Düşünüyorum, o halde boykot!

Ülkemizde okuma-araştırma alışkanlığının düşük olması ve aşırı kadercilik, toplumsal-politik olay ve olguların doğru anlaşılıp değerlendirilmesini zorlaştırıyor. Bununla birlikte toplum, kendisine söylenenleri anlamadığı her defada başını sallayarak söylenenleri onaylıyor. Düşünsel sürecin de bilgi üzerinden temellendiğini varsayarsak eğer bu durumda birey ya düşünmeye zaman bulamıyor ya da düşünemiyor. Bunun sonucunda da kaçınılmaz olarak anlamadığını-bilmediğini itiraf etmek yerine ufak argümanlar ileri sürerek ve biraz da polyanist bir tavırla anlamadığı-bilmediği her şeyi onaylayabiliyor.

Burada anlaşılmayanın-bilinmeyenin anlaşılmasında bilgi eksikliğinin ve biraz da tembelliğin etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında iktidar güdüsünün olduğu bir başka toplum-siyaset ilişkisinde ise kabullenmenin-onaylamanın bir diğer nedeni de çaresizliktir. Çaresizliğe kendini hapseden toplumlarda umut-duygu sömürüsü kaçınılmazdır. Böyle bir profile sahip kitleler, sözün etki gücüyle kolayca ikna edilebilir. Burada iktidar, toplumu geleceğe inandırmak için müthiş bir umut dağıtıcısı görevi görür. Oysa bu profile sahip toplum karşısında geçmiş iktidarlar da aynı yöntemi kullanmışlardır büyük olasılıkla. Buna rağmen toplum, her siyasal partinin gelişinde “işte bu sefer her şey düzelecek” yanılgısına kapılarak ömürlerini belki de gerçekte hiç sevmedikleri iktidarların peşinde koşarak harcarlar.

Umut tellallığının ve çaresizliğin neden olduğu bu onaylama-kabul etme durumunun dışında bu durumun bir başka nedeni de iktidarla girilen dirsek teması ve kişisel çıkarlardır. Bu tür durumlarda birey, çoğu zaman her şeyin farkındadır. İktidarın yalancı, tutarsız ve hatta zalim olduğunu da bilebilir. Ama diplomasilerin özünü teşkil eden “faydacılık-çıkarcılık”tan dolayı birey, inanmadığı argümanlar ileri sürerek kendini kandırma yoluna gider. Böylesi durumlarda iktidar bireye dürüstsüzlük aşıladığı gibi bireyi iyi bir yalancı haline getirir. Yalanların içinde oluşan kanıksama evresiyle birey, yalanlarına inanmaya başlayıp onları bir gerçekmiş gibi sunar.

Bu uzun girişimden dolayı kimse bir halkı küçümsediğim yanılgısına kapılmasın. Burada ifade ettiklerim tamamen gözlemlerimden ve tespitlerimden oluşan bir analizdir. Çünkü ülkemizde kimi toplum kesimlerine baktığımızda ya bu üç özelliğinin hepsini taşıyor ya da sadece birini taşıyabilir. Şimdi buradan güncel bir konu olan referanduma geçebiliriz.

Türkiye Kürtlerine baktığımda görebildiğim şey, büyük Kürt kesiminin kendine yabancılaşması ve ülke politiğiyle ilgili bir karar alacağı zaman bir defa olsun kendi Kürtlüğünün farkına varmamasıdır. Böyle olunca da her defa kendini ifade etmek için çırpınır durur. Bu çırpınmada çaresiz kalanlar, kendini ifade edemeyenler sunulanı kabul etme refleksi gösterebiliyor kolayca. Bu referandumda da Kürtlerin durumu için gördüğüm budur.

AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan, sözün etki gücü ve parasal güç ile geniş kitlelere ulaşabilmekte ve bol bol umut dağıtabilmekteler. Bu yapılanların etki gücünün genişliği ve buna karşılık bir alternatifin daha net ön plana çıkamaması Kürtlerde zihinsel bunalıma neden oluyor. Tabi Başbakan Erdoğan’ın kendini tartışmasız bir kurtarıcı gibi lense etmesi, şantaja kaçan ifade ve tehditleri de toplum kesimleri üzerinde bir baskı unsuru olarak çalışıyor.

SONUÇ

Descartes doğru olanın ölçütü olarak “açık seçiklik”i gösterir. Çünkü açık seçik olan kolay anlaşılır ve üzerinde karar kılınır. Bu anlamda Türkiye politikasının şeffaf olmaması ve tutarsızlığından dolayı doğru olanın görülmesi zorlaşıyor. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın birbirini tutmayan tutarsız politik yaşamı ve kendisiyle sık sık düştüğü çelişmelerden dolayı Kürt halkının AKP’de ve bu aldatıcı kısmi anayasa değişikliğinde umut araması rasyonel bir tutum değildir. Çünkü tarihsel süreç şahit oldu ki Kürtler öz değerlerine tutunmadan ve kendi birliklerini kurmadan AKP ve türevlerinden medet ummak boşa bir uğraştır.

Bu kısmi anayasa değişikliğine Kürtlerin taraf olmaması için en büyük neden, Kürtlerin Kürt olarak bir cephe yaratmasıdır. Bu özgüvene sahip Kürtler, artık tam bir demokrasi istiyorlar. Aynen İspanya’da Basklıların “tam demokrasi istiyoruz” diyerek Franco’dan sonra yapılan kısmi anayasa değişikliklerini boykot etmeleri nasıl anlaşılırsa Kürtlerin de boykot kararı anlaşılabilir bitr tutumdur. Bugün bazı Kürtlerin “yeterli değil ama evet” tutumlarına karşılık 1978’de İspanya anayasasında yapılan değişikliklerle Baskılılara özerklik ve birçok hak verilmesine rağmen “iyi değişiklikler var ama boykot” demişlerdi. Çünkü Basklılar, iktidarı samimi bulmuyor ve iktidara güvenmiyorlardı.

İşte bu yüzden Kürtler bu anayasayı bir bütün olarak görmeliler. Düşünün, resim sergisindesiniz. Bu sergide resimlere çok yaklaşan ve yakından bakan biri büyük bir resmin bütününü görebilir mi? Oysa resimden anlayan biri az uzaklaşarak gözlerini kısarak resme bakıp bir bütün olarak görmek ister. Çünkü bütünü görmeden, baktığımız nesneyi tanımlayamayız. Bu anlamda bu anayasaya bir bütün halinde bakıldığında yapılması gereken şey, Kürtler tarafından üçüncü bir cephe olarak boykotun yaygınlaştırılmasıdır. Ve bilinmelidir ki bu, hiçbir siyasal partinin iradesinin esiri olmadan uzun süredir yaptığım düşünce pratikleri sonucu aldığım bir karardır.

Şimdi soruyorum: Boykotu anlamsız kılmak için “Şimdi evet dersek, daha sonra anayasa tümden değiştirilecek” argümanını ön plana atıp “evet” diyen Kürtler, AKP’nin her gün Kürtlere hakaret eden bazı milletvekillerine mi yoksa politik hayatı çelişkiler yumağına dönen Başbakan Erdoğan’a mı güvenecekler?

Hayırlara vesile olması dileğiyle İslam âleminin Ramazan Bayramını bütün yüreğimle kutluyorum!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
9 Yorum