İbrahim Genç

Görülmüştür!...

20 Ocak 2016 Çarşamba 09:46

Düşünün, yaşadığınız kente top atışları yapılıyor. Silah sesleri hiç dinmeyen bir nakarat gibi kulaklarınızda… Düşünün, her silah sesi bir can alıyor, belki de tanıyabileceğiniz birini. Ve bir annesiniz, babasınız, ablasınız, ağabeysiniz. Sonra çocuğunuz, kardeşiniz vuruluyor. Yarasını sarıyorsunuz ellerinizle, parmaklarınızın kenarından kan sızıyor. Acil bir ambulans lazım; ama mahalleniz abluka altında… Milletvekilleri devreye giriyor, “ambulans, ambulans” çığlıkları gökleri deliyor. Bir annenin, ablanın, babanın “Hawar”ı yakıyor Cizre’yi sonra... Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) devreye giriyor, “yaşam hakkının korunması için her türlü tedbirin alınması” gibi bir şeyler buyuruyor.

Devletten “gık” ses yok, umursamaz bir pişkinlik… Oysa bir çocuk, daha 16 yaşında, saniye saniye eriyor annesinin kucağında… Ve ancak ölüsü hastaneye getiriliyor, teşhis ediliyor. Adı Hüseyin Paksoy’du, 14 Ocak’ta yaralanmıştı, beklenen ambulans gitmediği için ölüyordu, 4 gün sonra. Bir düşünün ve empati kurun, çıldırmaz mısınız?

Görülmüştür!...

Düşünün, siz bir Kürt’sünüz. Anadilinize Kürtçe deniyor. Yaşadığınız tarihsel coğrafik alana da “Kürdistan” deniyor. Çünkü orada sizin atalarınız yaşamış bin yıllar boyu… Dağında taşında nefesiniz var, börtü böceğine isimler vermişsiniz, hepsi Kürtçe… Çevre halklarla ticaret yapmışsınız, özgür yaşamışsınız. Sonra toprağınız önce ikiye, sonra da ikiye bölünen bir bölüm de dörde bölünüyor. Ve size farklı bir dili dayatıyorlar, atalarınızdan getirdiğiniz alışkanlıkları “unutun!” diyorlar. Dağına taşına, börtü böceğine verdiğiniz isimleri değiştiriyorlar. Ama siz mücadele ediyorsunuz, nice güzellikler feda ederek. Sonucunda kazanıyorsunuz da… Örgütlenerek, kendinizi halkınıza anlatarak seçimlere giriyorsunuz. Belediyeler kazanıyorsunuz. Ama kendi toprağınızda gerekli tasarrufa sahip değilsiniz. Dolayısıyla bir otonomi icap ediyor. Diğer halklardan ayrılmadan, ülkenin birliğine zarar vermeden. “Özerklik” istiyorsunuz. Ve siz bunu istediğiniz için onlarca belediye başkanınız görevden alınıyor, onlarcası da tutuklanıyor. Bir düşünün ve empati kurun, adalet aramaz mısınız?

Görülmüştür!...

Düşünün, sevdikleriniz kopuyor sizden. Hatır almadan… Suruç’ta, Ankara’da, Zergeli’de,  Diyarbakır’da, Sultanahmet’te… Asker, polis, gerilla, sivil, Türk, Kürt demeden… Sonra sokağa çıkma yasakları başlıyor, 7 kentin 20 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde, 56 kez, 310 gün. Bu süreçte 80’i çocuk, 78’i kadın, 425 sivilin yaşamını yitirdiğini söylüyor raporlar… İnsanlığın hafızasına bedeni çırılçıplak sokakta teşhir edilen kadınlar kazınıyor, bedeni zırhlı aracın arkasına bağlanıp dolaştırılan gençler… Bir hafta boyunca sokakta cenazesi bekleyip de üzerinde kanı kuruyan Taybetana’lar, yer sofrasında bir top mermisinin parçaladığı kadınlar, beşiğinde Miray’lar… Evinizin duvarlarına kinlerini kusanların sözcükleri… Ve bir vekilin omuzlarına ağır gelen bir yük, “Cenaze taşımaktan üzerimize kan kokusu sindi.” Düşünün, buralarda yaşadığınızı veya bir sevdiğinizin burada olduğunu ya da sadece bir an Kürt olun, neler hissederdiniz?

Görülmüştür!...

Düşünün, coğrafyası bölünmüş Kuzey Kürtlerinin öz kardeşleri olan Rojava Kürtleri mücadele veriyor. Kendi evlerini ve topraklarını koruyorlar. Dünyanın en barbar ve hiçkimsenin önlerinde duramadığı IŞİD’e karşı savaşıyorlar. Çağdaş dünyaya el uzatıyorlar, her türlü barbarizm ve terörü reddediyorlar. İnsani değerler için savaştıkça kazanıyor, dünya bu savaşçıların cesaretine hayranlıkla bakıyor. Bir yabancı yazar çıkıp “Sizler Kimsiniz Ey Yiğitler?” diye yazıyor. Bu yiğitler, Türkiye’ye de ellerini uzatıyorlar, “Gelin birlik olalım” diyorlar. Ama bu el hep havada kalıyor. Anlaşılmıyor bunun nedeni tabii… Bu yiğitler, Tel Ebyad’ı da alıyor, küplere biniyorlar. “Cerablus’uIŞİD’ten kurtaracaklar” deniyor, panikliyorlar. Neden? Hiçbir zaman anlaşılmayacak bir düşmanlık… Oysa bu yiğitler; Rojava’da yaşayan tüm halklarla bir yönetim oluşturuyorlar, bir toplumsal sözleşme hazırlıyorlar. Buna rağmen bir düşünün, Rojava’da yaşıyorsunuz ve tek amacınız toprağınızı ve evinizi korumak. Ama özgürlüğünüzden korkuyorlar, hayallerinizi engelliyorlar. Gerçek bir dost aramaz mısınız?

Görülmüştür!...

Düşünün, bütün bunlar yaşanırken savaşın iğrençliğine ve yıkıcılığına karşı ses çıkarıyorsunuz. Çünkü savaşın en medeni halkları bile barbarlaştıracağını biliyorsunuz. Dolayısıyla savaşa karşı barışı savunmanın bir insanlık onuru savunması olduğunun farkındasınız. Bütün bunlar duyulmasın diye  tüm medya denetim altında… Ama hakikatin mutlaka bir yerden sızacağı gerçeği yeşeriyor ve bir programa bağlanan öğretmen “Çocuklar ölüyor, sessiz kalmayın” diyor. Panikliyor sistem, çünkü birden deliniyor yalan rüzgarı… Ve birden saldırıyorlar, yaftalıyorlar. Biat ettirmek için her yola başvuruluyor. Programcı özür diliyor, niçin? Çocukların öldüğünü dile getirip barış isteyen bir ses duyulduğu için… Bununla yetinmiyor sistem, ve üst üste soruşturmalar… Bir düşünün, “Çocuklar ölmesin” demenin bile nelere mal olduğunun tuhaflığını?

Görülmüştür!...

Ve düşünün, bir ülkenin aydın beyninin yeşerdiği üniversitelerden bir çığlık yükseliyor. İmtihan çığlıkları değil… Barışı savunan 1128’in çığlığı. İstiyorlar ki sivil halkın ölümüne neden olan sokağa çıkma yasakları kalksın ve barış için müzakere süreci başlatılsın. 89 üniversiteden, farklı bilim dallarından ve dillerden bir araya gelmişler. “Madem bunca zamandır okuduk, araştırdık, yazdık ve çizdik; o zaman yanlışa yanlış diyebiliriz, buna hakkımız da var, cesaretimiz de var” diyebilen akademisyenler…  Ama sen misin barış talebiyle bildiri yayınlayan. Hemen de “müsvedde, hain, karanlık, cahil” oldular. YÖK de hemen talimatı aldı zaten, “gereği yapılacak”. Rektörler de “gereğini yaptı”, ard arda gelen soruşturmalar. Mafya da boş durur mu, “Kanlarıyla duş alacağız”. Ve kolluk güçleri bir sabah evlerine gidiyor akademisyenlerin… Gözaltına alınıyorlar. Gerçi 1128 imza da katlanıp 2000’i geçiyor. Edebiyatçılar, gazeteciler, sağlıkçılar, hukukçular, sinemacılar, tiyatrocular da yüzlerce ve binlerce imzayla akademisyenlere sahip çıkıyor. Yani bir düşünün, sadece düşünün, bu işte bir anormallik yok mu?

Gerçekten düşünün, bu süreçte görülen bütün bunları bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçirin. Bütün bu anlattıklarım sadece altı ay içinde görülmüştür, tescillenmiştir, tutanak altına alınmıştır, vicdanlara nakşedilmiştir. Allah aşkına düşünün, bir anormallik yok mu?

 

Bu yazı toplam 6863 defa okunmuştur