LUCIENNE

Dünyanın hangi dilinden ya da dininden geldinse öyle güzel geldin ki bütün her şey sana benzedi birden. Bu nasıl bir gelişti ki bir rüzgar esti, o mutluluklar ülkesinin serinliğini verdi yüzümüze… Bu nasıl bir gelişti ki saçlarının sarısında bir mevsimi yaşadı dünya… Geceler de uzadı ve uzayan gecelerin büyüsüne bizi götürdün…

Sen geldin ya Lucienne;

Uzayan gecelerin sihrinde bilinmeyen zamanların sevdasını içmek isteyenlere bir çare oldun. Açtın yüreğini bütün iklimlere, rüzgarlara, yönlere, renklere… İstedin ki bütün insanlık kendi dilinden ve dininden ortak bir ateş yaksın. Toplanalım etrafına ve aşk türküleriyle ısınalım diye bir Türk olarak, bir Kürt olarak, bir Felemenk olarak…

Lucienne;

Bu ateşin etrafında bize neler söyleyeceksin? Bak, gece bizim için uzattı saçlarını bu kente. Arasında rüzgar dolaştırdı sarı sonbahar ağaçlarının. Aşka dair şiirlerine  müzik olmak istiyor bu rüzgar… Ağaçlar dansa durmak istiyor yüreğinin ritmiyle…

Bu kadar şaşkın durmasın gözlerinin mavisi bu kentte! Durmasın saçlarında rüzgar… Bitmesin bu şarkı… Uzasın gece ellerimizde, düşsün yıldızlar avuçlarımıza diye…

Lucienne;

Çünkü sen denizin dalgasına koşan martıların sesiyle düştün ülkemin toprağına. Öyle ki umutlarına umut oldun ülkemin yaralanmış ve unutulmuş yüreklerine… Sen, yakılmış yıkılmış köylerin Newroz’unu müjdeleyensin. Sevdaya dair umutları kırılan gencecik yüreklere yüreksin. Zulme atılan taşları tutan minik elsin Hakkari’de, Gazze’de, Bağdat’ta…

Bunun içindir ki Lucienne;

Ben Mezopotamya’nın toprağında inadına açan çiçeklere benzetiyorum seni. Bedenin belki de çok uzakta, o soğuk iklimin ülkesinde; ama ruhun ve yüreğin seni bu toprakların özünde gösteriyor bize. Türkülere ve şiirlere damlıyor yüreğin bu sabırlı insanların ülkesinde. Sen de ihanete ve zulme rağmen sevdin; Mezopotamya gibi… Mezopotamyalı da zulme rağmen sevebildi; sen gibi…

Lucienne;

Seni Mezopotamya’da güzel kılan ve de ebedileştirecek olan çok şey var. Ah Lucienne,  uzak ülkenden yüreğimizi anlayabiliyor olman ne büyük bir erdem! Bizi anlaman karşılığında sana “ebedi bir sadakat” vaat ediyor olmamıza neden bu kadar şaşırdın?  Senin ülkende “birbirini anlamamak” gibi bir sorun yok, biliyorum. Ama bir Mezopotamyalının kültürü, dili ve yüreğiyle anlaşılması hiç de küçük bir olay değil. Çünkü sen, kendisine çok yakın olan birilerinin anlamadığı şeyleri anladın. Sen, yüreğini bir halka açtın.

İşte bu yüzden sen “ez te hezdikim” derken bir halkın yüreğine dokundun. Masallara, şiirlerine ortak oldun uzayan gecelerde… Yıldızların avuçlarda açtığı gecelerde…

Lucienne;

Sen neden bu kadar güzel ve iyisin ki aşka zarar vermek için esen bütün kötü rüzgarlarla savaştın. Ne uzaklığın, ne dillerin ne de dinlerin seni aşktan uzaklaştırmasına fırsat verdin. Dövüştün bütün yüreğinle! Öyle ki sen, gerillası oldun bu halkın aşk için dövüşen… Umutlarını kırmak isteyenlere büsbütün isyan kesildin sen. Bir şarkı oldun kulaklarda ve haykırdın bütün galaksilere “Love doesn’t ask you why / It speaks from the heart / Never explains”.

Sarı saçları dünyaya savrulan, mavi gözleri kainata yayılan Lucienne;

Ben çok büyük bir hata yaptım, affet beni! Bir halkın yüreğine tercüman olayım derken dilimin bütün sözcüklerini uyandırdım seni anlatsınlar diye. Ah yetmedi, yetmez de… Seni anlatmaya sözcüklerim yeter sandım, haddimi aştım. Yazmamalıydım, seni anlatmaya dillerin aciz ve fakir olduğunu bilmeliydim Lucienne!

Bilmeliydim Lucienne, bilmeliydik…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum