Şeyhmus Diken

İsa'nın son kuşu da uçtu

20 Ocak 2016 Çarşamba 09:22

Başka yerleşkelerde de böyle midir? Bilmem! Ama bizim buraların Ermenilerinin hep bir nam-ı diğeri vardır. Yani bir gerçek (vaftiz) adı, bir de Müslüman toplumu içindeki o çok “bilinen” adı. İşte, önceki gün (18 Ocak 2016) öte yakaya göçen şehrin, yine şehirde doğmuş ve ömrü boyunca şehirden dışarıya adımını atmamış “Son Ermenisi” kilise avlusundaki çocukların Ammo Sıtkı’sı böyle biriydi.

Herkes onu Meryemana Süryani Kadim Kilisesinin Sıtkı Amcası olarak tanır bilirdi. Hatta yakından tanımayanlar Süryani Kilisesinde yaşadığı için Süryani olarak bilirdi. Oysa hikâyesine vakıf olanlar işin aslının öyle olmadığını bilirlerdi.

y1-260.jpg

Rakel Dink (ortada) ve Sarkis (Sıtkı) Amca (solda)

Sıtkı Amca, Silvan Ermenilerinden Dikran nam-ı diğer Şevket’in oğlu olarak 1928 yılında Silvan’a yakın bir Kürt köyünde doğar. Babası Dikran, 1915 Soykırımı öncesinde Silvan’da hayli varlıklı iki köy sahibi bir ailenin ferdidir. Büyük Felaket gelip kapıya dayandığında merhamet sahibi Kürtler tarafından kurtarılır. Ama sonrasında başka Kürt ağalar da artık sahibi olmayan, ya da sahibi olmaklığını dillendiremeyen mala mülke olduğu gibi Dikrangilin köylerine de el koyar.

Sıtkı, ya da namı diğer Sarkis’in doğduğu köy bir Kürt köyü olduğu için aile içinde de Kürtçe konuşulduğu için Kürtçe’den başka dil öğrenmez Sarkis. 1949 yılında yine Diyarbakır’ın köyü olan Kadı Köyünde Lice Ermenilerinden Bayzar Alato ile evlenir. On yıl kadar Kadı Köyünde yaşarlar. 1960’da erkek kardeşleri, bacıları ile birlikte ailece Diyarbakır’a göçerler. Bir süre sonra Sarkis’in dışındaki bütün aile fertleri İstanbul’a oradan da Hollanda’ya göç ederler. Defalarca “sende gel yanımıza” deseler de! İkna edemezler. “Ben Diyarbakır’dan ayrılmam, ölsem de ayrılmam. Burada kalacağım eşimle, Bayzar’la birlikte” der.

y2-207.jpg

1980’lere kadar şehir sakinlerinin “öte mahalle” dediği Lalebey Mahallesinde tek göz bir evde yaşarlar. 1984’den sonra da yine aynı mahalledeki Meryemana Süryani Kadim Kilisesinin iç avlusundaki iki odaya taşınır ve ölünceye kadar da orayı mesken tutarlar.

Sıkça dillendirirdi Sarkis Amca, “Hepsi terk edip gitti. Biz yoksulduk. Şehirden bir yerlere gidecek hâlimiz de paramız da yoktu. Bir de şehrimizdi burası, bırakıp nereye gidecektik ki bu yaştan sonra”. Sahiden de öyledi. Ömrünün son yıllarında kendisine bağlanan yaşlılık maaşından başka bir geliri de yoktu. İki can, Diyarbekir tabiriyle “bir qoqo, bir de loqo” misali Sarkis’le Bayzar çifti şehre gelip de Meryemana Kilisesini ziyaret eden her kadir kıymet bilirin hallerini, hatırlarını sorduğu, muhabbet ettiği iki simge şahsiyetti adeta…

Son yıllarda, özellikle Hrant’ın katledilmesinden sonra Ermenilere olan ilginin de artmasıyla ziyaretçileri hayli çoğalmıştı. Kelimenin tam anlamıyla değerbilirlikleri artmıştı. Seviliyorlardı, gelen gidenleri de vardı.

Son ömründe nüfus cüzdanındaki din hanesine artık Hıristiyan olarak yazdırınca hayat yoldaşı Bayzar tutturmuştu resmi nikâhımız da olsun diye. 65 yıllık evliliklerinin sonunda 27 Nisan 2014’de Surp Giragos Ermeni Kilisesinin bahçesinde şenlikli davullu zurnalı, halaylı bir toplu katılımla düğün dernek kurulmuş. Başköşeye oturtulmuş resmi nikâhları bizzat Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanlarınca kıyılarak evlilik cüzdanları ellerine tutuşturulmuştu.

y3-127.jpg

“Bayzar, nüfusumda din hanemi artık Hıristiyan olarak yazdırınca tutturdu ‘resmi nikâh isterim’ diye. Ben de onu kıramadım. Sırf Bayzar keyiflensin diye olur dedim”  demişti bu yaştan sonra ne nikâhı, ne düğünü diye soranlara…

Resmi nikâhtan sonra, nikâhlı mutlulukları hepi topu iki ay sürdü. Haziran 2014’de hayat arkadaşı Bayzar vefat etti. Şehrin dört kapısından biri olan Urfakapı’daki Hıristiyan mezarlığına defnettik. O gün Meryemana Süryani Kadim Kilisesindeki törende yanyana oturmuştuk Sarkis Axparikle. Ne düşündüğünü sormuştum. “Bayzar’dan sonra benim için hayat çok zor olacak. Bir ömrü Bayzarla birlikte yaşadık. Çoluk, çocuk yoktu, olmadı. Birbirimizin kader ortağıydık. Şimdi ben tek başıma ne yapacağım”

Orta yerde cevapsız bir soruydu. Aslında o gün sanki eşi Bayzarla birlikte o da ölmüştü. Zaten öyle de oldu. Bir yıl ve birkaç ay sonra zatürreye yenik düşen bedeni, Hrant’ın ölüm yıldönümünden bir gün önce suriçinin yasaklı hali ile kurşun ve bomba sesleri arasında öte yakaya göçtü. Yaşadığı Suriçi bir süreydi sokağa çıkma yasakları nedeniyle hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğu, siviller için kurşunun ne zaman bedene saplanacağı bilinmez tuhaf zamanlarını yaşıyordu. Bu sebeple Sarkis axparig adeta Meryemana Süryani Kadim Kilisesinin avlusuna hapsolmuştu.

Ömrünün son otuz yılını verdiği kilisenin avlusu defalarca kendisinin de katıldığı, yine kendisinin de sakini olarak defalarca ev sahipliği yaptığı mekânı bu kez onun cenaze törenine ev sahipliği yapıyordu.

Kurşun, bomba, sokağa çıkma yasaklı hâl, cenaze törenine katılmayı düşünen çoğu hemşehrisini ürkütmüştü. Sınırlı sayıda insanla herbirimizin içinde birikmiş hüzünle o yalnız, bir başına, belengaz ve fukara son Ermeni’yi yağmurlu bir günde Hıristiyan mezarlığının kırmızı topraklı mekânına kader arkadaşı Bayzar’ın yanına defnettik.

Bir zamanlar, çok değil yüzelli yıl önce şehrin salnamelerinde nüfusun yüzde altmışına tekabül eden “Gayr-ı müslim tebaa”nın kentte doğup yaşamış son ferdi de öte yakaya göç ederek bir devrin kapanışını ilan ediyordu. Kimler farkındaydı ki sahi!

Güle güle çocukların Ammo Sıtkı’sı, ya da bizlerin Sarkis Axparig’i hiç değilse sürgünde değil, ömrünü tükettiğin toprağında ölüp altına gömüldün ya! O sana kâr kaldı…

Bu yazı toplam 3074 defa okunmuştur