Kürtlere ve Türklere tuzaklar

Toplumsal alanda etkinliği geniş olan kavramların doğru kullanılmaması, modernleşmenin önünde her zaman bir duvar gibi durur. Çünkü statüko, bizzat bu duvarın kendisidir. Bu statükonun da sürdürücüsü şüphesiz kendi ideolojik varlığı için çalışan “iktidar”dır. Öyle ki bu iktidar, halkı statik bir varlık olarak düşünebilir ya da insanları bir makine olarak değerlendirip halkı yeniden inşa etmek isteyebilir. Bunların neticesinde iktidarını, ideolojik “faydacılığı” doğrultusunda kullanacak olan devletin kendi dogmalarını yaratması kaçınılmazdır.

Yaratılan bu “devlet dogmaları”, bir toplumu şekillendirmenin ön koşuludur. Çünkü “devlet dogmaları” her şeyden önce “özgür düşünce”ye düşmandır. Bütün kavramlar, iktidarın faydacılığına hizmet edecek şekilde “eğitim” yoluyla doldurulur ve “sürekli propaganda” yoluyla da halka kanıksattırılır. Bu bağlamda siyasal iktidarın yapabilecekleri küçümsenmemelidir; çünkü Bertrand Russell’ın da dediği gibi iktidar isterse bir barış toplumu isterse barış toplumu, bir savaş toplumu isterse savaş toplumu yaratabilir.

Bu sorgulamanın ayrıntılarını başka bir zamana bırakarak konumuzu daha dar bir kapsamda ele alalım. Yukarıda kavramların eğitim yoluyla devlet tarafından içinin doldurulmasından bahsettim. Evet, bu çok önemlidir. Çünkü toplumun psikolojisinin şekillenmesinde bunu yadsıyamayız.

Bu anlamda Kürtlerin söz konusu olduğu bütün olay, durum ya da düşüncelerde siyasal propagandanın devreye girdiğini görüyoruz. Bu siyasal propaganda ülkemizin kurulmasından bu yana süren bir süreçtir. Bu sürecin bugün büyük oranda sekteye uğradığını söyleyebiliriz. Fakat iş bitmiş değil; çünkü Kürtleri olumsuzlama odaklı propaganda, Türk halkının Kürtlere bakışını biçimlendirdiği için bugün “biçimlendirilmiş” bu durumun sonuçlarını görüyoruz.

NEDİR BU SONUÇLAR?

Onlarca yıl sürdürülmüş siyasal propagandanın en olumsuz sonucu, empati yitimidir. Çünkü iktidar, eğitim yoluyla sadık bireyler yetiştirerek insanları kolayca sürü olabilecek düzeye getirmiştir. Yine bununla birlikte “medya” yoluyla kendi faydacılığı doğrultusunda eğittiği bireyleri yönlendirmeyi sürdürmüştür. Bunun neticesinde de bireylerin müthiş önyargılarla donandığını, kuşkuculuktan ve sorgulamaktan uzaklaştığını tahmin edebilirsiniz. Bu, Platon’un Devlet adlı eserinin yedinci bölümünde anlatılan mağara hikayesindeki zincirli insanların durumuna benzer. Bildiğiniz gibi mağara hikayesindeki kişiler zincirlerinden kurtulmayı denemeden ışığın etkisiyle duvara yansıyan türlü görüntüleri gerçek sanırlar. Bu yanılsamalarının yanında zincirlerinden kurtulmayı bile akıl edemezler.

Siyasal propaganda sonucunda ortaya çıkan bu “toplumsal form”un Kürtler söz konusu olduğunda anlaşılmaz derecede tepki gösterdiğine her an şahit olabiliyoruz. Bu “toplumsal form”, çoğunlukla kutsal-milli değerler üzerinden yaratıldığı için de Kürtlere bu değerlerle ilgili hakların verilmesi noktasında tepki gösterebiliyor. Bu, siyasal iktidarın yarattığı bir “sadakat”tir.

Bu bağlamda Kürtlerin yönlendirilmesi-uyutulması için nasıl ki “dini kutsallar” kullanıldıysa Türklerin yönlendirilmesi-kandırılması için de “milli kutsallar” kullanılmış ve Freud’un bahsettiği “bulaşım” yoluyla da bir “kitle psikoloji” yaratılmıştır. Bunun neticesidir ki Kürtlerin “milli kutsallarını” ön plana çıkarması tepkiyle karşılanmaktadır. Bu tepkinin bir boyutu yine Kürtlerin bizzat kendilerinden kaynaklanabildiği gibi tepkinin bir diğer boyutu da Türk milliyetçilerinin tavrıdır.

Öyle ki bugün Kürtlerin kendilerini dinsel alanın dışında “milli” olan kavramlarla tanımlamaları Türk milliyetçilerinin hoşuna gitmez. Kürtlerin kendi değerlerine sahip çıkmaları, kimliksel hak talep etmeleri Türk milliyetçilerini kızdırmaya yeter. Bu noktada Kürtlere kavramsal tuzakların kurulmasının kaçınılmaz olduğunu-olabileceğini tahmin edebilirsiniz.

Mesela bir Türk’ün, Hoca Ahmet Yesevi gibi bir din alimin Türklüğünden bahsetmesi sorun teşkil etmez; ama Kürtlerin Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Kürtlüğünden bahsetmesi hoş karşılanmaz. Bu Bediüzzaman’ın İslam kimliği vurgulanarak Kürtlerin sahiplenme duyguları bastırılmaya çalışılır. Yine bir Türk’ün, Fatih Sultan Mehmet’in Türklüğünü vurgulaması bir övünç olarak görülür. Ama Kürtlerin Selahaddin Eyyubi’nin Kürtlüğünü vurgulaması bir şekilde bastırılmaya çalışılır.

Bir Türk gencinin kendi dili ve kültürü için çalışması ya da içinde bulunduğu değerleri özümseyip duyarlı olması takdire şayan görülür; buna karşın Kürtlerin bu alanda duyarlı olmasının onun başına türlü işler açmayacağının bugün bile garantisi yoktur. Bu garantisi olmamasının yanında bilinçli Kürt mantalitesinin dizginlenmesi için bazı kavramlar lanetlenir adeta. Örneğin Türkçülük yüceltilirken, Kürtçülük bir öcü gibi gösterilir; Türk milliyetçiliği kutsanırken, Kürt milliyetçiliği tehlikeli olarak gösterilir.  Böyle bir noktada “kardeşlik” kavramının, Kürt milli duygularını bastırması dikkat çekicidir. Çünkü iktidar, insanları kardeş sayma ülküsüyle sorunları çözülmüş olarak görüp çözümsüzlüğü sürdürebilmektedir.

Böyle bir durumda Kürtleri teselli etmek için “Türk” sözcüğünün Kürtleri ve diğer halkları da kapsadığı dile getirilir. En temelde böyle bir şey olmadığını, bunun koca bir yalan olduğunu bilirler aslında. Yasalarda yazılanlar ve günlük hayatta uygulananlar da söylemlerindeki çelişkiyi ortaya çıkarır ama böyle bir durumda mekanizmanın işleyişini bozmayı kimse kolay kolay göze almaz. Bu noktadan hareketle diyelim ki bir Kürt genci “Türk”lüğün içine Kürtlerin de girdiğine inandı. Peki bu genç Kürt, kendi diline değer verilmediğini ve hatta dilinin yok edilmeye çalışıldığını görse; üniversitelerde Türkoloji bölümlerinde okutulan Türk dünyası derslerinde sadece ırk olarak Türk olanlardan bahsedildiğini öğrense ne olacak? Bunu bir Türk gencinin fark etmesi durumu da düşünülmelidir.

Sonuç olarak ülke nüfusumuzun büyük çoğunluğunu oluşturan biz gençler düşünmek, kuşkulanmak ve sorgulamak zorundayız. Çünkü barışı getiren bir nesil olabiliriz. Bunun aksine hoşgörüsüz bir nesil olursak eğer ancak savaşı getiririz ki bu da kimse için hayırlı olmaz. Bunun için de Türk ve Kürt gençleri hiçbir menfi milliyetçiliğin sevdasına düşmemeli, hiçbir siyasal propagandanın makine kafalı savunucusu olmamalıdır. Bu ülkede herkesin kendi değerleriyle yaşaması mümkün. Lazım olan tek şey birbirimizi doğru anlamak ve birbirimize saygı duymaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
15 Yorum