İhsan Çölemerikli

İhsan Çölemerikli

Tehlike çanları çalmaya devam ediyor

Zaman zaman karşılaştığım bazı okuyucu dostlarım yaşanan siyasal süreçle ilgili bir yazı kaleme almamı seslendiriyorlardı. Bu talep üzerine bugünkü makalemin konusunu güncel siyasete ayırdım. Mezopotamya tarihiyle ilgilendiğim için bölgenin tarihten gelen ayrıcalıkları ışığında düşünce ve endişelerimi kısaca özetlemeye çalışacağım.

İlk devletin, ilk yazının, ilk destanın, ilk mabedin, ilk söylencelerin ve de ilk tek Tanrı kavramının yeşerdiği Mezopotamya topraklarının; siyasal, dinsel ve toplumsal yasları farklıdır. Bu ayrıcalıklarından dolayı geçmişte de günümüzde de dünyanın en önemli çatışma alanlarından biri olmuştur. Bu işlevini daha uzun yıllar devam ettirecektir. Coğrafya, güneyli itilacı kavimlerce “Verimli Hilal” olarak adlandırılmıştı. Bu bereketli topraklarda güçlüler aralıksız olarak at koşturmuş, güçsüzleşen kadim yerlileri de yok edilerek tarihin çöplüğüne gömülmüşlerdir. Egemenler tarafından sık sık seslendirilen “halkların kardeşliği” söylemi aldatmadan öteye bir anlam taşımıyordu. Bu slogan bölge egemenlik sistemini koruyan ve mazlum halkları süreç içinde eritme, topraklarına tamamen hakim olmak için sistematik olarak seslendirilecekti. Her fırsatta dillendirilen bu kavram; imha politikasını örten bir zırh görevini görmüştür. Özünde tarih baba Mezopotamya’da “halkların kardeşliği”nden ziyade, mazlumları yok etmeye yönelik sinsi, örtülü bir düşmanlığa tanık olmuştur. Kuşkusuz infaz gücü olmasına rağmen, halkların tabanında kardeşlik ve bir arada barış içinde yaşama duygularını taşıyanlar olmuştur. Ancak egemenlik sisteminin bu düşünceyi paylaştığına tarih tanık olmamıştır. Bunun da en canlı örneği; coğrafyanın kadim halkları olup görkemli uygarlıklara imza atan Sümer, Babil, Asur, Ermeni ve benzeri halkların çeşitli yöntemlerle yok edilmeleridir. Bu gerçek; sahte ve sinsi “halkların kardeşliği” madalyonunun saklanan yüzünü yansıtıyordu.

Bölgenin semavi dinlerin de merkez üssü olması devlet yapılanmasına kutsallık kazandırmış, yönetenler tarihin bütün dönemlerinde kutsal inanç değerlerini kendi iktidarlarına hizmet edecek biçimde yorumlamışlardır. Bu kutsal mayalanmayla devletin kabuğu sertleştirilerek, asıl kutsal olan birey aşağılanmıştır. Demokratik yöntemlerle kırılması mümkün olmayan bu despotik devlet yapılanmaları günümüzde tüm coğrafyaya yayılarak iktidarını sürdürüyorlar. Dünyanın yayılmacı güçlerini ülkelerindeki zenginliklere ortak etmek için adeta yarış içindedirler. Çıkarları gereği onları hiçbir zaman yalnız bırakmayan emperyalistlerin verdiği kanla baskıcı yönetimlerini yaşatıyorlar. Sömürüye dayalı bu politik evlenme; bölgede prangaya vurulmuş Kürt halkının direnişini kırmak için balayını sürdürüyor.

Yakın tarihte Ortadoğu ülkelerinin demokratikleşmesini beklemek hayal etmenin dışında büyük bir yanılgıdır. Evrensel kavramlar milliyetçi, şöven iktidarları ayakta tutmak için tahrif edilerek kılıf yapılmış. Sözde olan cumhuriyet kavramının otoriter bir niteliği var ve demokratik özden yoksundur. Din, egemen ulusun çıkarlarını korumak için statükocu bürokrasinin hegemonyasına terk edilmiştir. Din ve devlet işlerini birbirinden ayıran gerçek laikliğin esamesi bile yok. Siyasal iktidarlar çoğunlukla orduların vesayeti altında bir kukla konumundadırlar. “Halkın kayıtsız şartsız egemenliği” bir aldatmadır. Seçimler hiçbir zaman demokratik kurallara göre yapılmaz. Parlamentoların icazete dayalı sembolik bir yapıları vardır. Ezilen halk, sınıf ve tabakaların temsilcileri meclise giremezler. Halkın yarısı temsil dışı bırakılmıştır. Siyasal partiler başkentlerde ve çıkar ilişkilerine göre kurulurlar. Taşradaki halk sonradan haberdar edilir ve içine alınanlar sıkı bir sansüre tabii tutulurlar. “Demokrasinin temel unsurları” olarak yasalara yazdırılan siyasal partiler, iktidara geldiklerinde pratikte yolsuzlukların temel kaynağı oluyor ve şirketlere dönüştürülüyor. Demokrasiden korktukları için yüksek seçim barajıyla halkın büyük bir kesiminin siyasal iradesi engelleniyor. Mazlum halkların inkar ve imhaları gündemde olduğu için; ordular dış düşmandan ziyade iç düşmana karşı eğitiliyor. Bu da ordulara ülkenin bir siyasal partisi gibi çalışma ve örgütlenme olanağı kazandırmış. Evrensel tanıma göre sayıları oldukça az olan aydınlar susturulmuş, iktidarları sorgulamayan, risk almayan, adeta devletle bütünleşen kişiliksiz bir konuma getirilmişlerdir. Eğitim müfredatları farklı etnisiteye sahip halkları asimilasyon yöntemiyle yok etme amacına yönelik hazırlanmış; militarist, ırkçı, faşizan eğitim politikaları yasalarla güvence altına alınarak uygulamaya konulmuştur. Basın yasaları statükoyu koruyacak şekilde hazırlanmıştır. Mensupları yönetime biat eden, “kraldan çok kralcı” olan bir zihniyete sahiptirler. Geniş kitlelere ulaşan basını etkileyen gazetecilerin çoğu pazarlamacı, adalet ve eşitlik duygularından yoksun, halk adına güç odaklarını denetlemekten uzak bir basın ve habercilik anlayışına sahiptirler. Tarih bilinci tamamen resmileştirilmiştir. Gerçek tarih kitlelerden saklanmış, tarih adına adeta bir yalan ağı kurulmuştur. Bu ülkelerde tarih bilimi tamamen gerçekleri gizleme anlayışıyla hazırlanmıştır. Bazen dillendirdikleri reform hareketleri bölge gerçeğine uygun olmayan ve Avrupa ülkelerini aldatmaya yöneliktir. Çürütülmüş, amacından saptırılmış bu kurumlarla demokratik bir cumhuriyeti inşa etmek sadece bir hayaldir. Ortadoğu’da demokratik bir cumhuriyeti kurmak; inşasında yer alacak demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü, adalet, laiklik kavramlarının evrensel biçimiyle algılanıp hayata geçirilmesine bağlıdır. Oysa bu alanda kayda değer çalışmalar ufukta görünmüyor.

Bu olumsuz gelişmelerden en fazla zarar gören Kürt halkıdır. Tarihte çok acı çeken bu halk; inkar ve imhayı hedef alan bölgeye özgü uluslar arası bir yerel sömürgecilik anlayışıyla yok edilmek isteniyor. Kürt siyasal oluşumlarının bölgenin bu tarihten gelen gerçeğini çok iyi algılayıp ona göre mevzilenmeleri gerekiyor. Bölgenin tarihi aynı zamanda soykırımlar tarihidir. Emevi, Abbasi, Safevi, Osmanlı ve onların devamı olan sözde Cumhuriyet yöneticilerinin savaş yıllıkları bu tür kıyımlarla yazılmıştır. Kürtler açısından bu tehlike tamamen ortadan kalkmamıştır. Hızlı ve acımasız asimilasyon politikasındaki ısrar; Ankara, Şam, Tahran ve Bağdat arasında yoğunlaştırılan anti Kürt diplomasi trafiği, bu tehlikenin tamamen ortadan kalkmadığının canlı bir kanıtıdır.

Kürtleri zincire vuran, bütün etnik değerlerini yok sayan söz konusu ülke yönetimleri demokratikleşemedikleri için onların siyasi alanda verecekleri sözlere de aldanmamak gerekir. Demokrasi kültürü gelişmemiş bölgenin egemen uluslarında, eski geleneksel hileye dayalı politikaları halen yürürlüktedir. Kürtlerde derin devlet geleneği olmadığı için geçmiş serhıldanlarda (isyanlarda) kolay aldatılmışlardır. Dileğimiz bundan sonra entrikacılara karşı son derece duyarlı ve birikimli olmalarıdır. Unutmamak gerekir ki; Kürtlerin özgürleşmesi Ortadoğu’da demokrasinin de kapısını aralar. 28 Ekim’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında; siyaset belgesi olarak bilinen kırmızı kitabın içeriğinde bazı değişiklikler yapıldı. İran, Yunanistan ve irticanın tehdit olduğu ibareleri belgeden çıkarıldı. “Terör” olarak adlandırılan Kürt sorunu kırmızı kitapta tehdit olarak yerini korudu. Bu da Kürtlere karşı tehlike çanlarının çalmaya devam ettiğini gösteriyor. Oysa Kürtlerin isteklerinde tehditten ziyade eşit vatandaşlık ve bir arada kardeşçe yaşam özlemi var. Bunun tersini iddia etmek bir “Osmanlı Oyunu”dur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
15 Yorum