Süleyman Karataş

Süleyman Karataş

Göç, Sürgün ve Ölüm

Muhsin Kızılkaya'ya atfen

 

Kalorifer peteğine sırtını dayamış, öylece oturuyor Hacı baba. Başında sarığı. Elinde uzun tespihi. Dudaklarında hafif bir kıpırtı. Bir şeyler okuyor gibi.

 

Petekte hafif sıcaklık. Kaloriferin yanıp yanmadığı neredeyse belirsiz. Öyle bir hava hâkim içeriye.

 

Üşüyor. Kaloriferciye içten içe kızıyor. “Yine nerede kaldın be adam, bu ne sorumsuzluk?”diye geçirdi içinden. İyice büzüldü, kıvrandı. Yılların gümbür gümbür yanan sobası nasıl da petek oluvermişti şimdi. Hafif, alaysı bir tebessüm belirdi yüzünde. Zamana kızdı. Acıdı haline. 

 

Kaç zamandır terlemeyi özlemişti sobanın etrafında. Terden sırılsıklam olmayı… Üzerinde fokur fokur su kaynayan, çay kaynayan sobanın… Yudum yudum çay içilen, içildikçe terlenilen…

 

Uzun kara kış geceleri geçti gözlerinin önünden. Bir insan boyu yüksekliği kar kalınlığının içinde geçen dondurucu ve yorucu gündüzden sonra gelen, bitmek bilmeyen uzun kış geceleri. Eğlenceli, keyifli… Akşam namazının akabinde, tereyağlı, mis gibi kokan, leziz akşam yemeklerinden sonra başlayan geceler.

 

Köyün en büyük, en geniş evine sahipti hacı baba. Hatta köyün iki odalı tek evine... Bu yüzden misafirler nerdeyse her gece onlarda toplanırdı. Dışarıdan biri gelince köye, onlarda kalırdı.

 

Gece en güzel onun evinde yaşanırdı. Duvarda gazyağı lamba yanardı. Sobanın üstündeki büyük çaydanlık fokur fokur kaynardı. Yine cevizler, kestaneler, patatesler konurdu üzerine ateş gibi sobanın. Bazen de keskin kokulu şalgamlar. Gece ilerledikçe kokular yayılır, buğu halinde yükselir. Her biri birbirinden hoş rayihalar… Ceviz kokusu, kestane kokusu, patates kokusu… Bu kokular birbirine karışır tarifsiz bir kokuya dönüşürdü hacı babanın evinde. Bir de tavana asılı ayva kokuları karışırdı buna. Yan odadan da çeltik samanının arasına saklanmış, nefis elma kokuları… Koklamaya doyamazsın. Bir koku cümbüşü serapa dolanırdı evi.

 

İşte yine gaipten kokular geliyor burnuna. Aynen köy evindeki odasının kokusu. Neredeyse kendinden geçiyor. İyice yapışıverdi kalorifer peteğine. Bugün kaloriferci gelmeyecekti anlaşılan. Bu düşünce daha da üşütüyordu şimdi.

 

“O kokular işte. Aynen o kokular… Köyümün kokusu, köy evimin kokusu.” Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Hissettiği kokuları ta ciğerlerine çekti. Ceviz kokuları, kestane kokuları, elma ve ayva kokuları.

 

Gece koyulaşınca, misafirler bir bir damlardı hacı babanın evine. Uzun gece başlardı. İçerisi ısınır, ev an be an kalabalıklaşır, sohbet koyulaşır, kahkahalar atılır. Av hikâyeleri anlatılırdı ballandıra ballandıra, köy kavgaları, koyun-kuzu muhabbetleri, hasat öyküleri ve daha nice sohbetler… Hiçbir gece divanı boş kalmazdı hacı babanın. Bir süre sonra sobada fokurdayan büyük çaydanlık demlenir, indirilir sobadan, ortaya konur. Misafirler etrafına toplanır. Çay kokusu sarar evin dört bir yanını. Bir bir dolar bardaklar, buharlar yükselir tavana. Ateş gibi kaçak çaylar ısıtır mideleri. Peşi sıra gelir gider bardaklar, dolu-boş…

 

Gaz yağı lambanın gazı biter bir ara sonra, dayanamaz uzun kış gecelerine. Tazelenir gazı. Gece sürer, başını alır gider. Köy yerinde işler azalmıştır. Ahalinin erken yatma korkusu yoktur artık. Soba homurdana homurdana yakar içini. Odunlar kısa aralıklarla atılır içine. Herkes terlemeye başlar. Terler boncuk boncuk birikir alınlarda. Nefesler daha iyi çıkmaya başlar. Çaylar devam eder içilmeye. Kimse bir iki bardakla doymaz, köy yerinde. Her biri yedi-sekiz bardak içer. İçilen her bardak bir sonraki bardağa davetiye çıkarır. Bir de zor çayı vardır ki o hepsine bedel. Çaya doymayanlar üzerine bir de su içer. Zemheri suyu. Bakır tasta.

 

Zor çayı üzerine bir hikâye anlatılır köy yerinde, çay içilirken. “Adamın biri hacı babanın evine misafir olur. Çay gelir, başlarlar yudumlamaya. İçerler, 8-10 bardak. Adam devirir boş bardağını, gönderir. Bekler, çayı gelmez. Dayanamaz. “Nerde benim çayım” der. Hacı baba, “devirdin ya” diye cevaplar. Adam da: “Valla ben 20 tane içsem, zor çayı gelmese doymam der.” Kahkahalar basılır. Çayı gelir tekrar. O gün bu gündür içilir zor çayı, hatta bu adet haline gelmiştir. Zor çayı farklıdır, itibardır, kıymettir, en lezzetlisidir çayın.

 

Hacı baba o kadar kaptırmıştır ki kendini, eli alnına gider. Alnı kuru. Kendine gelir. Etrafına bakar. Kimseler yok. Köy odasında değildir. Bir apartmanın beşinci katında, odada, sırtı kalorifer peteğine dayalıdır ve üşümektedir. Üşümeleri artmıştır. Eliyle yoklar yine peteği. Ilık, hatta soğuk. Kaloriferci hala ortalarda yok. Yoksa onun da mı tatili var? Isınmanın da mı tatili olur bu şehir yerinde?  Sürgün edilmiş anılarıyla baş başadır.

                                                                                                                      

Bir süre sonra kuru cevizler gelir divana. Ortaya bir çanak da bal. Kara kovan. İri taşlarla çatır çatır kırılır ve cevizler bal çanağına banılır. İçler yanmaya başlar. Ceviz içleri süpürülür. Muhabbet gittikçe koyulaşır. Kahkahalar evi inletir. Gece bitmez, alır başını gider. Dışarıda dondurucu soğukluk, içeride terden sırılsıklam insanlar. Masallar anlatılır, tekerlemeler, bilmeceler. Gece sürer. Taklitler yapılır, oyunlar oynanır.

 

Bir türlü alışamadı şu şehir hayatına hacı baba. Bir türlü ayrılamadı köyünden. Her düşünde köyü, her rüyasında köyü, her sözünde, her duruşunda köyü. Varsa köyü, yoksa köyü. Göç sonrası bütün akranları köy hasretinden ve kent yaşamına ayak uyduramayıştan yaşamını yitirdi. Göç sonrası, sürgün sonrası…  Bu yüzden her geçen gün daha da korkmaya başlar ölümden. Şimdi yapayalnız. Her geçen gün daha bir yaklaşmaktadır ölüm ve her geçen gün daha bir özlemektedir, hasretini çekmektedir köyünün.

 

Gecenin ilerleyen saatlerinde meyve gelirdi ortaya. Bakır leğende. Elmalar, ayvalar, armutlar; kuru üzümler, kezanlar ( bıttım ), kuru dutlar… Mideler yorulmuş, karınlar şişmiş, taşıdıkları yük fazla olmaya başlamıştır. Gözlere yavaştan uykunun ağırlığı çökmüştür. Misafirlerin her biri odanın bir yerine yığılıvermiştir. Gece epey ilerlemiş, köy yerinde lambalar bir bir sönmeye başlamıştır. Karanlık gece, sarmalamıştır köyü. Karanlığın sinesinde kaybolmuştur köy. Hacı babanın evindeki misafirler evlerinin yolunu tutmuştur. Uyku, evi ablukaya almıştır.

 

“Gelin gelin” diye zoraki seslendi hacı baba. Gelinde ses seda yok. Belki de duymamıştır. “Üşüyorum geliiiiiin.” diye uzun uzadıya seslenir. Nafile! Ses veren yok. Başını önüne eğdi. Yoksa kimseler yok muydu bu evde? Yapayalnız bırakıp gitmişler miydi yoksa? İyice üşümeye başlamıştı şimdi. Dişleri gıcırdıyordu. Titremeler başlamıştı vücudunda. Bir iki defa daha: “Geliiiin geliiiiiiin!”

 

Ve yığılıverir kalorifer peteğinin dibine. Süzülen kirpiklerinin arasından son defa gülümser hayata.

 

Hayata…

…

Köyüne…

Önceki ve Sonraki Yazılar