Kürt olmanın dayanılmaz ağırlığı

Ölümün kol gezdiği bir yerde, insanlığın ilk düşüneceği şey sanat olmaz. Ki bu bilinçle birçok aydınımız sanatı, cehennemleri cennete çevirmek için kullanmıştır. Böylece sanatın yönü, bireyden bireye olmadı. Bilakis sanatın yönü bireyden topluma doğru oldu ve toplumdan kopuk bir durum ortaya çıkmadı. Bu, kendini toplumuna karşı borçlu hissedenlerin erdemli bir duruşu olarak kaldı daima zihinlerde.

Bunu dile getirmemin amacı, yazar-şair veya herhangi bir sanatçının her şeyden önce aydın olması gerektiğidir. Bu da, bireylerin bencillikten sıyrılıp toplumsal olanla bağ kurmasına bağlıdır. Biliyorum, kimse kolay kolay cennetlerini terk edip de cehennemlerin kor ateşine atlamayı göze alamaz; ama “aydın, inançları ve amaçları doğrultusunda maddi-manevi özveri gösterebilen kişidir. Aydın, hep kendi çıkarını kollayan, homo economicus bir tip değildir. Çıkar uğruna bazı çevrelerin sesyayarlılığına soyunmaz (Öztin Akgüç, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2005).”

UNUTMA EMİNNN…

Sözü Kürt sanatçılarına getirirken en sonda söylemek istediğimi en başta söylemek istiyorum: Ne olursa olsun Kürtler, kendi aydınlarına sahip çıkmalıdır. Eleştiri yapılır, eksiklikler vurgulanır ama Kürt aydınını kenara atmak olmaz. Bu inançla dilerim ki eleştirilerimle değerli bazı Kürt aydınlarına hakketmedikleri sözler sarf etmiş olmam.

Biliyorsunuz ki 1 Şubat’ta yapılan BDP kongresinde Selahattin Demirtaş’ın Kürt sanatçıların da bazı sorumluluklar alması yönünde bir konuşması vardı. Ki vurguladığı şeyler, yadırganacak türden değildi. Ama bazı Kürt sanatçılar bundan hemen rahatsız olmuşlardı ve Yılmaz Erdoğan buna tepki göstermişti.

Oysa Selahattin Demirtaş, Vizontele Tuuba filminde geçen bir sahnede Deli Emin rolündeki Yılmaz Erdoğan’a “Unutma Emin, senin de halkına borcun var” mesajını daha ciddi veriyordu. Filmde Deli Emin, borcum yok diyordu. Filmde borcu yoktu tabi. Oysa film çoktan bitmişti. Filmin dışında acımasız bir gerçeklik suratımıza sert bir poyraz gibi çarpıyordu. Film bitti Emin, peki şimdi?

İnanıyorum ki bugün Kürt halkı da Yılmaz Erdoğan’a “Peki şimdi?” diye soruyordur. Geçenlerde Yüksekova Haber’de Yılmaz Erdoğan’a duyulan tepkinin büyüklüğü bunu gösteriyor. Kürtler için büyük bir sanatçı olan Yılmaz Erdoğan, bir aydın da olabilir. Acaba sırf BDP’li bir milletvekili bu çağrıda bulunduğu için mi tepki gösterme gereği duydu? Türk halkının onu BDP’ye yakın görecek olmasından ya da cennetlerinden bir köşk yitirmekten mi korktu? Ne olduğunu söylemek istemiyorum. Çünkü haksız bir yakıştırmada bulunmak doğru olmaz.

Bu tepkilerden alındığı açık olan Muhsin Kızılkaya’nın da bir yazısı yayımlandı Radikal İKİ’de (14.02.2010). Kürt olmanın zorluğundan ve haksızlığından bahsediyordu Kızılkaya. Türklerce “bölücü”, Kürtlerce “hain” nitelendirilmenin Kürt aydınlarının adeta kaderi olduğunu anlatıyordu ki haklı tarafları var. Ama kendisinin de bir özeleştiri yapması şart. Ki kendisi zaten Kürtlerin sosyo-politik sorunlarının varlığından haberdar. Bunun yanında bugün Kürtlere verilen hakların siyasal mücadelenin sonucu olduğunu ve bunun aktörlerinin kimler olduğunu da biliyor. Buna rağmen, Kürt sayasalını küçümsemek ya da kendi açıklarını kapatmak için Kürt siyasalının eksikliklerini söyleme gereği duymak pek etik değildir ve aydına kişiliğe de yakışmaz.

Kızılkaya, her ne kadar Kürt edebiyatı için önemli bir şahsiyet olsa da genel itibariyle ortada “kendi eliyle kendini rezil etmek” gibi bir durum var. Özellikle TRT Şeş’in açılması sürecinde birkaç röportajına tanık olmuştum. Her defasında da Kızılkaya, zihnimde Kürtleri AKP’ye inandırma görevi gören bir profil çizmişti. Çünkü edebiyatla ilgilenmesine rağmen, TRT Şeş’in açılmasını adeta yeterli görüyordu. Oysa kendisi de biliyordu ki TRT Şeş’in bir yasal düzenlemesi bile yoktu. Ki Rojin’in neden ayrıldığını biliyoruz. Yine kendisi de biliyor ki bir dil, sadece konuşmakla yaşayamaz. Bir dil, eğitim dili olmalı ki gelişsin ve yayılsın.

Oysa Kürt halkı, Batı’da bulunan Kürt aydınlarından kendilerini doğru temsil etmelerini istiyor. Ki Türk halkına Kürtleri anlatacak olanlar da Muhsin Kızılkaya, Yılmaz Erdoğan gibi Kürtler olmalıdır öncelikle. Ama görüyoruz ki birçok Kürt aydını Batı’da cennet köşklerinden Türk halkına kendini adeta Doğu’daki Kürtlerden farklı olarak gösteriyor. Bu yetmezmiş gibi bütün Kürtlerin kendilerine benzemelerini de istiyorlar. Böyle olunca da Türklerin zihinlerinde çeşit çeşit Kürtler oluşmakta ve haklı olarak “hangi Kürt?” sorusu ortaya çıkmakta.

Sonuç olarak bilmeliyiz ki cehennem günlerden geçilip de bugünlere gelindi. O günlerde insanlar bedeller ödedi. İşte bu yüzden bugün ağır aksak olsa da ülkemizde bir şeyler değişiyor. Artık Kürtlerin ekseriyeti de bu ülkenin birliğinden yana; ama devletin yaptığı hataları kabul edip gerçekten adil ve onurlu bir barış yaratmasını bekliyor Kürt halkı. Bu yüzden de bugün insanların kendilerini ifade etme biçimleri de değişiyor. Ama Kürt olup da eğer onurlu bir duruş sergileyemiyorsa bir sanatçı, halkın buna tepkisini anlayışla karşılamalıdır. Çünkü Batı medyasında zaten yeterince kötü gösterilen Kürtlerin bir de kendi aydınları tarafından Batı’da doğru bir şekilde anlatılamaması daha ağır bir darbedir. Kürt aydınları her şeyden önce kendi halklarını görmelidir. Ki Yılmaz Güney’ler, Ahmet Kaya’lar, Mehmed Uzun’lar önünüzde birer öğretmen olarak duruyorlar. Çünkü bilmelisiniz ki sanat, topluma dönüklüğü ölçüde anlam kazanır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
43 Yorum