İrfan Sarı

Çığ altında günlerce

01 Şubat 2008 Cuma

Küresel ısınma dedikleri mevsim normallerinin üstündeki iklim farklılıklarını televizyonlardan dinler ve ezber sözcüklerle birbirimize anlatırız. Aslında atmosferdeki ozon tabakasının delindiğidir bu söylemin arkasındaki gerçek. Hani şu atmosferin ozon katmanı olarak bilinen ve güneşten gelen zararlı ışınları kesen tabaka.

Denilir ki Antartika üzerindeki ozon deliği kuzey Amerika"da geniş bir alana yayıldı.

Yayıldı yayılmasına da Mezopotamya dağlarına bu kadar hüküm edeceği kimsenin aklına gelmezdi. Mesela 94 yıl sonra Bağdat"a kar yağması ya da Hakkâri"ye Şubat başlarına kadar beş parmak karın düşmesi gibi.

Yani Hakkâri"ye daha doğrusu Yüksekova"ya Şubat başına kadar karın yağmamamsı pek rastlanılır bir durum değil. Bundan dolayıdır ki sohbetlere hep düşen şu olurdu “kar ne zaman yağacak?” Hâlbuki her 10 Kasım"da yaygın bir kanaat Yüksekova"da kar yağar derdi.

Ev sohbetlerinden sokak diline kadar hep konuşuldu. Buna inat bir öğlen üstü gökten hışımla yağmaya başladı kar. Cilo eteklerine uzun zamandır yağmayan kardan dolayı donan toprak içinden geçen su şebekesini buza çevirmişti. Köy halkı susuz, köy halkı çaresiz. Ve toprağın yüzü don…

Kar dağların doruğuna oradan vadiye kristallerini düşürdükçe yerden yükseldi ve ağırlaştı. Zemin kaygan, üflesen bırakacak kendini.

Yer gök beyaz! Ufuk yok.

Evde su yok…

Susuz bir yaşam düşünülemez.

Bu dağlarda oldu olası yaşamın rengi hep acı olmuştur… Kimsesizlik konulursa ismi yer açılır, yoksulluk denirse gök yırtılır. Bu kez de böyle oldu. Yaşam kendi rengine boyandı, bembeyaz giysili bir gelinin elinde iki dal gül gibi; iki can…

 

Doruklardan koptu en nihayetinde: indikçe büyüdü, öfkesi kabardı, göklerden elif elif süzülen o mahsun kristaller çığ oldu ve kar sesi gürlemelere döndü…

 

Su hayattı, hayata doğru yürüyorlardı onlar. Bilemezlerdi dağlardan vadilerden kimsesizlik, yoksulluk, çaresizlik çığ olup düşecekti başlarına.

 

Öfkesinden taş kesilen karın önünden kaçamadılar ve sürüklendiler. Kar öfkesini kustu ölüm geldi onlar için.

 

Ölüm, bir beyaz gelinin elinde al aldı.

 

Oysa tıpkı bir bebek gibi idiler şimdi, beyaz patiskaya sarılmış bebekler, depreştikçe sökülmedi kundaklarının bağı ağızlarının düştüğü yerde nefesleriyle eritemediler dünyayı. Çığlıkları delemedi karın karnını.

 

Çığ… Onlardan güçlüydü.

 

Siz hiç çığ altında kaldınız mı çaresiz?

Sizi sevenler ölümünüzü bekledi mi hiç günlerce?

Karıncayı uzaydan gören modern dünya, sizin için kapadı mı hiç gözlerini?

Kurtarılmayı beklerken siz, kurtarma ekipleri yürür gibi geldi mi imdadınıza hiç?   

Mesela bir helikopter sesi duymak istediniz mi? içinde yaşam olan bir helikopter…

Ya da ikinci bir çığ düşer tasası ile ölüme terk edildiniz mi hiç?

Ağlamaktan söyleyemiyorum. Kızınızın umut kokan gözlerinin önünde ve dudaklarının arasından çıkan duaların eşliğinde öldünüz mü hiç?

Ya! Babanız az ötenizdeyken elini tutamadan öldünüz mü?

 

Müsterih olun yine de, biz ölüme elleri kolları bağlı gittik.

 

Siz nasıl öleceksiniz kim bilir.

 

Ya gözlerinizi kargalar yerse…

Ya bedeninize alev düşse bir gece…

Ya hiç doğmadan ölseniz…

 

Bu kimsesizliğin öyküsüdür, ozon tabakasını deler…

Bu yoksulluğun sevdasıdır, zararlı ışınları yutar.

Bu yazı toplam 10584 defa okunmuştur
duygu dili
 // gewrlii kızz
öncelikle ölen fidan ailesine sabır ölenlerede allahtan rahmet diliyorum....abicim harikasın duygularımızn dilisin başarılarının devamını diliyorum öyle içnten yazmışınkiii ama anlayana......
05 Şubat 2008 Salı 18:23
mrb
 // selam
allah aşkına sen de her olaya o klasik şirsel ezbere sözlerini kaymak zorunda mısın?...
05 Şubat 2008 Salı 15:36
tebrik
 // fatih
irfan kardeş senin yazın müthiş seni seviyorum sen büyüksün...
03 Şubat 2008 Pazar 20:33