona daha hızlı uğraması gösterilmiştir. Bu durumun bir benzerinin yıllardır ülkemde yaşandığını söyleyebilirim. Devlet Türkçeyi dayatıp, insanların ana dillerini bazen yasaklamak bazen de kötülemek ve unutturmak yoluna gitmiştir. Tek çıkar yol olarak efendinin dilinin öğrenilmesi gösterilmiş ve diğer diller bölünme-parçalanmaya referans gösterilip bir tehdit boyutuna getirilmiştir. Burada  görülen paralellik noktasında bir dil bilimcinin hükmü nasıl olur?

Sayın Kutlay’ın belirttiğine göre Hollanda’da nüfus hareketleri Türkler-göçmenler lehine gelişirken, Hollanda artık önlem almak yolun gitmiştir. Çünkü Türk genç nüfusu artarken aynı zamanda bu genç nüfus Türkiye’den evlilik yoluyla asimilasyona direnen en aktif kitleyi oluştururken Hollanda yerlisinin genç nüfusunun tükendiği görülmüştür. Bu sebeple de Türkiye’den gidişleri zorlaştırmak için Hollanda hükümeti birçok zorluk çıkarmıştır. Bildiğim kadarıyla Hollanda’nın istediği evrak sayısı kırkı geçiyor. Hollanda’nın kendini bilen, asimilasyon karşısında bir dirence sahip Türk nüfusunu takibe alması bize; ülkemizde 90’lı yıllarda Milli Güvenlik Siyaset Belgelerinde, artan Kürt nüfusunu tehlikeli görüp bunu önlemenin planlarını yapıp yeni asimilasyon yolları geliştirenleri anımsatmıyor mu?

Her şeye rağmen Sayın Kutlay’ın makalesinde anlıyoruz ki Batı Avrupa’da ana dile yönelik olumsuz politikalara Hollandalı dil bilimciler karşı çıkmış ve bazı araştırmalarla göçmenlerin önce ana dillerini öğrenmelerinin önemi kamuoyuna duyurulmuş. Çünkü yeni nesil Türklerin, çeşitli politikalar yüzünden Türkçeden uzaklaştıklarına şahit oluyoruz. Ne var ki hızlı iletişim ağı, bunu bir ölçüde engelliyor aslında. Sayın Kutlay da bu durumu “Tüm bunların yanı sıra çanak anten yoluyla Türkiye’de yayın yapan birçok radyo ve televizyon Avrupa kentlerinde izlenilmektedir. Her ne kadar bazı Avrupalı tutucu çevreler bu çanak antenlerin yasaklanmasını isteseler de Türk televizyon yayınları ana dilinin canlı tutulmasında çok önemli bir rol oynamaktadır.” sözleriyle dile getirirken Türkiye’de 90’lı yıllarda Kürtler Kürtçe yayın yapan kanalları izlemesin diye çanak antenlere adeta savaş açıldığını hatırlayacak mıyız?

Sonuç olarak bilim adamları dilleri siyasallaştırmadan, dünya çocukları arasında bir fark gözetmeden çalışmalarını kamuoyuna sunmalarını çok önemsiyorum. Avrupa’da yaşayan Türkler, oraya sonradan gitmelerine rağmen ben ve Sayın Kutlay şüphesiz onların da ana dilde eğitim hakkını savunuyoruz. Peki binlerce yıldır öz topraklarında yaşayan ve nüfusça kalabalık Kürtlerin ana dillerini kurslarla öğrenmesini salık veren devletlülerimize ne diyeceğiz? Kürtler, ülkenin bütünlüğü içinde ana dilde eğitimi istediğinde “bölücü-hain” diye yaftalanmayı hakkediyor mu? Başta Sayın Kutlay Yağmur olmak üzere dil bilimcilerimizin de ülkemizdeki bu “ana dilde eğitim sorunu”nu değerlendiren çalışmalar yapması gerektiğini düşünüyorum. Tabi bunu yaparken de metodolojik olarak hareket noktamız ideolojik-siyasi saplantı ve komplekslere kapılmamak olmalıdır.

Bu yazı toplam 5863 defa okunmuştur
Dogru tespitlere ne denir ki?
 // Altan Yıldırım
İbrahim Genç çok doğru tespitlerde bulunuyor. Tartışmanın parametreleri iyi tespit edilirse yapıcı açılımların olması kaçınılmazdır. Bunun yapılabilmesinin birinci koşulu duygusal olmayan nesnel ve bilimsel yaklaşımın olmasıdır. İkinci koşul ise geçmişin hatalarına odaklanarak suçlayıcı bir dil kullanmaktır. Namus ve vicdan sahibi hiç kimse bir halkın anadilini konuşmasına ve öğrenmesine karşı çıkmaz zaten. Kırmançi veya Zazaca öğrenmek her çocuğun hakkıdır....
26 Ağustos 2011 Cuma 01:35