İbrahim Genç

Silahları Bırakın! Allah da Barış İstiyor!

13 Ocak 2015 Salı 11:55

Silahları Bırakın! Allah da Barış İstiyor!

Fransa’nı başkenti Paris’te gerçekleştirilen terör saldırılarında insanların katledilmeleri kabul edilemez. Bu “kabul edilemezlik” dünyanın herhangi bir yerinde, hangi ulus ya da inançtan masum insanlara yapılırsa yapılsın geçerli insanî ve vicdanî bir değerdir. Tabii bugün özellikle din adına yapılan katliamların çoğalması yeni tartışmaları beraberinde getiriyor. Bir kesim; “Dünyanın birçok yerinde binlerce Müslüman, Batı’nın dönem dönem beslediği örgütlere sattığı silahlarla katledilirken kimsenin sesi çıkmazken” diye haklı olarak söze başlayıp “Biraz da Batılılar ölsün” noktasına gelerek doğru tespitini anlamsızlaştırıyor. Doğrudur; özellikle son birkaç yılda başta Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesi ve ABD’nin silah ihracatı inanılmaz derecede artmış. Ülkelerin savunma giderleri milyar dolarları aşıyor. Ama bu; Müslümanların özeleştiri yapmaktan kurtarmaz. İslam dünyası bilimde, sanatta ilerleyemiyor. İslam toprakları adaletin, hür düşüncenin merkezleri olamıyor. Belki de bu geri kalmışlık, bundan bir çıkış bulamamak da bu tür cinnet halini yaratabilir. Her ne olursa olsun şu bir gerçek ki hiçbir dini öğreti veya kitap, masum insanların öldürülmesini onaylamıyor. Birkaç yıl önce yazdığım yazımı buna dikkat çekmek için tekrar dikkatinize sunuyorum.

***

Dağların müthiş bir korkunçlukta arkasında büyüdüğünü gören ve volkanların nasıl fokur fokur kaynadığını duyan insanoğlu... Gündüzleri doğudan yükselen bir ateş kütlesinin kendisine hizmet ediyor olması karşısında şaşıran ve geceleri yıldızların gökyüzünde nasıl asılı olduğunu düşünen insanoğlu... Rüzgarların iklimlerden süzülen serinliğini teninde hisseden ve kainatın nasıl bu kadar büyük ve nasıl bu kadar bir düzen içinde olduğunu düşünen insanoğlu... ...tam da tenine serinlik taşıdığını düşündüğü rüzgarı severken bir anda o rüzgarın sürüklediği bulutların amansız çarpışmasından yere dökülen kıvılcımlardan ve kulağına çarpan gürültüden çok korkarak düşünmeye başladı: Bütün bu dağları, rüzgarları, gündüzleri ve de güneşi kim yarattı? Hüküm kimdedir? Bu şokla düşüncelere dalan insanoğlunun kulağına uzaklardan çarpan ses “Gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah‘tır(Kur’an, 10/3).” hakikatini duyuruyordu.


Bu kesin güç karşısında şaşıran ve bocalayan insanoğlu, aklın getirdiği düşünceler arasında sorgulamalar yaparken her şeyin bir sahibi olduğunu kabul ediyordu. Buna rağmen ıssız dağların kenarında uzanan ovalarda ve akıp giden nehirlerin çevresinde farklı insanların varlığının ne anlama geldiğini sorguluyordu. İçini amansız bir kuşku durmadan kemiriyordu. Anlamalıydı işin esrarını. Bu yüzden yüksekçe bir yere çıkarak kendisini hayretler içinde bırakan dünyaya çevirdi bakışlarını. Rüzgar durmadan uğulduyordu. Gözlerine Afrika’dan siyah tenler, Orta Asya’dan sarı tenler ve daha kuzeyden beyaz tenler gelirken; kulağında farklı dillerden rüzgarla taşınan “Xuda”, “Allah”, “God” gibi sesler uğulduyordu. Bu ne hakikat idi ki onun yüreğine “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir (Kur’an, 30/22)” gerçeğini indiriyordu.

Bütün bu farklı dillerin ve renklerin yaratılmasındaki amacın birlikte bir uyum içinde yaşamak olduğunu anlıyor ve bütün bu şeylerin sahibinin “Ey insanlar gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabilelere ayırdık (Kur’an, 49/13)” öğüdünü tekrarlıyordu. Bu yüzden ormandaki bütün çiçeklerin ve ağaçların bin bir renkte nasıl uyum içinde olduğuna bakıyordu. Fakat doğanın bunca uyumuna rağmen farklı dinde olan ve farklı dilleri konuşan insanoğlunun birbirilerine karşı düşmanlıklarını anlayamıyordu. İnsanların birbirini anlamak için illa aynı dinde olmaları ya da aynı dili mi konuşmaları gerekiyor diye soruyordu kendine insanlık...

Oysa biliyordu ki Babil Kulesi efsanesinden bu yana her şeyin sahibi, insanoğlunun dilini karıştırmıştı ve insanoğlunu tüm yeryüzüne dağıtmıştı (Tevrat, 11. Bab). Ve görüyordu ki yeryüzüne dağılan bu insanoğlu hem birbirini öldürüyordu hem de kendi uyumunu yakalamış doğayı bozuyordu. Kimi yerlerde çok para kazanmak isteyenler, güçlerini bir ülkeyi sömürmek için kullanıyor; kimi yerlerde kendinin üstünlüğünü savunan milletler, başkalarının dillerini ve kültürlerini yok etmeye çalışıyor... Kimi yerlerde kurşunlar can alıyordu, kimi yerlerde ise açlık ve yokluk... Kimi yerlerde faşizm vardı ve insanları öldürmeyi marifet sayıyordu; kimi yerlerde ise demokrasi vardı ve insanları önce fakirleştirip açlığa mahkum ediyor ve sonra da insanların onurlarını ellerinden almanın sinsi yollarına başvuruyordu...

Başını iki elinin arasına alıp gördükleri ve duydukları karşısında ürperen insanoğlu, “Adam öldürme (İncil, 10:19)”; “Öldürmeyeceksin (Tevrat, 20:13)”; Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler (Kur’an, 25/68)” diye sayıklarken bir anda kabus dolu bir uykuya dalmış olduğunu fark etti. Her şeyin sahibinin bütün bu emirlerine karşın içinde bulunulan savaş ve nefret dünyasında duyduğu tedirginlik bütün bedenini sarıyordu. Çünkü biliyordu ki “Memlekette hakikat ve iyilik ve Allah bilgisi yok. Lanet ve yalan ve adam öldürme ve hırsızlık ve zinadan başka bir şey yok; zorbalık ediyorlar ve kan üzerine kan dökülüyor. Bundan dolayı memleket yas tutacak (Tevrat, 4:1-3).”

Yüksek bir yere çıkıp bütün bu tabloyu izleyen insanoğlu, içi kararmış bir şekilde ama umutla ovalara doğru inerken bir çözüm düşünüyordu. İnsanoğlunun doğayla ve kendileriyle uyum içinde birlikte yaşamaları için... Çünkü bütün hakikat ne olursa olsun birbirilerini kabul etmeleri ve birbirilerine saygı duymalarını emrediyordu. Her şeyin sahibi diyordu ki: “Yarınlar barışseverindir (Mezmurlar, 37:37).” Çünkü bunun en temel ihtiyaç olduğu ortadaydı ve diyordu yine: “Eğer birinizin ötekinden bir şikayeti varsa Rab’bın sizi bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın (İncil, 3:12-13).” Çünkü her şeyin sahibi “Kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükafatı Allah’a aittir. Şüphesiz o, zalimleri sevmez (Kur’an, 42/40).” diyerek ne yapılması gerektiğini söylüyordu. Hak; kardeşliği, affediciliği, merhameti ve barışı emrediyordu. Çünkü “Allah, iyilik yapanları sever (Kur’an, 3/134).” İşte bu yüzden bütün insanoğlu anlıyordu ki gerçek bir kardeşlik, barış ve iyilikseverlik en temel ihtiyaçtır.

ic-1-139.jpg

Bu yazı toplam 5060 defa okunmuştur