Zerban’a Niyaz

Omer Dilsoz

Belki de en "güzel" yolculuklar plansız olanlardır, bilmiyorum. Hani yaz yağmuru misali birden bastırır ve aynı coşkuyla üzerinize yağar, geçer gider ya.

Ben de temmuzun, Diyarbakır ovasının otunu samanını kavuran bu kavurucu sıcağında birdenbire rotamı Adıyaman'ın Bulam beldesine çevirdim ve kendimi gizli bir vahanın içinde buldum.

Serêkaniyê'ye, vadinin terasına ulaştım; Zerban'da konuk oldum.

Burası Çelikhan ile Malatya üçgeninde; Bêzar, Tûjik ve Çiyayê Spî (Beyaz Dağ) dağlarının gölgesindedir. Suyu, yeşilliği, yaylaları ve pınarlarıyla tanınır.

Ve tütün tarlaları… (Tütünden bahsetmeyeceğim).

Halkının çoğunluğu Alevi Kürtleridir. Etrafta türbe ve ziyaretgâh çoktur. Ağaç, taş, su ve dağ bu inancın çırasıyla aydınlanır; o inanç da "lokma"sıyla insanları kucaklar.

Çopir Vadisi'nin eteğinde, sol taraftaki yamacın altında Zerban bulunur. Buraya Zerban Kalesi denir. Bu kalenin, yol ağzındaki bir konaklama yeri (kulhane) olduğu tahmin ediliyor. Çünkü Adıyaman ile Malatya arasındaki kervan yolu bu vadiden geçermiş.

Zerban'ın adını nereden aldığı net değildir ama hikâyesini muradına erememiş bir aşktan almıştır. Zerban çok güzel bir kızdır; büyür ve Bulam ve çevresinde bir kandil gibi ışık saçar. Birçok yiğidin, delikanlının gözü ondadır. Aşiret gençleri, ağa ve bey oğulları bu güzel kadını evlerinin hanımı yapmak isterler.

Fakat onun kaderi önceden mühürlenmiştir. Çünkü henüz beşikteyken Zerban ve Hesenê Seydî aileleri tarafından sözlenmişlerdir. Sonra da nişanlanırlar.

Bu iki kanı sıcak genç büyüdükçe gönülleri birbirine ısınır; Zerban, Hesen'in iki gözünün nuru olur, Hesen de Zerban'ın elindeki mendil olur ve birbirlerine sevdalanırlar. Zaten pirler, büyükler çoktan sözlerini kesmiş, dilek ağacında kederlerini birbirine bağlamışlardır.

Birlikte Tay Pınarı'nda (kaniya tayê) gönüllerinin harını söndürmüş, Tûjik Dağı'nın tepesinde gülüşlerini birbirine tatlandırmışlardır. Bir petekte bal olmuş, bir kanda birleşmişlerdir. Gönülleri çoktan birbirine dolanmıştır.

Uzatmayayım. Usivê Memê Gulê Amca'nın anlatımına göre —evleri hep şen olsun, misafirperverlikleri eksik olmasın— büyük aşiretler haber salıp şöyle derler: "Biz Zerban'ı Hesen'e vermenize rıza göstermeyiz. O ancak bir ağa oğluna layıktır." Ve kalkıp Bulam'a büyük bir saldırı düzenlerler. Bulam halkı garibandır, çaresizdir; bu güçlü aşiretlerin önünde duramaz. Hesen'i öldürürler. Zerban da Tanrı'ya feryat eder. Tanrı, Zerban'ın feryadını duyar ve onu bir ateş topuna çevirip saldırganların arasına salar. Kimini öldürür, kimini sakat bırakır… Ta ki öfkesi ve hırsı yatışana kadar. Hesen'in vurulup düştüğü yere ulaşır ve orada su ile ateş buluşur. Ateş, Hesen'in kanında söner ve suya dönüşür. Su ile ateş birbirinde yatışır. Ateş soğur ve sessizce ovaya doğru süzülür. Buradan üç kol ayrılır; Zerban'ın üç saç örgüsü gibi susuz ve kuru ovaya hayat verirler.

Derler ki, kaynağın başından Hesen'in düştüğü yere kadar su durgundur, sessizdir. Hiç uğultusu çıkmaz. Buradan itibaren ise artık su feryat eder, inler ve vadinin dibine ulaşıp diğer nehir ve çaylara karışır.

Bu yüzden Zerban, Bulam halkı için kutsal bir makamdır, murat kapısıdır. Kim onun suyundan bir yudum içerse içindeki bin dert ve keder arınır. Kim onun suyunda yıkanırsa humma ve sızı bedeninden uzaklaşır.

İşte bu gözden uzak kasabanın, Kurmancı dilinin son sınırı gibi duran bu küçük ve uzak diyarın insanları, kuşkusuz en çok Maraş-Adıyaman büyük depreminden bahsediyorlardı. Yeryüzünün öfkelendiği o kış, Zerban'ın suyu çekilmişti. Onun için kurbanlar kestiler. Kırkıncı günde Zerban yine göğsünden süt emzirdi, çocuklarını doyurdu. Yine doğurdu; gür bir ateşin yangınından sonra sönüp suya dönüşen bir doğumla…

İbrahim'in izdüşümü, kadim bir tarihin izdüşümüne karışır, Nemrut'un ateşi, bir Kürt kadınının aşkı ve bizi iyileştiren hikâyelerimiz.

Birçok yerde büyük depremin izleri, sadece topraktaki ve binalardaki çatlaklarda değil, insanların yüzündeki kırışıklıklarda da kendini gösteriyordu. Kandiller yakılmış, dilek ağaçları süslenmiş ve semah dönülüyordu. Pirler ve dedeler en yürek yakan kaside ve deyişleri söylüyordu. Çıra uyandırıldı/yakıldı. Çıra suyla uyandırıldı; Zerban akıyor ve tarihin bağrında Şamran'a ulaşıyordu. Kürtlüğün ziyneti ve zarafeti; simsiyah uzun saçlar, elmas gibi karagözler, ipeksi zülüfler, dağ nergislerinin ve süsemlerinin kokusu… Bütün yüzler ve akarsular biraz Zerban, biraz da Hesenê Seydî idi.

"Aşure lokması" ile toprağın ve suyun bereketini kaldırdığımızda, artık dağların zirvelerine doğru kanatlanıyorduk. Yol uzundu, patikalar yaban keçilerinin gölgesiyle kıpır kıpırdı. Yokuşlar başka bir yokuşla dikleşiyordu. İlk kez kalbimin güp güp atışını bu kadar yakından hissediyordum; göğsüm şişmiş bir tulum gibiydi, kalbimin kabarmasını hissediyordum ve dik yokuşta dermanım, dizlerim kesiliyordu. Ah gençlik, hey gidi gençlik!..

Sarp ve dik yamacı aşıp Zerban'ı gören o geçitteki kayalığın başında durana kadar birkaç kez soluklandım. Yoldaşlarım Brûsk-ko ve Talîb birer kaya kaplanı gibiydiler. Talîb, Zerban diyarının oğluydu; kalbi altın ve Zerban sevgisiyle doluydu. O toprağın her karışı onun için kutsaldı. Her ağaç, her su başı, her kaya kovuğu, her çalı onun için kutsal bir hikâyeydi ve o "niyaz" ediyordu; toprağa, güneşe, ağaca, suya… Kendi gözlerimle görmeseydim, bu çağda hâlen bu kadar katıksız memleket sevdalısı insanların var olduğuna, hâlen suya, toprağa, güneşe niyaz edildigine asla inanmazdım!..

Kurumuş çalıların (gwîn) ateşinde çay çalılarını, dağ çayını demledik. Küçük bir mağaracığın önünde durup yıldızların ve Samanyolu'nun seyrine daldık. Gece ağır, ama uyku hafifti.

Kortik yaylasında, Brûsk-ko ile hemen "Husênê Gurêx" (Boz Hüseyin) dediğimiz Hüseyin çoban bize ev sahipliği yaptı. O ve Şahîno sığır sürüsünün başında çobanlık yapıyorlardı. Çobanlığı sırayla yapıyorlardı ki biz buna "goyî" diyorduk… Hüseyin temiz kalpli biriydi; neredeyse normal yaşamdan elini eteğini çekmiş, rengiyle ve ruhuyla dağın kurdu olmuştu. "Yirmi beş yıldır bu dağlarda, yaylalarda geziyorum; kah koyun sürüsünün kah sığırın peşindeyim" diyordu. Onun kurtlarla olan maceralarını anlatıyorlardı; güya kurt sürüye dalmış, o da taşla sopayla kurdun peşine düşüp onu kovalamış. Kurdun şaşkınlığını anlatırken "soysuz, beni hiç kaile bile almadı!" diyordu.

Her güzel şey gibi Kurmancî sınırlarına yaptığımız bu yolculuk da çabuk bitti. Adıyaman'ın dağlarında ve vadilerinde hâlen Kurmancî'nin sesini duyduk. Zaman bizi Zerban'ın kapısında durdurdu. Suyundan kanıp susuzluğumuzu giderdik. Ağacına, taşına "niyaz" ettik. Ve bu ülkenin bütün temiz kalplilerinin ruhuna bir mum yaktık.

Taze Kurmancîsiyle, Kürdistan'ın bağrından —burada öğrendik ki Semsûr dağlarında da Silvan'daki gibi "iç/içeri" için "bir şeyin karnı/bağrı" (zikê filan tiştî) deniyormuş— bu toprağın hafızasını ve hikâyesini iğneyle iplik gibi zihnimize işleyen Usiv Amca'nın evi şen olsun; evi bin kez şen olsun! Zîn Ananın evi, Erkan Kardeşin ve ailesinin evi, Ali'nin evi, Talîb'in evi; o güzel ve temiz kalpli bütün Bulamlıların evi şen olsun.

Anladık ki bir ülkenin sınırlarını çizen belki yiğitliği ve direnişidir, ama bir ülkenin ruhani sınırlarını belirleyen şey hikâyelerdir. O hikâyelerin arkasındaki inançlardır. Efsaneler ve destanlardır. Acının ve sevincin ortaklığı, yasın ve neşenin ortaklığıdır. Sudur ve onun önündeki sızıntıdır. Topraktır ve üzerindeki berekettir. Rüzgârdır, onun etrafındaki nefes ve soluklanmadır. Ateştir, onun içindeki acı ve tatlıdır. Bir ülkeyi ülke yapan bunlardır. Ve onun dilinin sınırları.

Dediğimiz gibi, en güzel yolculuk beklenmedik olandır. Bir bakmışsın bir rüzgâr esmiş ve seni alıp yaklaşık beş yüz elli yıldır saçlarını bu ülkenin dağlarının rüzgârıyla tarayan bir çınar ağacının yapraklarına kondurmuş. O çınar ağacını Bulam yolunda gördük.

Sonra vadi vadi, büyük depremin izlerinin ve yıkımının gölgesinde yine ovaya doğru yüzümüzü döndük. Adıyaman'da toprak kavruluyordu, Kahta ve Siverek de öyleydi. Karacadağ her zamanki gibi mağrur ve alaca bulacaydı; kayaları, taşları ve hikâyeleri bir Karakeçili çobanının kavalının sesiyle birlikte inliyordu. Diyarbakır, her geçen gün kanatlarını ve dallarını Karacadağ'a doğru daha çok uzatıyordu. Kucağına düşmesine ram kalmıştı.

Ben ve Brûsk-ko, Zerban'ın niyazıyla geri döndük. Biliyorum, Talîb hâlen ağaca, taşa niyaz ediyordur. Demek ki hâlen "iyiler" var ve hâlen Kürdistan'da "iyilik" ölmedi.

Biliyorum ki iyiliğin ve Kürtçenin ölümü aynı günde olacaktır. Tanrı göstermesin, o günü biz gör-mey-elim!

Bulamlıların deyimiyle "Unutmayayım"; Yeryüzünde "iyilik" ölmesin diye, Kürtçenin çırası her daim "canlı" ve "aydınlık" olmalıdır.

Not: Kürtçe’den çevrilmiştir.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.