Devam Ediyoruz...

  ‘Varoluş ve Tanrı!’ yazımı okuyan herkesin detaylarda boğulduğunu fark ettim.

Buna şaşırmadım elbette ama gönül isterdi ki:  alışılmışın dışında düşünüp farklı bir pencereden bakabilen bir yazı; daha dikkatli, üzerinde düşünülerek okunabilseydi.

Duyup duyabileceğiniz en mantıklı yaratıcı kavramını, tanrıyı anlatmak ve daha da açık olmak gerekirse hepimizin asıl olduğuna inandığımız, kainatın kudretinden tezahür bulduğu tek tanrıyı, Allah'ı ve sizi buluşturmak istedim.

Ama onunla yüzleşemeyecek kadar ezik hissediyorsunuz kendinizi. Sorun yazıda değildi;  sizdeydi.

Ama ben gene de devam edeceğim: şimdi sonuna kadar okuyun bakalım!

Çoğumuza göre kurtarıcı olan İslam dinini yaşayış şeklimiz, birey olarak kendimizi hiçe saymamıza neden olabiliyor.

Bu genel geçer fikirleri sorgulamadığımız gerçeğinin sonucu.

Ve gene bir başka çelişkiyle yani şefkati ve sevgisinin sonsuzluğuna inandığımız Allah'ın sorgulanamaz bir kelime olduğuna olan inancımızla aynı hatayı devam ettiriyoruz. Ve kendimizi bir hiç olarak görüyoruz.

Peki biz gerçekten bir hiç miyiz? Doğup, sonunda ölmek zorunda olan; sonra da cennet ya da cehenneme gitmek zorunda kalan zavallı birer canlı mıyız?

İslamı yaşıyorum diyen hemen herkesin ortak korkusunu yani cehennemi ele alalım. Ve gene onlara göre Allahın ceza ve mükâfat kavramını.

Şefkati ve sevgisinden hiç kuşku duymadığımız Allah'ın, kudretinin tezahürü olarak var olduğumuz gerçeğini dikkate alırsak ve de bizdeki her şeyin ama her şeyin zıttı ile var olduğunun bilinciyle:

Eğer bizde iyilik ve kötülük, gıpta ile kıskançlık, sevgi ve nefret vs. mevcut ise (ki bunlar da gene Allah’ın bizde tezahür bulan sıfatları) yani bize seçme hakkı tanınıyorsa ve bu seçme hakkı O'nun verdiği bir hak ise, ben kötülüğü seçtim diye neden kor alevlere mahkum olayım?

Kötülüğü biz yaratmadık. Bizim önümüzde bir seçenektir bu. Kötülük, varlığımızın nedeni olan yaratıcının bir özelliği. Keza onun varlığında olmayan bir şey dünyada tezahür bulabilir mi? 

Bu hepimize çok tanıdık gelen ve içinde mizahi bir yaklaşımla birlikte büyük bir boşluğu da barındıran bir soruyu anımsatabilir size:

Allah kaldıramayacağı büyüklükte bir taş yaratabilir mi?

Yaratılmış ya da var olmuş hiçbir şey onun kendi öz varlığından habersiz ya da ondan bağımsız değildir. Dolayısıyla, Allah’ın kaldıramayacağı bir taşın varlığı söz konusu olamayacağı gibi, onun varlığından olmayan bir olgunun veya kavramın varlığından da bahsedilemez. 

Dolayısı ile kötülük, seçebilme özgürlüğümüzden dolayı bize sunuldu. Seçtik diye cezasını o kesmez. Cezasını biz kendimiz çekmek durumunda kalırız.

Cezası nedir peki? Yaşadığımız sürece çektiğimiz derin azaptır.

Yani öyle tasvir edildiği gibi kor alevler değil, kuranda da geçen derin bir azap vardır bizler için. İşte bu,  cehennem diye kastedilenin ta kendisidir.

Kötülüğü seçenler yaşadıkları sürece ince ve derin bir azap çekerler. Bir bakın bakalım çevrenize; kim mutluyum diyebiliyor?

Bu, cehennemi yaşadığımızın en somut göstergesi değil midir?

Çünkü mantıklı olan da bu. Seçtiğimiz kötülüğün cezasını sonsuz şefkati ve sevgisi olan Allah değil,

Kendimiz kesmiş oluyoruz.

Bu O’nu küçümsemek değildir. Bu, O’nun adaletine olan güvenimin en mantıklı açıklamasıdır.

Biz her şeyin ama her şeyin zıttı ile mevcut olduğu ilmimize bakıp dilediğimizi seçebiliyoruz. Ve irademiz ile de hangisini istersek onu yaşıyoruz.

Mükafatı ya da cezasını ise gene kendimiz ve yaşadığımız sürece fazlasıyla alıyoruz.

Tüm bunları İslam’a aykırılık olsun diye söylemiyorum. Birey olarak hiçlik, fanilik, gelip geçicilik duygularından sıyrılın diye söylüyorum.

Ve kendinizi eze eze birilerinin nasıl da tanrısallaştırdığınızı görün diye söylüyorum.

Şu İslam denen ve sizi kurtaracağına kanaat ettiğiniz inancınızı yaşarken birey olarak ezilip büzülmeyin.

Siz kainatın yaratıcısı olan Allah'ın birer parçasısınız.  Bu denli hiçlik duygusuna kapılmayın.

Yüceltmek istiyorsanız kendinizi yüceltin.

Ve en önemlisi de cehennemi yaşatmayın kendinize. Siz öldükten sonra olacağına inandığınız cehennemin varlığı somut değilken, dünyayı kendinize cehennem etmeyin.

Her gün neden bu denli huzursuz olduğumuzu düşünün. Her gün her saat çektiğimiz azaptan daha yakıcı bir şey var mı sizce? Ateş bu denli yakıcı olabilir mi?

Şimdi tüm bunlardan bir sonuç çıkarmadıysanız ben yardımcı olayım:

Birey olarak Allah'a olan yakınlığınızın farkında olun.  Hayatta olmak istediğiniz her şey olabileceğinizi unutmayın.

Çünkü bunun için ihtiyacınız olan kudret sizde fazlasıyla mevcut.

Eğer insanlarda bu kudret mevcut olmasaydı;  aramızdan peygamberler, miracına inandığımız ve cenneti yaşadıklarına yemin edebileceğimiz kişiler çıkar mıydı?

Ve en önemlisi de kendinizi bu denli ezik hissetiğiniz halde gene sizin gibi etten kemikten yapılmış başka birilerini bu denli yüceltmenizin anlamı nedir?

Neden İslam’ı cemaat halinde yaşama derdindesiniz mesela. Bu kendinizi yalnız hissetmenizi mi engelliyor?

Peki hiyerarşik bir yapıda olan cemaat, tarikat gibi oluşumlarda iken çok daha fazla ezik olduğunuzun ve birilerini yücelttiğinizin farkında mısınız?

Asıl yalnızlık ve Allah'a uzak olmak, sizin kendinizi hiçe sayıp, kıçınızı kurtarma ve torpil bulup cennete girme güdüsüyle yaşadığınız zamanın ta kendisidir.

Bitlenmiş sakallarıyla, dişlerini bile fırçalamayan ve  gördüğü herkese bir köpekmiş gibi davranan insanlar! Cenneti ne sanıyorlar acaba? Hurilerin vaat edildiği bir yer mi?

Peki ya eşleriniz, kızlarınız; onlara ne vaat ediliyor?

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeyin.

Bireysel olarak sizi yüceltecek kadar ahlaklı, erdemli birer birey olduğunuzda, şuan dünyanın en korkulu rüyası olan tarikatlardan sıyrılıp önyargısız, şefkatli ve sevgi dolu olabildiğinizde, yücelip Allah'a şuankinden çok daha yakın bir vücuda geçersiniz.

Yoksa ebediyen ezik birer ayakçı olursunuz. Birileri için, hem de bir insan için oruç tutar, namaz kılar, yanında iki de takla atarsınız. Ve elinize koca bir yalandan öte hiçbir şey kalmaz…

Önceki ve Sonraki Yazılar