İrfan Sarı

Hrant Dink

2007-01-26 21:49:26

“Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz.”

Hrant Dink Ermeni’ydi. Azınlıktı. Malatya kayısısı kadar bereketli, doyurucu ve rengi kadar altındı.

Altın ise iştah kabartan bir madendi.

Bu düşün tarlası, yemişini ülkesine nasıl da yürekli ve nasıl da bereketli sunardı.

Tarlası gözyaşlarıyla sulanırdı, gülmesiyle beslenirdi, düşüncesiyle meyve verirdi.

Dünyası gökkuşağı olurdu…

Gökkuşağı meselesi uzun bir meseledir.

Bunu anlatırsınız, ancak anlamak için, karşınızdakinin renkleri tanıması lazım. Yoksa gökkuşağını gökyüzüne dikenin bölücü, ayrılıkçı olması işten bile olmaz.

Hele gökkuşağının renklerinden biri de kendisi diye anlattığınızda karşınızdakinin vereceği olumsuz tepkiye ülkemizde sıkça rastlamanız mümkündür.

Çünkü “renk” kavramı sadece onun düşündüğü ve onun istediği bir şeydi.

Tek renk onlar tarafından (kendileri için) kabul edilmezdi. Bunu gökkuşağı şekline ifade etmek isteyenler ise sadece kan rengiyle boyanırdı…

Hem de arkadan ve hayınca.

Kan rengi kırmızıyı kim severdi? Kim!..

“Nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak güzel gelecekler olmaz kardeşlerim. Kanı kandan üstün tutmak olmaz kardeşlerim...”

Gökkuşağı meselesi sevgi meselesidir. Sevgi ise ancak taşımasını bilen bir yürekte mevcut olur.

Örtülü değildir sevgi…

Gökkuşağı kadar açık pozitif elektrikle yüklü ruhu saran o insan parçası şey.

Hrant Dink, doğup yaşadığı topraklarda kalıcı, birleştirici bir sevginin hakimiyeti için kalemini korkusuzca kullandı. Ayrılıkçı anılmasın, hatta böyle düşünülmesin diye.

Fırat nehri gibi coşkulu...
yatağını berekete...
bolluğa çalıştı.

Havzasında, barış güvercinleri uçuşsun diye berrak gökyüzüne tedirgin hallarını yazdı.

Bu halları, ölüm ensesinde hissetti her daim...

İstese bir akşam üstü tüttürerek sigarasını yaşanabilinir onca yerlerden birine giderek hayatını sürdürebirdi, ancak o Türkiye halklarının mutluluğunun inşası için sınırlarını zorladı…

Tıpkı Fırat gibi...

Bildiği ve haykırdığı ölümü tedirgin diye kalemleştirince bilemezdi ölüm onu üç kurşun ucuzluğunda, korkakça yakalayacaktı...

O, ölümü de mertçe, yiğitçe bekledi adeta...

Bilemezdi ‘bebeklerin’ güvercin düşmanı olduğunu...  Bilemezdi; katiller, kundakta saklanacak bebekler sokakta karşısına çıkacak.

Sevdiklerinden, ülkesinden ayrılırken yüzü koyun yerde ne çok cesurdu...

Çünkü o ayakkabılarının altındaki emeğini halka onurluca, katillere mertçe gösteriyordu...

“İnsan, ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayasını gözler göremez.”

Bu yazı toplam 8559 defa okunmuştur