Çocukluğa doğru: O uzak diyara bir yolculuk

Omer Dilsoz

Bugün biraz içimi dökeceğim size. Eğer hazırsanız, buyurun hep birlikte çocukluğumuzun diyarına bir ziyaret gerçekleştirelim. Bazen yer ve isim çok önemli değildir, hatta kişiler ve nesneler de; asıl önemli olan, o diyarın, o ismin, o kişinin, o nesnenin senin kalbinde hangi duyguyu ektiği ve sana ne hissettirdiğidir. Nihayetinde dünya bir güldür; koklarsın, sonra arkadaşına verir ve gidersin. Belki de her şey bu kadar basittir; sana ağır gelen tek şey, sonradan yük edinip hayatımızın sırtına yüklediğimiz o anlamdır. Kavgamız çoğu zaman beyhude bir kavgadır; hiçbir şey olmayan şeyler için birbirimizin kalbini kırar, ruhumuzun aynasını çatlatırız. Oysa sevmek ve birbirini anlamak çok daha kolaydır. Fakat biz o saflığımızı koruyamıyoruz; gitgide aramıza engeller koyuyor ve birbirimizden uzaklaşıyoruz. Uzaklık her zaman mesafelerle ölçülmez; çoğu zaman yanı başındakiler de senden çok uzaktır. Bilhassa kalbin soğuması, en uzak mesafedir.

Velhasıl. İsterseniz yönümüzü, Alman Karl Wilhelm von Humboldt'un dediği gibi "İnsanın gerçek vatanı çocukluğudur" sözündeki o "yakındaki uzaklığa" çevirelim; ben de ekliyorum: "Ondan sonrası hayat, tamamen bir mülteciliktir." Haydi buyurun, kendi mülteciliğimizden bir başka mülteciliğe doğru gidelim. Aylardan mayıstır ve ben gece saat 02.00’de Diyarbakır otogarından yola çıkıp Van’a, oradan da Hakkâri’ye doğru gideceğim. İşte yola koyuldum –siz de kemerlerinizi bağlayın ve benimle olun. Hakkâri’ye vardığımda hava yağmurluydu, şiddetli bir yağmur karşıladı beni. Sümbül Dağı, bilmem neden kendini karanlık bir sisin altına gizlemişti ve sel suları yol ve patikalardan akıp gidiyordu. İnce ark ve kanallardan biriken suların üzerinde köpükler oluşuyor ve girdaba dönüşüyordu. Su çoğunlukla sele dönüşüyor, vadi ve derelerde ufalanıyordu. Zaten Hakkâri’nin her yeri uçurumdur. Hangi yöne gitsen, hangi semtine yönelsen yolun ya yokuş yukarıdır ya yokuş aşağı; çoğu zaman o yokuş aşağı yolların da kendi yokuşları, o yokuş yukarı yolların da kendi inişleri vardır; çünkü Hakkâri’de kesinlikle ya aşağıdasındır ya da yukarıda…

Ben ne aşağıdaydım ne de yukarıda; bir yokuşun ortasında, bir yamacın kenarındaki evde, o akşam Kadir kardeşimin evinde misafirdim. Denildiği gibi, "el atına binen tez iner"; bu yüzden köye gitmek için gelmiş olan ben, şimdi şaşakalmıştım: Köy minibüsü şoförlerinin yolunu gözlüyordum. Kime sorsam kendini naza çekiyor, önüne bir bahane sunuyordu; en sonunda birisi dedi ki: "Gitsem bile Gûzereş’e kadar gitmem, sizi Zawîte Köprüsü’nün arkasında indiririm, oraya bırakırım ve artık ayaklarınıza kuvvet!" Ona da razıyız dedik. Zawîte, Gûzereş’e yakın bir köydür hemen hemen yürüme mesafesiyle bir saatlik yol çeker. Denildiği gibi, mesele tatlılıkla çözülür… Biz de öyle davranıyorduk. Tatlı dille, yumuşak sözle, geniş sabırla. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır; biz de şoförün kalbini yumuşatmıştık.

Bu yıl, babamın deyimiyle "taze bir yıldı"; kış tipi ve yoğun karla geçti, bahar ise yağmura durdu ve durmak bilmedi. Bu yılın mayıs ayı, eski yılların nisan ayı gibiydi. Hakkâri; gökkuşağının tüm ton ve renklerinden, kar alacalarından, çiçeklerin yeşil, kırmızı ve sarılığından oluşan eşsiz bir tablo gibiydi… Bu diyarın baharı büyüleyici bir güzelliğe sahip ve ihtişamlıdır. Hakkâri’den ayrılırken hiç oyalanmadım, sadece o yağmurlu öğleden sonrasında onunla biraz birbirimize mırıldandık, kalbim ona söyledi; o da gözyaşlarıyla kalbime karşılık verdi. Zihnim, sisli perdenin arkasından Sümbül’ün alaca gözlerini gördü ve buna gülümsedi. Muhakkak ki o gökkuşağı, benim ve Hakkâri’nin yılların hüznünü taşıyan duygularının yansımasıydı; ona söyledim, o da bana fısıldadı. Ertesi gün, sabahleyin tatlı bir güneş ışığıyla gözlerimi açtım; dün akşam Sümbül’ün kendisini benden neden sakladığını anladım, çünkü bu sabah beni güneşiyle selamlamalıydı. Güneş bana ulaştı ve ben yüzümü, çıplak ruhumu onun ışınlarıyla yıkadım.

Şimdi artık yönüm çocukluk diyarıydı. Bir saat, iki saat.. Minibüs yükünü doldurup yola koyulana kadar, güneş Kilîlan tarafına doğru eğilmişti. Hakkâri Vadisi, gölge ve güneş gören yamaçlarıyla sular altında kalmıştı; Zap Suyu yatağından taşmış, o derin vadiye sığmıyordu. Su nadiren bu kadar bol ve heybetli olmuştu. Ağaçları, taşları, kar kütlelerini ve kayaları peşisıra sürüklüyor, dalgaları taş ve kayalıkları dövüyordu. Nehrin uğultusu tüm dünyayı kaplıyordu. Orta yaşlı şoförümüz arabayı temkinli sürüyordu. Dediğine göre Gûzereşlilerden kırgındı, bu yüzden sadece tek bir yolcu için Marûfan’a kadar gitti ama biz dört Gûzereşli yolcuyu Zawîte Köprüsü’nde bıraktı. Nuh dedi peygamber demedi. Sonra Erefatê Pîrî imdadımıza yetişti ve arabasıyla bizi Gûzereş’e ulaştırdı. Bayrama daha bir gün vardı.

Bir köy düşünün; beş mahalle ve altı bucağı var ama şu an ne horoz sesleri geliyor ne de çocukların çığlıkları. Sadece her aileden birkaç emekli yaşlı adam ve yaşlı kadın, canları sıkılmasın diye yanlarında kalan ya da ihtiyaçlarını karşılayan birkaç yakınları, birkaç inek ve birkaç koyun-keçi… Ve her taşın altından, her ağacın gölgesinden, her su damlasından hüzünlü ve uzak bir görüntüye dönüşerek beni ziyarete gelen çocukluğum. Şimdi diyorsunuzdur ki, ne hoş! Birkaç ev, şimdi yirmi dört saat boyunca sohbetleri koyudur ve keyiflerine diyecek yoktur; ama öyle değil, çünkü her bir ev bir mahallenin kenarına çekilmiş ve birbirine birer konak mesafede uzaklıkta. Öyle ki, sesleri birbirine ulaşmıyor. Köye gidiyorsun ve o büyük ıssızlık seni adeta bir çalı arasındaki çekirge gibi yutuyor. Köy şimdi bomboş bir mağara gibi. Evler var ama insan yok, tarlalar var ama ekim yok; ve insanların olmadığı yer her halükarda ıssızdır. Bu yüzden insan insana hasret kalıyor. O kadar tek tük ve darmadağınıklar ki, birinin evine ateş düşse diğeri ancak ertesi gün fark eder. İnanın, artık hutbelerde bile kimse birbirinin yanına gitmiyor. Görünen o ki, yirmi beş yıl önce harap edilen bu köy, yüz yıl geçse de tam anlamıyla şenlenmeyecek. Ne sulama arkları var, ne de korunan bağlar… Kısaca keseyim.

Ertesi gün, babamla birlikte Bêlûn Vadisi'ne gittik, Rêlê Zengo adındaki bir yamaca verdik sırtımızı. Rêlê Zengo’da, karın hemen kenarında kendimize bir yük kadar ışgın ve mantar topladıktan sonra ters laleleri gördük. Evet, bir kayanın dibinde sırtını güneşe vermiş ve gözlerini karın kenarına dikmişti. Geldiğimi hissettiğinde mahzunlaştı. Gözyaşları parıldıyordu. Bana süvarilerin seslerinden bahsetti. Dedi ki bana; bu gözler neler neler görmedi, bu patikalar ne yolcular gördü ve bu kayalar ne sevdalıları bağrında ağırladı; eğer sana o hikayelerin ağırlığının ne kadar ateşli olduğunu söylersem, kederinden küle dönersin. Ondan sonra ikimiz de sustuk, dilsizleştik. Ters lale, kendi diliyle ağıt yakıyordu.

Ertesi gün Kurban Bayramı'ydı. Bir önceki akşamdan başlayan ateşli hastalığım yüzünden bayram namazına yetişemedim. Zaten kimse de bayramımıza gelmedi; dayı, hala, amca ve amca hanımı hariç, ağabeyim ve yengem, annem ve babamla birlikte kendimizleydik. O üç gün boyunca, üç öğün mantar yedik; yanına kade ve bol siyabolu küp peyniri… Ve şüphesiz kaya diplerinin suları, berrak pınarların suları… Ve ağır bir sessizlik. Bir de köylülerin telaşı; esasında bir bıttım kabuğunu doldurmayacak olan ama onların deve yükü gibi sırtlarına bindirdikleri soru ve sorunlar. Bunlara rağmen yine de belliydi ki keyifleri yerindeydi. Kendi topraklarında, kendi bağ ve bahçelerinde, minnetsizce, oraya buraya boyun eğmeden bağımsızdılar.

Bayramın ikinci günü, o asil insan Metînê Nûhê, oğlunu arabasıyla birlikte hizmetimize verdi; evi barkı her daim şen olsun. Yönümüzü Xanê’ye çevirdik. Ah, benim için o an yirmi yıllık bir rüya gerçekleşiyordu. Küçük bir kuş oluyor ve o yüksek tepelerin, kayalıkların üzerinde pır pır uçuyordum; ürkek kalbimi bir dağ reyhanının dalına ya da bir geven dikeninin üzerine bırakıyor ve Deşta Xanê'nin kekliği gibi orada kuluçkaya yatıyordum. Xanê’ye ne zaman vardık hatırlamıyorum. Zaten ben rüya ile gerçek arasında, yitik bir diyardaydım. Sadece gürültüler ve bazı konuşmalar duyuyordum; annemin sesi ilerledikçe daha da berraklaşıyordu. Ve serin rüzgâr, belki otuz kırk yıl öncesinden sesler alıp kulağıma fısıldıyordu: "Ey yolcu yavaş sür! Ey garip yavaş sür! Ey…"

Xana Sêgundan’da, Berê Gingaşan’ın arkasında, Şîva Axay’ın kıyısında indiğimizde, günün hangi vaktiydi bilmiyordum. Güneş yoktu, gece de değildi, mehtap hiç yoktu, hiçbir rüzgâr ve yağmur da gelmiyordu ve zaman orada durmuştu, bitmişti; kendimi bir yokluğun içinde buldum. Kulağımda sadece bir ses baskınlaşıyordu: "Öyle miydi… Yok yok… Kur'an'a kasem olsun, bence öyle değildi. Burası mı? Burası, o bıraktığım, o bildiğimiz yer mi? Xanê böyle miydi? Yok yok.. Burası, gerçekten burası mı? Yok yok… Cık cık, yok yok…" Bu ses ne bir hayıflanma ne de bir özlemdi, belki de çok uzun bir zamandan sonra bir yüzleşmeydi; insanın zihninde birçok detay ve ayrıntının eski haliyle, onlarca yıl önceki rengiyle, bu diyarların şen olduğu zamanki gibi kaldığı bir görme… "Cık cık, yok yok.. Vallahi de, yok yok, burası gerçekten burası mı?!"

Sonra görüntü gözlerimin önünde daha da berraklaştı. Şimdi bir kadın görüyorum. Evet, o süt sağmaya gelmiş bir berivandır. Koyununu ve hayvanlarını sağmış, yayığını ve sütünü kaldırmış, çökeleğini eritmiş, şimdi göç için hazırlığını yapacak: Sürüler yukarı yaylalara gidecek, berivanlar süt sağım yerine yönelecek, çoban sürüsünü gece otlatmasına getirecek. Derinden, uzaktan bir kaval sesi geliyor: "Heyran jaro ez ê ji kulêt te dimirim…" Evet, o zaman o yamaçta, eski çadır yerlerinin, eski saban yerlerinin, obaların kalıntılarının arasında sadece tek bir berivan görüyordum: o berivanın sesi zurnanın tizi gibiydi; keskin ve berrak.

Annemizin sesi bir anda değişmişti, rengi de. Bacak ağrıları, baş dönmesi ve şehre ayak bastığında başlayan bilmem kaç tane hastalık bir üflemeyle yok olmuş, adları bile kalmamıştı; gitmişlerdi. Annem bir anda yirmi yaşındaki bir berivana dönüşmüştü… Süt kovasını almış, alaca ineğini sağmak için avluya gidiyordu; hayır, sağmak bahaneydi; annemin o inekle olan ilişkisi çok daha öteydi, onun dilinden anlıyordu. Onu sağarken ona dertlerini ve hüzünlerini anlatıyor, ona en seçkin şarkıları ve stranları, Sersûl Şelalesi gibi berrak ve tatlı sesiyle söylüyordu… Ve babam, o yiğitlerin yiğidi, şimdi orada, erkeç bir teke gibi bir ağıldan diğerine atlıyordu.

Bir an sonra Ava Bêzîvê’nin kıyısındaydık; Xanê’nin her üç köyünün –Qesirk, Bihark ve Berojî köylerinin– birleştiği o üçgende, nehrin tam kıyısında yerleştik. Birazdan Şowq Mağarası'nı ziyarete gidecektim ve onun ruhunun ışığından birkaç ışın toplayacaktım. Yawo’nun hikayesini babamdan dinleyecektim; tek başına, düşmanlarının arasında, bu mağarada, birkaç keçi ve oğlağıyla nasıl bir varoluş mücadelesi verdiğini. Hey zaman, bu diyarın her bir karışına ne destanlar yazmışsın öyle. Ve Zemûda amca hanımı, Deşta Xanê şarkısının birkaç beytini söylüyordu:

Çi şer e li Şîvdolikan

Bû reqereqa beglikan

Jin direvînin landikan

Sonra Dûpirk’e, Mizgeft ve Keşkanê köyüne inecektik… Ama vaktimiz yoktu.

O gün nasıl geçti bilmiyorum, bir de baktın ki akşam olmuş. O küçük çocuğu, o uzak yamaçlarda ve bayırlarda bırakıp geri döndüm. Bilirsin, denildiği gibi, "gitmek insanın elindedir, dönmek ise değil" – belki de insan gerçek gerçekliğe hiçbir zaman tamamen dönemez, illa ki kendinden bir parçayı arkasında bırakır. Ya da yıllardır orada bıraktığı o parçayı da yanına alır ve kendisiyle birlikte kendi yalnızlığına götürür; bilmiyorum.

Ertesi gün, öğleden sonra, araba benim bu yorgun bedenimi alıp tekerlekler döndüğünde, Gûzereş iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Bulutlar delinmişti, yağmur sağanağa dönüşmüştü; fırtına, kalbimin derdi ve kederi olmuştu. Ve ben ve o birlikte ağladık da ağladık. Sebebi neydi bilmiyorum! Araba sürüp köy arkada kaldığında, tarlanın her bir köşesinde o çocuğun gözlerini gördüm; asılı kalmışlardı. Bana bir şey söylüyordu ama anlamıyordum, belki de diyordu ki: "Hayırdır, nereye gidiyorsun?" Belki de bana diyordu ki: "Hikayen sadece bu kadar mıydı! Beni ve kendini orada ne çabuk bıraktın!" Bilmiyorum. Ama o şiddetli sağanak fırtınanın altında sadece o iki göz kupkuru, susuz ve sevgisizce öylece kalakalmıştı.

Bu yüzden; insanı vatana bağlayan, vatanı insanın kalbinde inşa eden, hayata tat ve lezzet veren, çocukların dudaklarına tebessüm konduran ve insanın ‘ben varım’ demesini sağlayan tek ve yegâne şey sevgi ve sevmekti. Şimdi ise bu kalpte kuru, bomboş, kurumuş bir his… Ah, keşke, binlerce kez keşke hiç ama hiç büyümeseydim!

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.