İbrahim Genç

ABD, Türkiye ve IŞİD üçgeninde Rojava

17 Ağustos 2015 Pazartesi 03:11

Türkiye’nin yakın zamanda ABD ile vardığı mutabakat gereği gündemde IŞİD’e  karşı mücadele olması gerekirken çok ilginç bir şekilde gündemde Kürt sorununda çatışmalı sürece dönüş var. Özellikle Suruç katliamı sonrası uluslar arası kamuoyu Türkiye-IŞİD ilişkisini tekrar sorgularken ilginç bir şekilde IŞİD’in kontrol ettiği bir yerden açılan ateş sonucu bir Türk subay hayatını kaybediyordu. Bunun üzerine Türkiye de “misliyle” karşılık veriyor ve IŞİD’e karşı ilk ciddi reaksiyon gerçekleştiriliyordu.  IŞİD konulu ABD-Türkiye görüşmelerinin başladığı Temmuz 2015 başından bu yana olayların kronolojik gelişimine bakıldığında anormal bir durum göze çarpıyor. Bunlardan hareketle insanın içinden “sanki birileri olayların bu noktaya gelmesini istedi” demek geliyor. Nihayetinde Suriye krizinde Türkiye ilk defa Esad dışında IŞİD’e odaklanacağını belirtti. Bunun için de başta İncirlik olmak üzere hava üslerini IŞİD’e karşı kurulan koalisyon güçlerine açtı. Ama iş sadece bununla kalmıyordu; çünkü çok ilginç ve belki de hiç istemeyeceği şekilde Türkiye’de PKK ile tekrar çatışmalı süreç başlıyordu. Oysa Türkiye açısından iki cephede savaşmak ve iki taraftaki Kürtleri karşısına almak hiç de akıllıca değildi.

Türkiye, Suriye krizinin başladığı gündem beri Rojava Kürtlerinin otonomi elde etmesini istemiyor. Buna bağlı olarak Rojava Kürtlerinin Suriye muhalefetinin ilk resmi oluşumu olan Suriye Ulusal Koalisyonu (SUK)’nda yer almak istediklerinde SUK Arap milliyetçiliğini tercih etmişti. Bu da Kürtlerin, üçüncü bir yolu seçmesine neden olmuştu. Bu tercih, uzun vadede Kürtlerin Rojava’da başarılı olmasını sağladı. Dolayısıyla diğer örgütler, çeşitli ülkeler adına sürdürdükleri vekalet savaşı ve Esad’ın son iki yılda savunmadan taarruza geçmesinden dolayı zayıflarken PYD güçlendi. Çevre ülkelerin ılımlı dediği örgütler hızla radikalleşmiş ve bunun sonucunda IŞİD, büyük bir güç olarak ortaya çıktı. Tabii Musul olmak üzere birçok noktayı hiç zorlanmadan ele geçiren IŞİD, tek yenilgisini sadece Kürtler karşısında alıyordu. Özellikle YPG/YPJ savaşçılarının IŞİD’e karşı verdiği mücadele, dünya kamuoyunu da derinden etkilemişti. Dolayısıyla ABD’nin nitelikli tehdit olarak IŞİD’i gördüğü yerde dolaylı ya da dolaysız olarak Kürtler, hem demokrasi kültürleri hem de başarılılarıyla uluslar arası güçlerin ilgisini çekiyordu.

Özellikle YPG/YPJ güçlerinin Kobanê direnişinden sonra taarruza geçmesi, IŞİD’in bitirilebileceğine dair umutları yeşertmişti. Öyle ki Kürt güçlerinin Haziran 2015 ortalarında, yaklaşık iki yıl IŞİD’in elinde olan Tel Ebyad’ı alması Kürtlere büyük bir prestij ve moral kazandırmıştı. Bununla birlikte hem Cezire ve Kobanê kantonu birleşmiş hem de IŞİD’in merkezi olan Rakka’ya giden yol kontrol altına alınmış ve IŞİD’in hayat damarı kesilmişti. Kürt güçleri Haseke’nin güneyini de IŞİD’ten temizlerken Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’na mesafeli olan Burkan El Fırat ve diğer gruplarla birlikte Rakka’ya da ilerlenebileceği konuşuluyordu. Bunun yanında Fırat suyunun doğusunda mevzilenen Kürt güçlerinin IŞİD’in kontrolündeki Cerablus’a geçmesi de gündemdeydi. Dolayısıyla bu bölgenin IŞİD’ten temizlenmesiyle Kobanê ile Efrin kantonları birleşebilirdi. Hatta Kürt güçlerinin Sırrin kasabasını alması, Kürtlerin kuzeybatı yönünde Cerablus-Efrin hattına yönelebileceği yorumunu beraberinde getirmişti. Tüm bu gelişmeler, normal şartlar altında başta ABD olmak üzere uluslar arası koalisyon güçlerinin onaylayabileceği olumlu gelişmelerdi. Ama Türkiye, Rojava Kürtlerinin böyle bir amaçlarının olmadığını deklare etmesine rağmen sınırlarının dibinde bir Kürt oluşumuna bedeli ne olursa olsun müsaade etmeyeceklerini belirtiyordu. Aslında bu tavır, birkaç yıl önce de Türkiye tarafından sürekli dile getiriliyordu.

“IŞİD’i anladık da PKK ne alaka?”

İşte Türkiye’nin Kürt kazanımlarını hedefe koyan bu “Bedeli ne olursa olsun” politikası, ABD’nin de Kürtleri Türkiye’ye karşı bir şantaj aracı olarak kullanmasına neden oldu. Dolayısıyla ABD’nin yaklaşımıyla; Türkiye ya IŞİD’e karşı koalisyonda aktif yer alıp hava üslerini ABD başta olmak üzere uluslar arası güçlere açacaktı ya da ABD, Rojava Kürtlerine vereceği destekle Kürtlerin Efrin’e kadar ilerlemesini sağlayacaktı. Burada da yine Kürt sorununu çözmeyen ve Kürtlerin kazanımlarına olan alerjisinden kurtulmayan bir Türkiye’nin bölgede bağımsız ve başat aktör olamayacağı gerçeği ortaya çıkıyor. Tam da Türkiye’nin çöken Suriye politikası ülke içinde büyük harflerle yazılıp çizilirken, dünya basınının etkili kalemleri Türkiye-IŞİD işbirliğine dair her gün yeni veriler sunarken ve bu basınçla Türkiye hava üslerini kapsam ve amacı her an değişebilecek şekilde uluslar arası güçlere açarken birden baktık ki Türkiye’de hayret edici bir güçle PKK ve Kürt siyasetçilerine karşı bir saldırı dalgası başladı. Dünya kamuoyu, Türkiye’nin IŞİD’e karşı böyle güçlü bir saldırı başlatacağını bekliyor olacaktı ki “IŞİD’i anladık da PKK ne alaka?” yorumunda bulundu. Sanırım Türkiye, Suriye krizindeki başarısız politikaların tartışılmasını engellemek için ciddi bir manipülasyona girişmişti. Bunun sonucunda Türkiye’de IŞİD gündeme gelmediği gibi Suriye’de son gelişmeler de konuşulmaz hale geldi.

Geldiğimiz süreçte Türkiye kamuoyu darbelenen ateşkes ve Kürt hareketine saldırı ile meşgulken Suriye’de ciddi bir oyun oynanıyor. Burada stratejik alan, Cerablus ve Efrin arasında kalan 110 km’lik bir alan. Bölge çoğunlukla IŞİD’in elinde. Kilisin karşısında yer alan Ezaz muhaliflerin kontrolünde. Türkiye bu bölgenin Kürtlerin eline geçmesini kesinlikle istemiyor. Çünkü Türkiye-Halep bağlantısı kesilebilir, AKP’nin Neo-Osmanlıcı politikası tehlikeye girebilir, Kürtlerin Akdeniz’e ulaşmasıyla Türkiye petrol aktarımı noktasında by pass edilebilir… Bu saydıklarımın dışında Türkiye’nin Suriye sınırının Kürtlerin eline geçmesi demek, Türkiye’nin Suriye krizinde müdahil ülke olmaktan çıkması anlamına gelir. Bu sebeple de ABD-Türkiye arasında varılan mutabakat; Cerablus-Efrin hattında IŞİD’ten arındırılmış bir bölgenin oluşturulup buraya Türkiye’nin onaylayacağı muhalif örgütlerin yerleştirilmesini içeriyor. Kobanê ile Efrin arasındaki Kürt coğrafi sürekliliğini yok etmek için de bu bölgeye Türkiye’ye sığınan Çerkez, Türkmen ve Arapların yerleştirilmesi de amaçlanıyor. Tabii Türkiye’nin Kürt karşıtlığına dayanan Suriye politikasına bakarsak; Ankara’daki hesap, Rojava’ya uymayacaktır.

Bu yazı toplam 5546 defa okunmuştur