İbrahim Genç

Memurlar ve Aydınlar

09 Aralık 2012 Pazar 11:53

Türkiye’de yegane bir gerçek var: Türk aydınları “babalarını” kollamak yerine halkın yanında yer alsaydı ve memurlar küçük hesaplarının peşinde koşmasaydı İktidar bu kadar rahat davranamazdı; Kürt sorunu çözülür, ülkemiz emperyalizmin taşeronu yapılamazdı. İşte bu sebeple biz de Nazım Hikmet’in “Ustalık bakımından, Sabahattin Ali’nin en güzel hikayesi budur” dediği “Düşman” adlı hikayesi üzerinde durarak aydın / yarı aydın ve memur algısı konusunu irdelemeye çalışacağız.

S. Ali’nin hikayelerinde günlerini boş şeylerle geçiren ve bir hiçliğe saplanan yöneticileri sıklıkla görürüz. Bu hikayede de yarı aydın olarak gösterilen hikayenin kahramanı iş çıkışı zamanını geçirmek için arkadaşlarıyla buluşmuş ve poker oynamıştır. İşi gücü yerinde bu yarı aydın, gece eve dönerken aynı zamanda kendisiyle konuşmaktadır. S. Ali’nin hikayelerinde birçok kahramanının kendisini sorguladığını sıklıkla zaten görmekteyiz. Bununla birlikte S. Ali, hikaye kahramanını itirafta bulundurarak çelişkileri gösterme yoluna gitmektedir.

Yarı aydın, dalgın dalgın yürürken ayakkabılarına bakıyor ve hayatın adeta giydiği rugan iskarpinler gibi olduğunu düşünüyor ve “Tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız” der. Burada yarı aydının hayatı ne kadar edilgin bir şekilde algıladığını görüyoruz. Çünkü yarı aydın, hayatı olağan akışına bırakıyor ve hayata bir şey vermesi gerektiğini ve bununla birlikte şartları değiştirebileceği konusunda bir inancı yok. Dolayısıyla “pasif” bir algılama söz konusudur.

Dolayısıyla S. Ali’nin hikayesinde bu yarı aydın, makam olarak iyi bir yerde olmasına ve para kazanmasına rağmen mutsuzdur. Çünkü hayatın öznesi durumunda değildir. Zaten bu yarı aydın devamında “Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi!.. Gündüz daire...Hafif bir iş, bol para... Akşam üzerleri güzel bir yemek, bazen sinema... Çay... Poker... Sonra uyku... Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi” diyerek bunu itiraf ediyor. Ama bu eksikliğin ne olduğunu yarı aydın düşünmüyor, daha doğrusu düşünmek istemiyor. Çünkü düşünmek, onun başına bela olabilirdi.

İşte S. Ali, toplumun ve özellikle aydın / yönetici sınıfın içine düştüğü bencillik ve para kazanma hırsını yermekte ve sosyal eşitsizliğe vurgu yapmaktadır. Çünkü bir kesim zenginleşip güzel bir hayat yaşarken beri tarafta Anadolu halkı ezilmekte ve fakirleşmektedir. Bu sebeple de okumuş ve diploma sahibi olmuş ama gerçek aydın olamamış olan kişilere karşı S. Ali biraz da öfkelidir. Bu sebeple de “İçimizdeki Şeytan” romanında “Aslında hepiniz bir an evvel okuldan yakayı sıyırıp, gözde bir mevkiye kapağı atıp yükselmek –memleket, ilim, fazilet gözetmeksizin- kazanmak, pek çok kazanmak…İsteyeceksiniz” dedirtecek ve “Bir Skandal” adlı hikayesinde ise yarı aydınların amacını “Erkekler belki mühendis, belki doktor, belki avukat veya muallim olmuşlardı, fakat bunu bir fikir ihtiyacı olarak değil, iyi karnını doyurmak, iyi giyinmek, güzel karı alabilmek için yapmışlardı” sözleriyle dile getirecektir.

Hikayenin devamında evine ulaşan Yarı aydın, kapıyı açıp tam içeri gireceği sırada gelen sese dikkat kesilir ve ağaçlar arasında bir karartı görür. Bu, uzun yıllar görüşmediği bir arkadaşının karartısıdır. Ve polis tarafından aranmaktadır. Bir gece kalacak yer aramaktadır. Kısa sohbetten ikisinin aynı okulda okumuş olduğunu ve on iki yıldır görüşmediğini anlıyoruz. Kısa bir tereddütten sonra yarı aydın, arkadaşını içeri davet eder. Bunun üzerine arkadaşı “Beni evinin içine sokmak tehlikelidir!” der. Buradaki tehlike kişinin sahip olduğu fikirlerin farklılığı ve yarı aydının yaşantısını etkileyebileceğine dair bir göndermedir. İçeri girdikten sonra da yarı aydın, arkadaşının tehlikeli fikirlere saplandığını duyduğunu söyler. Bu fikirler, dönemin hükümeti tarafından tehlikeli görülen sosyalist fikirlerdir. Zaten sistemin istemediği her fikir, tehlikeli olarak kanıksattırılmıştır yarı aydınlara. Bu sebeple de yarı aydınlar, düzenin bütün haksızlıklarını ve eşitsizliklerini sindirebilmişlerdir. Hikayemizdeki yarı aydının “Dünyayı değiştireceğini mi sanıyorsun?” sorusunda da onların çaresizliğini görebiliyoruz. Tabi  misafirin “Siz dünyanın değişmez olduğuna inanmaya mecbursunuz!” cevabı da yarı aydınlara kanıksattırılan düzeni gözler önüne sermektedir. Bu sebeple de yarı aydınlar, düzenin-statükonun devamını kendi var oluşları için yegane seçenek olarak kabul ederler.

Hikayenin devamında makam-mevki sahibi olmakla ve para kazanıyor olmakla böbürlenen yarı aydın bunu, “Normal yollarda” yürümekle elde ettiğini söyleyecektir. Bu normal yollar, işte yukarıda bahsettiğimiz gibi sistemin bütün haksızlıklarını ve hatalarını sindirerek bencilce yaşamaktır. Tabi S. Ali bunu şiddetle eleştirmektedir. Bu sebeple misafire “Yürüyüşünü bilmem... Normal olabilir... Fakat üzerinde yürüdüğün yola bu kadar inanıyor musun? Hele faydalı olduğuna…” diyerek bu çelişkiyi yarı aydına itiraf ettirmeye çalışıyor. Fakat yarı aydın cevap veremeyecektir. Çünkü o da benliğini tamamen sisteme teslim etmiş olduğundan dolayı sahip olduklarının kendi inisiyatifinde olup olmadığından ya da iyi olup olmadığından emin değildir. Bu sebeple de bir şeyleri anlamak istemeyenlerin yapmış olduğu klasik bir tavırla Bırak şu derin lafları canım!” diyerek işin içinden çıkmaya çalışır. Bunun üzerine misafir, kendisinin haklılığından emin bir şekilde “Hiç derin laflar değil. Bir kere görebildikten sonra o kadar açık ve elle tutulur şeyler ki... Fakat doğru, bırakalım...Çünkü insanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz sanıyorum” diyerek bir sebep-sonuç çıkarımında bulunmaktadır. Evet! Yarı aydın, düzenin yaptığı haksızlıklara karşı sesini çıkarmamaktadır (sonuç); çünkü sesini çıkarırsa, düzenin de değişebileceğine inanırsa belki de bu inanç uğruna sahip olduğu bu rahat hayatı terk edecektir (sebep).

Oysa yarı aydın, hikayenin devamında arkadaşını bu hayata sahip olmadığı için kendisini kıskanmakla suçlayacaktır. Bu da yarı aydınların klasik basit algılama biçimi olsa gerek. Tabi bunun cevabı var. Bunun cevabı, yurdun içinde bulunduğu sosyo-ekonomik buhrandır. İnsanların fikirlerinden dolayı yargılandığı ve hatta öldürüldüğü bir baskı dönemidir. Bunları bilen ve gören misafir, “Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin... “ diyerek bu sefer bir koşul-sonuç durumunu tespit etmektedir. Evet! Kafamıza düşünmeyi ve gözlerimize gerçekleri görmeyi yasaklarsak (koşul) bütün sistemlerde iyi bir hayat elde edebiliriz (sonuç).

Kısa ve net cümlelerle yapılan bir tartışmadan sonra yarı aydın, misafirine yatacağı odasını gösterir. Farklı fikirlerde ve ortamlarda olmasına rağmen, tartışmış olmalarına rağmen misafir, yarı aydına içtenlikle sarılır ve onu öper. Sonra da uyumaya gider.

Yarı aydın ise arkadaşının uyumasından sonra tek başına kalarak uzun süre kendisiyle konuşur ve kendini psikolojik olarak rahatlatmaya çalışır. Bunun için de arkadaşının anlattıklarının doğru olmadığına kendini inandırma yoluna gider. Ama kafası karışmış ve çelişkiler içine düşmüştür. Ki bu durum yarı aydının “Söylediği şeylerde bir hakikat bulunabilir mi ki?..Zannetmem... Bütün dünya budala mı?.. İnsan acayip mahluk... Kafası bir kere bir şeye saplanıverince en akıllısından böyle bir mecnun doğuyor!..” sözleriyle kendini göstermektedir.

Arkadaşının kendisinden emin tavırları ve yarı aydının içinde oluşan kuşkular iyice onu rahatsız etmiştir. Bir an gidip arkadaşını uyandırıp onunla tekrar tartışmak ister ama bundan vazgeçer. Ama arkadaşının dediği gibi bir şeyleri sadece az düşünmek bile insanın rahatını kaçırmaya yetiyordu ve kendisi de huzursuzdu artık. Kısa bir süre sonra eline aldığı gazeteye göz gezdirdi. Gazetede arkadaşının arandığı ve her an yakalanabileceği yazıyordu. Tedirginliği iyice arttı. En sonunda onun bir “DÜŞMAN” olduğuna karar verir. Çünkü yarı aydın “Bir gün o ve onun gibiler hakim olursa...” diyerek sahip olduğu rahat yaşamdan olacağını düşünüyor ve tedirgin oluyordu. Bu yüzden de onu “ortak düşman” olarak ilan ediyordu. Arkadaşı ve fikirleri,  hem sistemin hem de onun ortak düşmanıydı artık.

Bütün bu iç çatışmalardan sonra, sistemin askeriyle polisiyle kendisini koruduğunu bu yüzden de korkmaması gerektiğini düşünüyordu. Bir an mensubu olduğu ve onayladığı sistemi düşünüp, evinde bu sisteme aykırılık oluşturan bir kişinin bulunması ona, evine gelen kişinin eski bir arkadaşı olduğunu unutturur. Gazetede arkadaşının her an bulunmak üzere olduğunu okuması onu daha da telaşlandırmıştır. Sonunda eli telefona gider ve polise ihbarda bulunur. Asım Bezirci’nin de dediği “Sabahattin Ali ‘Düşman’da toplumsal/sınıfsal ayrımların beslediği çıkarların dost kişileri bile nasıl bencilleştirdiğini, git gide düzenin bir parçasına dönüştürdüğünü, insanlık ve ahlak dışı edimlere sürüklediğini göstermektedir. Bunun için, kahramanını ihanete kadar götüren ruhsal süreci çok iyi belirtmekte ve ayrıntılardan zekice yararlanmaktadır (Sabahattin Ali, Evrensel yay., s. 116).”

Tabi bu yarı aydının dostuna yaptığı ihanetin yanında bir tarafta da yarı aydın, onu evine alarak bu sefer de mensubu olduğu düzene ihanet etmiş olabileceği çelişkisiyle kendisiyle çatışmaktadır. Kendisi de biliyor ki düzene uymamak beraberinde “muhalif” olarak nitelenmeyi, sonrasında da “hain” olarak yaftalamayı getirecektir. Buna rağmen polisler gelmeden arkadaşını uyandırmayı düşünür, ama yapamaz. Prangaları vardır çünkü. Bir taraftan düzene ihanet etmiş olabileceği korkusu bir taraftan da arkadaşını uyandırınca arkadaşının her şeyi öğreneceği korkusu onu engellemiştir. Fakat zaman geçiyordu. Her an polisler gelebilirdi. Sonunda “Dışarıda ayak sesleri duyar gibi oldu ve her şeye rağmen kararını verdi, birkaç adım ilerleyerek elini uykudakinin omzuna koydu.”

Tam bu esnada polisler gelir. Kapıyı açar ve arkadaşının uyuduğu odayı gösterir. Kapı yarı aralıktır. Polisler de sessizce içeri girerler. Yarı aydın ise onlar içeri girerken merdivenlerden koşarak çıkar. Burada yarı aydın, neden yukarı doğru koşmaya başlamıştır? Arkadaşını polisler yakalamış mı? Yoksa saniyelik farkla arkadaşının son anda kaçmasını mı sağlamıştır? Bunların belirgin olduğunu söyleyemeyiz. Bu anlamda 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı adlı eserde “Öykülerdeki teknik düzeni oluşturan serim, düğüm, çözüm bölümlerinden, Sabahattin Ali’nin çoğu öykülerinde en önemli yer tutan ‘serim’ bölümüdür. Bu, kişilerin ve olayların hazırlık durumlarıyla ilgili uzun tanıtmalar biçiminde gözükür. ‘Düğüm’, genellikle birdenbire karşılaşılan niteliktedir; ‘çözüm’ ise çoğu kez okura bırakılır (c. 2, s. 296).” genel tespitinde, ‘çözüm’ bölümü için belirtilen durumun “Düşman” adlı hikayede de söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.

Bu yazı toplam 6340 defa okunmuştur
16:53
 // xani
Tek taraflu degil tek tarafli baktiginiz icin öyle yansimis.size. İbrahim arkaas seviyoruz seni Sabahattin Ali nin aynasiyla dewam......
09 Aralık 2012 Pazar 16:53
14:58
 // Welat
Doğru yazmışsın kardeş...
09 Aralık 2012 Pazar 14:58
13:35
 // Slm
Dünyanın yükü sizin yarı aydın dediginiz insanların omuzlarında. Bu yazı tek taraflı ideolojik bir yazı bence....
09 Aralık 2012 Pazar 13:35