Ölü yarın

Erken büyümüştük...Çocukluğumuzun o en masum ,kabına sığmaz yıllarında, bastona dayanmış bir ihtiyarın ruhu vardı bizde...Ve sürekli tökezleyip durduk. İhtiyarın iniltileri arasından belli belirsiz şu cümleler yükseliyordu.

 

"Çocuksun sen, sesinin çağlayanına düştüm.

 Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hala

 Nasıl gidip gelip gidip geliyorsa öyle"

 

Asla çocuk olamadık. Parka gidemedik. Mesela atlı karıncaya binemedik, kaydıraklarda kayamadık... Ki zaten bir parkımız da yoktu.

 

Yetim bir salıncağımız vardı. (Annemizden gizli ahırdan aldığımız urganlarla yaptığımız.)Gidip içinde sallanırsak eğer dünyanın merkezindeki en değerli şeymiş gibi hissederdi belki. Sadece o ve biz vardık... Tabi yücelmişliğin ve kıymetli bir şeyin hissedebileceği en derin duyguyu duyardı o salıncak bize belki. Ve kim bilir belki şöyle geçirirdi içinden:

 

"Zaman benim işte, nesnelleşiyor tüm anlar

 Dursam ölürüm paramparça olur dünya"

 

Ya da biz o salıncakta sallanırken o ihtiyar adamdan kurtulduğumuzu sanırdık. Gökyüzüne doğru ne kadar yükselirsek, her yükselişimizde ondan daha çok uzağız sanırdık. Ama her seferinde geride bırakılan o ihtiyara çarpıp durduk. Belki bu yüzden olacak o ihtiyar, o çocuğu hiç sevmedi...

 

Hep bir şeylerin endişesi aşılanmıştı bize. Çocukluğun o ilk anlamlı kavramı olan "oyun" bile yerini yine bizim gibi çocukluğunu yaşayamayanların kalıbında ısıtılıp, demir örslerin üzerinde demir çekiçlerle döve döve  yeniden şekillendirilmişti.

 

Sonra bir gün bize tembihlendiği gibi o ihtiyar adam bir yerlerde o çocuğu boğazladı. Kimse görmesin diye de (hatta kendimiz bile) üstüne tonlarca toprak yığdık. Bir mezarı yok o çocuğun. Kemiklerinin sızlamayacağını düşündük.

 

Belki de o zamanların silah, top, bomba sesleriydi bizi o ihtiyara çeviren. Evlerimizin duvarlarına çarpıp duran kurşunların oluşturduğu korkuyla patlayışlarını her gece duyduğumuz toplardı, bombalardı. Yorganlarımızın altına koymakla başımızı, kulaklarımızı küçük parmaklarımızla tıkamakla durdurulamıyordu hiçbir şey, kesilemiyordu o sesler. Ya da annemizin koynuna gizlenerek...

 

O zamanlar çocukluk yapılacak yıllar değildi. Her çocuk kendini sağlamlaştırmalıydı, erken büyümeliydi ki yıpranmasın. Yaşam hiç bu kadar acımasız, katı, bir diktatörün suratında şekillenmiş o ifade kadar sert olmamıştı.

 

Aradan yıllar geçti... Tam da bu günlerde yine aynı şeyler oluyor. Sanki "tarih tekerrürden ibarettir" cümlesini inadına haklı çıkarmak ister gibi....

 

Ölü çocuk hortladı. Toprağını eşeliyor yeniden doğmak için. Ama doğmak bir kere olur demişti birleri ona. Kayıpsın... Artık buralarda bir yerde dolanacaksın. Taki seni boğazlayanı bulana dek. Bulursan belki öldürülüşünün sebebini sorarsın. Ama zor. Artık kim olduğunu bile bilmiyorsun. Seni boğazlayanı da... Bir bak etrafına. Herkes bir yerlerde bir çocuk boğazlamış. Herkesin eli kanda. Seni öldüren kimdi, hangisiydi?.. Kadın mıydı erkek miydi?

 

Yine aynı şeyler baş gösteriyor. Şimdi sıra bizim çocuklarımızda mı? Birkaç gün önce sokaklara birilerinin zoruyla dökülmüş yüzlerce ihtiyar çocuk gördüm. Hepsi aynı şeyi yapmaya zorlanıyorlardı. Yine aynı korkak bakışlar ve yine zorla yaptırılan şeyler. Anladım ki çocuklar her zaman birer zırh birer piyon olmuşlardı. Okumaktan, oynamaktan başka yapacak bir şeyler buldular onlara... Büyüklerin yapamadıkları kahramanlıkları onlara yüklettiler. Ki her çocuk hayalinde birer kahramandır zaten. Ve onların bu zaafı da bu tür amaçlar için kullanılıyor maalesef.

 

O aralar oynadıkları oyunların kahkahalarına boğulmaları gerekirken sloganların sesine katılmışlardı. Daha yeni başlamışlığın tadı varken şovenizmle tanışıp çarkının birer dişlisi olmaya zorlandılar.

 

"Tuhaf bir senaryoydu bu

 Ve bu senaryoda zavallı bir figürandım yalnızca"

 

Demek geliyordur içlerinden o günü anlayamayan çocuklarımın. Yine aynı korkaklık baş gösterdi. Yine aynı top, silah ve bomba sesleri... Yine yorganların altına çekilmeye çalışılan başlar, bir annenin koynuna saklanarak güvende olduğunu düşünmeye başlayacak çocuklar....

 

"Dünyada bir gün bile özgür olamadım gitti.

 Hayatımda bir an bile neşelenemedim gitti.

 Her ne kadar zamana öğrencilik yaptıysam da

 Dünya üzerinde hala hoca olamadım gitti."

 

Çocuklarımızın oyun çağlarında onlara yaşanmışlığın en acı taraflarını bu tür eylemlerle göstermek son derece yanlış. Kafaları bu tür şekillenmeleri kaldıramayacak kadar hassas. Umarım bunun bir yanlış olduğu anlaşılmıştır.

 

Şiirler sırasıyla Ahmet Telli(ilk ikisi),Yusuf Hayaloğlu,ve son dörtlük ise Ömer Hayyam" dan alıntı yapılmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar